Armada Pazar Kahvaltısı konuklarını Arkeoloji Müzesi'ne, "Disk Atan Adam" heykelini görmeye götürüyor!
Ayrıntılar şurada!
Kültür ve sanat ilintili web kaynakları, izlenimler, haberler...
Art and culture resources on the web...
- Avniye TANSUG
Salı, Mart 02, 2010
Kültürel Kahvaltı...
Salı, Şubat 02, 2010
ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "ÖMER ULUÇ"
Sayın Prof. Dr. Şehmus Güzel, bu yazısını, bu sabah "Web'de Kültür Sanat" okurları için Paris'ten göndermiş... İçten teşekkürler...
A.T.
********...Ömer Uluç’a ve aynı zamanda Sevim Burak ve Vivet Kanetti’ye ilişkin makaleyi de size iletmek istedim, sitenize uyacağını umuyorum. Ömer iyi bir ressam ve kalender bir adamdı. Onu Paris’ten kimi insan manzaralarıyla anmak istedim. Umarım sizin ve okuyucularınızın hoşuna gider.
M. Şehmus GÜZEL
* * * * * * * * * * * * * * * *
ÖMER ULUÇ
28 Ocak 2010’da Gökşin Sipahioğlu ile bürosundaydım. Gökşin’in İstanbul dönüşü getirdiği kitaplara göz atıyordum. Gökşin bilgisayarının başında memleket haberlerini izliyordu. Birden « Eyvah Ömer Uluç vefat etmiş » deyiverdi. Ömer Uluç’un vefatını böyle öğrendik. İkimiz de Ömer’i ve sevgili eşi, iyi gazeteci, iyi yazar, her şeyi yerinde yapmayı herkesten iyi bilen, yerinde ağlayan, yerinde gülen, dalga geçmeyi, takılmayı seven Vivet Kanetti’yi tanıyorduk. İkimiz de üzüldük. Evet Ömer’in akciğer kanserinden çektiğini biliyorduk ama her ölüm gibi bu ölüm de haksız, yersiz ve zamansızdı. Ömer’in ve Vivet’in Parisli günlerinden aklımızda kalanları konuştuk. Gökşin, Ömer’i öteden beri tanıyordu. Pek çok ortak anı gelip geçti, gelip geçemedi.
Ömer’in Parisli yıllarından önce İstanbullu günleri var elbette. İstanbul’un gençlik rüzgarlarının en renklilerine açık olduğu zaman dilimlerinden gelen.
Ömer’den söz edince Sevim Burak’ı da andık elbette. Sevim Burak anılmaz mı ? Ömer’in, kanımca ülkemizin en iyi ama henüz yeterince tanınmayan ve hakkı da yeterince verilmeyen yazarlarından Sevim Burak ile evliliğinden bir kızı var : Elfe Uluç. Sevim Burak’ın Ömer’den önceki evliliğinden de bir oğlu var: Karaca Borar. Yani Sevim Burak, evrensel boyutlu edebiyat ürünlerinin yaratıcısı, bu delidolu ve yeri doldurulamaz iyi yazar, iki ayrı evlilikten biri erkek, biri kadın iki çocuk sahibi olmuş. Brecht aklıma geliyor : O da çünkü birkaç evlilikten, birkaç kadından birkaç çocuk babası olma başarısını göstermiş ender yaratıcılardandır. Elfe Uluç’un kısa metrajlı filmler yönettiğini ve bir fakültede sinema konusunda dersler verdiğini de bu vesileyle okuduğum haberlerden öğrendim. (Elfe Uluç’la ilgili bilgilerin pek çoğunu bulduğum « Ekşi Sözlük » nam sitede daha neler var neler... Bir göz atanın gözü kalıyor ki hiç te yabana atılacak gibi değil. Hiç te öyle ekşi mekşi de değil. Tadı damağınızda kalıyor. Bravo arkadaşlar. Devam edin bu yolda : Kolay gelsin.)
Doğrusunu isterseniz fotoğraflarından gördüğüm Elfe Uluç’un annesine bu kadar benzemesine de çok şaşırdım. Ama niçin olmasın ? Anne ve kız, kız ve anne birbirine benzemeyecek te kim kime benzeyecek ? Sevim Burak’ın Yanık Saraylar isimli sıkı ve sahici yapıtı hakkında, o oyunu Paris’te sahneye koyan Luiz Menase ile yaptığım söyleşiyi, Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda yayınlamak olanağı buldum (Kaldıraç Yayınları, İstanbul, 2008, s. 17-39.) Böylece Sevim Burak’ın eserlerini ne kadar sevdiğimi ilan etmek fırsatını da yakaladım. Luiz Menase, nam-ı diğer Lulu, Sevim Burak’ın hem dostu, hem de tiyatroya en iyi uyarlayıcılarından biri olarak yazar ve eseri hakkında çok güzel şeyler anlattı. Sevim’in terziliğinden kalan alışkanlıklarıyla notlarını perdelere, şuraya buraya iğnelemesi az şey mi ? Veya « iğne kırılacak ve bir yerime batacak » gizli korkusunun eserinde yankılanması... Elbette Sevim Burak daha çok tanınmaya, daha çok okunmaya layık. Okuyanlar okuduklarıyla kalmayacaklar, kendileri için dünyalar kazanacaklar. Bundan kesinlikle eminim.
Burak’ın Ah Ya’rab Yehova isimli çalışmasını Fransızcaya çeviren ve zamanında Les Temps Modernes’de yayınlatan Güzin Dino ile de Sevim Burak’ı ve Ömer Uluç’u sık sık konuştum. Hâlâ da konuşuyoruz. Bu satırları yazdığım bir şubat ikibinon günü de konuştuk. Güzin oldum olası « Sevim Burak’ı hep çok sevdik » der. Güzin burada hem kendi adına hem de Abidin adına konuşuyor. Güzin herkesi öyle kolay kolay sevmez, ama bir sevdimi de asla vefasızlık etmez. İşte Abidin aşkı. İşte Nâzım Hikmet aşkı ortada. Bütün hayatını en önce bu iki dev adama adamıştır desem yeridir. Dedim bile. Güzin bilhassa Sevim Burak ve Ömer’le birlikte Paris’te yaşadıkları günleri aktarmaya bayılıyor. O günlerin anıları da bir başka hani: Düşünün hele, bir yanımızda Abidin’le Güzin, öbür yanımızda Ömer ve Sevim. Yani iki ressam artı iki yazar. Aslında iki yazar da bir ressam iki ressam da biraz yazar. Dream team değilse nedir bu ? Bu dörtlüden oluşan rüya takım, birlikte ne delilikler yapmış ne delilikler : Paris meydan, kafe, galeri, lokanta ve sokaklarının dili olsa da anlatabilse. Güzin’in bana aktardıklarını bir gün mutlaka anlatmalıyım. Bir gün mutlaka.
Paris’te aynı meydan, kafe, galeri, lokanta ve sokaklarda Ömer Uluç ve Vivet Kanetti’nin izini sürmek, seslerini ve bilhassa unutulmaz kahkahalarını duymak ta mümkün. Rue de Seine’de örneğin. Orada tam 43 numarada, bir parçası kaldırıma yayılmış sandalye ve masalarıyla, kadınlı erkekli müşterileriyle işte « Café La Palette »de... Ki bu sadece bir kafe değil aynı zamanda ressamlarımızın ve aydınlarımızın keşistiği tarihi bir anıttır. Sencer Divitçioğlu’nun sesini duymak bile mümkün. İşte şurada canım, kapıdan girince sağda dipteki masada. Ayol şuraçıkta işte. Tamam işte orada. Sencer iki bira, iki beyaz veya iki kırmızı arasında size Marx Amca’dan iki satır söyler meseleyi şıppadak anlarsınız. Anlamayan olursa « La Palette »in sert ve sevimli, ama sevgisini elinden düşürmediği tepsisinin altında gizleyen patronu « Bunun anlaşılmayacak nesi var ? » diye size şöyle bibakar ve tutuşur yanarsınız. Yandığınız da bütün Paris’te hemen duyulur. Tulumbacılar yetişene kadar ressamlar yangını söndürür hemen. Ayıptır, derler, arkadaş arasında yangın mı çıkarmış ! Paris akşamüstülerinin en iyi iktisat ve felsefe seminerleri burada verilir, Sorbonne’dan önce Collège de France’dan sonra, Sencer’in Paris’ten geçtiği zamanlarda. Yoksa Komet lafa katılabilir. Maksat şamata olsun. Komet sadece bir geze-gen değildir, fırçasıyla gezdiği yerlere renklerini de serpiştirir. Aman dikkat abiler ! Ayşegül Beton bakarsınız takasındaki son metro yolcularını birer tespih tanesi gibi silkeler kapı önünde. Yolcular iner, ama onun daha bir parça dolaşıp otomobilini sağlama alacağı bir yer bulması gerekecektir. Siz buyurun kafeye Ömer ve Vivet’in yanına yerleşin...
Bu şirin ikiliye Odeon taraflarında da rastlamak mümkün... Bir de Michel-Ange-Molitor civarında... Michel-Ange sadece bir melek midir ? Yoksa duvarları ve bilhassa tavanları boyamaktan boynu tutulan, vücudu yamuklaşan bir İtalyan mıdır ? Bu soruların yanıtlarının en iyilerini ansiklopediler verir. Biz sormakla yetiniyoruz bugün... Ama İtalyanca yazmak gerek ismini Michelangelo’nun. O Paris’te bir metro durağının da ismidir. Hatta bir değil iki.
Ömer ve Vivet’in her ikisi de hem henüz silinemeyen izlerini ve hâlâ yankılanan seslerini bıraktılar başkentte, hem de birlikte yürüdüler. Beraber yiyip, beraber içtiler. Arkadaşlarıyla beraber eğlendiler. Ağladıkları da oldu beraberce. Gidenlerin peşinden. Mübin’e örneğin herkes ağladı bu kentte. Evet herkes. Bilhassa çatı katları. Mübin çünkü demini bulunca çatıdan çatıya atlayarak evine dönmeyi alışkanlık haline getirmişti, çatı katı kedilerine inat ( !) Bir de iyice demlenince Abidin’in veya Abidin’le Güzin’in sırtında evine döndüğü rivayet edilir, ama bu konudaki polis raporları henüz elimize geçmediği için doğrulamak veya yanlışlamaktan kaçınıyoruz şimdilik. Hayat, kardeşlerim, budur işte. Gülerek ve ağlayarak, ağlayarak ve gülerek geçen gecelerin ve gündüzlerin toplamı. Çıkarması ve bölmesi yok. Çarpması var. Burada veya orada hiç farketmez.
Ömer herkesle hemen, yani birkaç saniye veya birkaç dakika içinde, can ciğer kuzu sarması olan bir insandı. Eski tanıdıklarını ise hiç unutmayan cinsten sevimli bir yaratık. Bir tarihte, yanılmıyorsam « Muhteşem Süleyman Sergisi »nin Paris seferi günlerinin başlangıcında, İstanbul’dan ışınlanmışcasına ve sarı-kırmızı bir şampiyonluk rüyası gibi Paris’e iniveren Melih Aşık’la birlikte, bu vesileyle o gece verilen klasik Türk müziği konserini dinledikten sonra yürüyerek, iki adımda, Trocadéro Meydanı’na çıkmıştık ve orada Meydan’a bakan kafelerden birinde Ömer’i, yanında birkaç tanıdıkla buluvermiştik. Sohbet epey sürmüştü. Ayrılık saati gelince Melih’i « Paris’in bu en şık ve en şok mahallesini yakından görmesi » için Avenue Kléber’den, pek ünlü Kleber Caddesi, yürüterek Etoile’a kadar sürükleme ve iflahını kesme faslı var ama onu bugün anlatmayacağım. Fakat Melih’in Ömer’in aramızdan ayrılışı vesilesiyle, 31 Ocak 2010 tarihli Milliyet’te, yazdıklarından kısa bir alıntı yapmasam olmaz :
« Paris’te, İstanbul’da, Çiçek Bar’da orda burda hoş sohbetlerimiz olmuştur. Zekâsı ve esprisiyle güzelleştirirdi sohbetleri. Hayat doluydu. Arkadaşları ona zaman zaman nekes (cimri) diye takılırdı. Onlardan biri de yakın dostu Hüseyin Baş... Bir gün Çiçek Bar’da delikanlının biri gelip saati sormuş Ömer’e... Ömer sohbete daldığından oralı değil. Hüseyin Baş delikanlıya dönmüş:
- Boşuna bekleme söylemez, başka yerden öğren saati...
- Neden abi?
- Onun saatinde akrep vardır...
Ömer’in fırça darbelerini ‘yer silme’ye benzetirdi kimileri. Hüseyin bunu duyunca sinirlendi:
-Keşke biz de öyle yer silebilsek, deyiverdi... »
Ömer Uluç’un cimriliği konusunda bir şey diyemem. Çünkü onu bu konuda söz söyleyebilecek kadar tanıyamadım. Ama Paris’te tanıdığım birçok ressamda çimrilik maalesef bulaşıcı bir hastalık gibi birinden sanki öbürüne geçmişcesine yaygın ve belirgin. Birkaç istisna hariç : Abidin Dino çömertliğiyle de ünlüdür aynı zamanda. Bir de Komet ve Ayşegül. Bunların dışında tanıdıklarımdan cimri olanların listesi uzun ve onların cimriliğini anlatmaya sayfalar yetmez. O nedenle Diyarbekir işi bir deyişle anlatayım : Bizde birinin cimri olduğunu vurgulamak için « Elini cebine atamaz çünkü cebinde akrep var » denir ve böylece taş gediğine konulmuş olur. Ama Paris’teki ressamlarımızın cimriliği (sadece ressamlarımızın da değil elbette) meselesinde doktora tezi yapılabilecek kadar malzeme var ve şimdiden birkaç sav ileri sürmek bile mümkün. Ama bugün olmaz üstü kalsın.
Son haftalarda Ömer Uluç hakkında yazılan en iyi makalelerden birinin yine Mülkiye’den bir arkadaşımız, Cengiz Çandar tarafından yazılmış olması da anılmaya değer : 1 Ocak 2010 tarihli Radikal’daki mükemmel yazısı. Okumanızı tavsiye ederim.
Gerek Melih’in gerek Cengiz’ın yazıları çok hoş. İkisini de kutlamak isterim. Burada yeri gelmişken şunu da yazmak istiyorum : Sanatçılarımızın vefatından hemen önce veya hemen sonra yazmak çok yerinde, ama herkes gibi hatta herkesten daha çok sanatçılarımızın tanıtılmaya, tanınmaya ihtiyaçları var. Ne olur yaşadıkları zaman dilimleri içinde de onlar hakkında yazılar yazalım. Kimi kez bir makale bin bir derde çare olabilir. Bir makale, iki satır moralini yükseltir sanatçıların. Buna herkes gibi onların da ihtiyacı var. Melih ve Cengiz elbette birçok sanatcımız hayattayken de haklarında yazıyorlar, onları tanıtıyorlar, sergilerini duyuruyorlar. Her ikisinin de örnek olması umuduyla sözüm onlara değil. Diğerlerine. Hele « Bu ülkede kimse kültürden anlamıyor, kimse kitap okumuyor, kimse sergiye gitmiyor » türünden şeyler yazıp ve/veya söyleyip kültür için küçük parmaklarını bile oynatmayanlara.
Ömer’in ışığı bol toprağı cömert olsun. Aşiyan’da şimdi Abidin Dino ile yeniden buluştular. Bu önceden ayarlanmış bir randevu olabilir mi ? Olabilir elbette. Böylece bir kez daha ressemların sırrına henüz tümüyle vardığımızı kimsenin iddia edemeyeceği sonucuna ulaşıyoruz. Kimbilir Abidin’le Ömer veya Ömer’le Abidin birbirlerine neler anlatacak, ne tür şamatalar yapacaklardır. Gözlerimizi Aşiyan’dan ayırmayalım kardeşlerim. Çizecekleri resimleri ise görmemiz maalesef artık mümkün olmayacak. Ama dostlarım bıraktıkları bize yeter. İkisine de her şey için bin bir teşekkür borçluyuz.
Ömer Uluç’un bizi bırakıp gitmesi vesilesiyle hakkında yayınlanan birçok şeyi okudum. Medyaya yansıyan fotolardan sevgili eşi Vivet Kanetti’nin üzüntüsünü görmek insanın içini sarsıyor. Vivet’i ve Ömer’i Paris’teki şenşakrak günlerindeki halleriyle anımsamak istiyorum.
Ömer’den aklımda kalanlar bunlar. Bugün bunları sizlerle paylaşmak istedim.
* * * * * *
Etiketler:
Abidin Dino,
Enis Batur,
Ömer Uluç,
Resim,
Sevim Burak,
Şehmus Güzel
Pazartesi, Ocak 18, 2010
GALAMANTA
Helen Karabuda'nın bedensel engellilerle birlikte gerçekleştirdiği Galamanta'nın Stockholm Kültür Festivali'ndeki galası ve söyleşiler şu video'da...
Helen Karabuda's latest choreography: Galamanta
Helen Karabuda's latest choreography: Galamanta
Cuma, Ocak 01, 2010
ALAIN VALTAT ISTANBUL'DA!
...“Demir bence çağdaş heykelin en mükemmel malzemesi. İnsan düşüncesinin hâlâ prehistorik çağda olduğunu düşünüyorum, bu nedenle de yirmibes yıldır 'Demir Çağı' heykelleri üzerine çalışıyorum. Heykeltraşın işi, insanların imgeleminde anımsama yaratmaktır, tüm sanatçılar da bu nedenle yaşadıkları toplumun tanıklarıdır aynı zamanda. Heykel de bu rolden kurtaramaz kendini. Bu bakışı dönüştürmenin çok önemli olduğunu sanıyorum. Unutmayın ki demir yer kabuğunun yüzde beşini temsil ediyor."
Alain VALTAT
"Demir Adam" diye de anılan Valtat İstanbul'da sergi açıyor.
Ayrıntılar şurada.
Alain VALTAT
"Demir Adam" diye de anılan Valtat İstanbul'da sergi açıyor.
Ayrıntılar şurada.
Çarşamba, Aralık 30, 2009
M. ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "PARİS’TE REMZİ RAŞA İLE"...
Dün adeta yeni yıl armağanı gibi bir içerik geldi.
Akademisyen yazar Sayın Şehmus Güzel'den. Aslında onun yazısından -bundan bir önceki haberde- alıntı yaparken tedirgin olmuştum biraz... Alıntı her ne kadar "makul" ölçüde ve kaynak göstererek yapıldıysa da "gene de benden izin almanız gerekirdi" derse diye düşünmedim değil. Bu yüzden hem alıntıyı yapıp hem yayınlayıp, sonra da onu şahsen tanıyor olabileceklere sormaya niyetleniyordum ki dün kendisinden bir e.posta mesajı geldi. Çok sevindim. Tesadüfen bulduğu bu sitede kendi içeriğine gönderme yapılmasına kızmadığı gibi, hoşuna bile gitmiş. Hatta tamamı burada yayınlanmak üzere aşağıdaki yazısını ve iki de resim göndermiş. Paris'te yaşayan Ressam Remzi Paşa'dan sözediyor. Çok teşekkür ederek hemen paylaşıyorum "Web'de Kültür Sanat"ın sevgili okurları ve muhtemel ziyaretçileriyle. 2010 herkes için aydınlık bir yıl olsun! Tekrar teşekkürler Sayın Güzel!
"PARİS’TE REMZİ RAŞA İLE"...
Salı saat 13’e doğru Remzi’nin atölyesine vardım. Selam sabahtan, ülke ve dünya haberlerinden sonra, peynir, domates, ekmek ve benzeri şeylerden oluşan öğlen yemeğini acele tarafından halletmek üzere oturduk. Daha öğlen yemeğini bitirmemiştik ki Remzi’nin atölye öğrencilerinden Paule günaydın diyerek giriverdi. Biz yemeğimizi bitirirken ve Remzi’nin o tarihî cezvesiyle yaptığı «Entekeçe» tarafından kahveyi içerken Paule öğleden sonraki «etüdün» hazırlığına girişti.
Remzi’nin atölyesinde duvara yaslanmış uzun ceviz masanın üstüne fiyakalı bir örtü serdi. Onun üstüne de değişik türden meyveler. Bugün çünkü etüd konusu «nature morte». O bunlarla uğraşırken Frédérique geldi. Paule’le Frédérique Remzi’nin atölyesinin altındaki «cave»a indiler, her öğrencinin ayrı ayrı resim çantaları, şövaleleri alınıp atölyeye çıkarıldı, birer ikişer. Bugün dört öğrenci olacak. Marie’nin sergisi sürüyor ve onun orada «nöbet tutması» gerekli olduğundan mazereti var ve mazereti kabul edildi. Başka bir öğrencisinin annesi hasta, o da mazeretli, onun da mazereti kabul edildi. Bu soğuk Aralık gününde ve hele H1N1 nam virüsün insanlarla köşe kapmaca oynadığı zulüm anlarında anneleriyle ilgilenen bütün öğrenciler, yaş, cins ve sınıf farkı gözetilmeden tebrik ediliyor. Kimbilir bakarsınız örnek olsun diye bir veya ikisine légion d’honneur bile verilir.
Evet öğrenci kadrosu tamamlanmak üzere. İşte Gilberte de geldi. Sonra bir öğrenci daha de. Kaç kişi olduk ? Dört öğrenci, Remzi ve ben. Toplam altı kişiyiz. Şövaleler kuruldu. «Nature morte» hazır. Öğrencilerin kimi fırçalarını hazırlıyor, kimi boyasını denetliyor. Paule soruyor «Sarım yeter mi ?»
Remzi veya Remzi Raşa, Paris’in ve büyük ihtimalle Fransa’nın en tanınan Kürt ressamı. 1971’de Laon Ulusal Müzesi’ndeki kişisel, 1978’de Dourdan Müzesi’ndeki retrospektif sergisinden sonra onu tanımayan kalmadı. 1980’de ikisi kişisel altı sergi yaptı. 1981’de beş sergiye katıldı. 1982’de üç kişisel sergi açtı. Paris’te ve başkent dışında. Evet Remzi ve resmi buralarda tanınıyor. İlgi görüyor. Övülüyor.
Remzi ilk sergisini Mayıs 1947’de 19 yaşındayken Antakya’da açan ve hayatını katıksız bir biçimde resme adayan bir resim delisidir. 1947-1953 arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademesi’nin lise ve yüksek bölümlerinde okudu. Diplomasını cebine koyar koymaz soluğu Paris’te aldı : Resmin yatağında, sanatın merkezinde... Geliş o geliş. 1965’te «askerlik görevini yapmadığı gerekçesiyle» yurttaşlığını «kaybetti». Bu deyişler o günlerdeki resmi belgelerden. Hayatını gözü kapalı resme adamış adama bir fırça ve istediği kadar boya verin başka şey istemez...
Ben geçmişle söyeşirken öğrencilerinin mırılmırıllarını duyuyorum aniden: Remzi, Paule ile çizdiğini konuşuyor :
Paule : «Hayır burayı tamamen sarıya boyayacağım...»
Remzi «Bilmem ki ? Ama bak orada bu böyle değil...»
Paule : «Olsun ben kafama göre çizmek ve oraya ille sarı koymak istiyorum..»
Mırılmırılmırılmırıl
Gilberte fena halde kaptırmış. Frédérique ayakta çalışan ve ayakta çizen tek öğrenci. Asında öğrenci demek göreceli bişey. Çünkü Remzi’nin yıllardan beri öğrencisi olan bu bayanlar aynı zamanda kendi çaplarında tanınıyorlar ve her biri birkaç sergi açtı. Yani o kadar da «civciv» sayılmazlar. Ama Remzi ile ilişkileri usta çırak ilişkisi. Eniyi tarafından. Remzi herbirine kimi galerinin kapısını açmaktan da çekinmedi. Böyle usta da hani az bulunur. Remzi İGSA’de Bedri Rahmi atölyesinde geçirdiği zamanları anımsıyor mutlaka : «Renk reis renk !» diye gümbür gümbür gümbürdeyen bir Bedri Rahmi de öyle kolay kolay unutulmaz. Hele Eyüb’teki «peyzaj günleri». Remzi anımsıyor : «Şehmus biliyor musun bir gün Bedri Rahmi bana ‘Bina çizmek yasak !’ dedi ve o gün bina çizmeyi bıraktım...»
Öğrenciler ustalarını unutmazlar. Zaman akar geçer... Saat 18’e doğru Remzi’nin öğrencileri fırçalarını temizlediler, boyalarını topladılar, sövaleler katlandı ve tümü gelecek salıya kadar «dinlenmek» üzere «cave»a indirildi...
Sonra Remzi, Gilberte, eşim ve ben birlikte çıktık. Bu 15 Aralık 2009 saat 18’den itibaren La Capitale Galerie’de «Poétique du Regard» («Bakışın Şiirselliği» diye çevirelim mi ?) toplu serginin açılışı var. Hep birlikte oraya gidiyoruz. Yirmiden çok ressamın tabloları arasında Remzi’den üç eser sergileniyor. Bir «Manzara», bir «Çiçekler», bir de Korsika’daki tatil günlerinden miras «Balkondan Ağaçlar». Galeriye girince ev sahibi Faik Bazencir karşıladı bizi. Bu galerinin sahibi Faik’se, hamisi de Remzi’dir mutlaka.

Açılışta iyi şair Halil Uysal, Vlada, Ludmila, Françoise, Nadine, Gustav, Jean gibi Remzi’nin ve Faik’in dostları, Faik’in kardeşi ressam Murat ve daha pek çok insanla ayak üstü sohbet ediyoruz. Halil Uysal gençlik arkadaşı Cemal Süreya’dan söz ediyor ve adı geçen her şairin enaz üç şiirini okumak ta farz olduğu için Halil, Cemal Süreya’dan üç, derken beş şiir patlatıyor. Uçuyoruz : Afrika filan derken bir de bakıyoruz ki Sivas ile Ankara arasında şirin bir yere varmışız. Tam kapıdan girerken «Hoppp !!!," diyor Cemal Süreya : "Buradan ötesi için de Halil’in üç şiir patlatması lazım.» Halil bu «Dostumun hatırını kıracağıma kafamı kırarım!» deyip üç şiirini söylüyor. Biz mest oluyoruz. Sohbet derinleşince artık oturuyoruz... Remzi de bize ve sohbetimize katılıyor... Vlada fotoğraf çekiyor sürekli devrim sanırsınız. Remzi, «Ülkedeki dostlarım meraklanmasınlar, diyor, yakında Artisan Sanat Galerisi’ndeki karma sergide onlara da merhaba demek olanağı bulacağım.» Remzi Artisan’daki sergisiyle İstanbul günlerinin dostları Orhan Peker, Bedri Rahmi, Turan Erol ve diğerleriyle buluşacak. Hasret giderecek. Bu sadece tablolar arasında kalsa bile buluşma buluşmadır. «Üçüncü tip buluşma» diyelim mi ? Parisliler de üzülmesinler, çünkü ocak veya en geç şubat 2010’da Montparnasse Müzesi’nde düzenlenecek toplu sergide Remzi birkaç yapıtını görücüye çıkaracak. Duyduk duymadık demeyin. «Ah ! diyor Remzi, bir de canım gibi sevdiğim kız kardeşlerim gelebilseler.»
Eyfel Kulesi eğiliyor, Remzi’nin mesajını alıyor, güvercinlerinin sol ayak bileklerine iliştiriyor : O anda olanlar oluyor : Paris havalarından iki güvercin kanatlanıyor : Biri Batı’ya biri Doğu’ya pırrrrr...
Akademisyen yazar Sayın Şehmus Güzel'den. Aslında onun yazısından -bundan bir önceki haberde- alıntı yaparken tedirgin olmuştum biraz... Alıntı her ne kadar "makul" ölçüde ve kaynak göstererek yapıldıysa da "gene de benden izin almanız gerekirdi" derse diye düşünmedim değil. Bu yüzden hem alıntıyı yapıp hem yayınlayıp, sonra da onu şahsen tanıyor olabileceklere sormaya niyetleniyordum ki dün kendisinden bir e.posta mesajı geldi. Çok sevindim. Tesadüfen bulduğu bu sitede kendi içeriğine gönderme yapılmasına kızmadığı gibi, hoşuna bile gitmiş. Hatta tamamı burada yayınlanmak üzere aşağıdaki yazısını ve iki de resim göndermiş. Paris'te yaşayan Ressam Remzi Paşa'dan sözediyor. Çok teşekkür ederek hemen paylaşıyorum "Web'de Kültür Sanat"ın sevgili okurları ve muhtemel ziyaretçileriyle. 2010 herkes için aydınlık bir yıl olsun! Tekrar teşekkürler Sayın Güzel!
"PARİS’TE REMZİ RAŞA İLE"...
Salı saat 13’e doğru Remzi’nin atölyesine vardım. Selam sabahtan, ülke ve dünya haberlerinden sonra, peynir, domates, ekmek ve benzeri şeylerden oluşan öğlen yemeğini acele tarafından halletmek üzere oturduk. Daha öğlen yemeğini bitirmemiştik ki Remzi’nin atölye öğrencilerinden Paule günaydın diyerek giriverdi. Biz yemeğimizi bitirirken ve Remzi’nin o tarihî cezvesiyle yaptığı «Entekeçe» tarafından kahveyi içerken Paule öğleden sonraki «etüdün» hazırlığına girişti.
Remzi’nin atölyesinde duvara yaslanmış uzun ceviz masanın üstüne fiyakalı bir örtü serdi. Onun üstüne de değişik türden meyveler. Bugün çünkü etüd konusu «nature morte». O bunlarla uğraşırken Frédérique geldi. Paule’le Frédérique Remzi’nin atölyesinin altındaki «cave»a indiler, her öğrencinin ayrı ayrı resim çantaları, şövaleleri alınıp atölyeye çıkarıldı, birer ikişer. Bugün dört öğrenci olacak. Marie’nin sergisi sürüyor ve onun orada «nöbet tutması» gerekli olduğundan mazereti var ve mazereti kabul edildi. Başka bir öğrencisinin annesi hasta, o da mazeretli, onun da mazereti kabul edildi. Bu soğuk Aralık gününde ve hele H1N1 nam virüsün insanlarla köşe kapmaca oynadığı zulüm anlarında anneleriyle ilgilenen bütün öğrenciler, yaş, cins ve sınıf farkı gözetilmeden tebrik ediliyor. Kimbilir bakarsınız örnek olsun diye bir veya ikisine légion d’honneur bile verilir.
Evet öğrenci kadrosu tamamlanmak üzere. İşte Gilberte de geldi. Sonra bir öğrenci daha de. Kaç kişi olduk ? Dört öğrenci, Remzi ve ben. Toplam altı kişiyiz. Şövaleler kuruldu. «Nature morte» hazır. Öğrencilerin kimi fırçalarını hazırlıyor, kimi boyasını denetliyor. Paule soruyor «Sarım yeter mi ?»
Remzi veya Remzi Raşa, Paris’in ve büyük ihtimalle Fransa’nın en tanınan Kürt ressamı. 1971’de Laon Ulusal Müzesi’ndeki kişisel, 1978’de Dourdan Müzesi’ndeki retrospektif sergisinden sonra onu tanımayan kalmadı. 1980’de ikisi kişisel altı sergi yaptı. 1981’de beş sergiye katıldı. 1982’de üç kişisel sergi açtı. Paris’te ve başkent dışında. Evet Remzi ve resmi buralarda tanınıyor. İlgi görüyor. Övülüyor.
Remzi ilk sergisini Mayıs 1947’de 19 yaşındayken Antakya’da açan ve hayatını katıksız bir biçimde resme adayan bir resim delisidir. 1947-1953 arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademesi’nin lise ve yüksek bölümlerinde okudu. Diplomasını cebine koyar koymaz soluğu Paris’te aldı : Resmin yatağında, sanatın merkezinde... Geliş o geliş. 1965’te «askerlik görevini yapmadığı gerekçesiyle» yurttaşlığını «kaybetti». Bu deyişler o günlerdeki resmi belgelerden. Hayatını gözü kapalı resme adamış adama bir fırça ve istediği kadar boya verin başka şey istemez...
Ben geçmişle söyeşirken öğrencilerinin mırılmırıllarını duyuyorum aniden: Remzi, Paule ile çizdiğini konuşuyor :
Paule : «Hayır burayı tamamen sarıya boyayacağım...»
Remzi «Bilmem ki ? Ama bak orada bu böyle değil...»
Paule : «Olsun ben kafama göre çizmek ve oraya ille sarı koymak istiyorum..»
Mırılmırılmırılmırıl
Gilberte fena halde kaptırmış. Frédérique ayakta çalışan ve ayakta çizen tek öğrenci. Asında öğrenci demek göreceli bişey. Çünkü Remzi’nin yıllardan beri öğrencisi olan bu bayanlar aynı zamanda kendi çaplarında tanınıyorlar ve her biri birkaç sergi açtı. Yani o kadar da «civciv» sayılmazlar. Ama Remzi ile ilişkileri usta çırak ilişkisi. Eniyi tarafından. Remzi herbirine kimi galerinin kapısını açmaktan da çekinmedi. Böyle usta da hani az bulunur. Remzi İGSA’de Bedri Rahmi atölyesinde geçirdiği zamanları anımsıyor mutlaka : «Renk reis renk !» diye gümbür gümbür gümbürdeyen bir Bedri Rahmi de öyle kolay kolay unutulmaz. Hele Eyüb’teki «peyzaj günleri». Remzi anımsıyor : «Şehmus biliyor musun bir gün Bedri Rahmi bana ‘Bina çizmek yasak !’ dedi ve o gün bina çizmeyi bıraktım...»
Öğrenciler ustalarını unutmazlar. Zaman akar geçer... Saat 18’e doğru Remzi’nin öğrencileri fırçalarını temizlediler, boyalarını topladılar, sövaleler katlandı ve tümü gelecek salıya kadar «dinlenmek» üzere «cave»a indirildi...
Sonra Remzi, Gilberte, eşim ve ben birlikte çıktık. Bu 15 Aralık 2009 saat 18’den itibaren La Capitale Galerie’de «Poétique du Regard» («Bakışın Şiirselliği» diye çevirelim mi ?) toplu serginin açılışı var. Hep birlikte oraya gidiyoruz. Yirmiden çok ressamın tabloları arasında Remzi’den üç eser sergileniyor. Bir «Manzara», bir «Çiçekler», bir de Korsika’daki tatil günlerinden miras «Balkondan Ağaçlar». Galeriye girince ev sahibi Faik Bazencir karşıladı bizi. Bu galerinin sahibi Faik’se, hamisi de Remzi’dir mutlaka.

Açılışta iyi şair Halil Uysal, Vlada, Ludmila, Françoise, Nadine, Gustav, Jean gibi Remzi’nin ve Faik’in dostları, Faik’in kardeşi ressam Murat ve daha pek çok insanla ayak üstü sohbet ediyoruz. Halil Uysal gençlik arkadaşı Cemal Süreya’dan söz ediyor ve adı geçen her şairin enaz üç şiirini okumak ta farz olduğu için Halil, Cemal Süreya’dan üç, derken beş şiir patlatıyor. Uçuyoruz : Afrika filan derken bir de bakıyoruz ki Sivas ile Ankara arasında şirin bir yere varmışız. Tam kapıdan girerken «Hoppp !!!," diyor Cemal Süreya : "Buradan ötesi için de Halil’in üç şiir patlatması lazım.» Halil bu «Dostumun hatırını kıracağıma kafamı kırarım!» deyip üç şiirini söylüyor. Biz mest oluyoruz. Sohbet derinleşince artık oturuyoruz... Remzi de bize ve sohbetimize katılıyor... Vlada fotoğraf çekiyor sürekli devrim sanırsınız. Remzi, «Ülkedeki dostlarım meraklanmasınlar, diyor, yakında Artisan Sanat Galerisi’ndeki karma sergide onlara da merhaba demek olanağı bulacağım.» Remzi Artisan’daki sergisiyle İstanbul günlerinin dostları Orhan Peker, Bedri Rahmi, Turan Erol ve diğerleriyle buluşacak. Hasret giderecek. Bu sadece tablolar arasında kalsa bile buluşma buluşmadır. «Üçüncü tip buluşma» diyelim mi ? Parisliler de üzülmesinler, çünkü ocak veya en geç şubat 2010’da Montparnasse Müzesi’nde düzenlenecek toplu sergide Remzi birkaç yapıtını görücüye çıkaracak. Duyduk duymadık demeyin. «Ah ! diyor Remzi, bir de canım gibi sevdiğim kız kardeşlerim gelebilseler.»
Eyfel Kulesi eğiliyor, Remzi’nin mesajını alıyor, güvercinlerinin sol ayak bileklerine iliştiriyor : O anda olanlar oluyor : Paris havalarından iki güvercin kanatlanıyor : Biri Batı’ya biri Doğu’ya pırrrrr...
* * * *
"Web'de Kültür Sanat" Notu:
Bu yazıyı okuyan, Sayın Güzel'in şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmamış şu makalesini de okumaktan çok tad alacaktır herhalde:
Perşembe, Aralık 17, 2009
Çarşamba, Aralık 09, 2009
"TÜRK MEVSİMİ"NDEN İZLENİMLER: KARABUDA, ORNAMENTA ve CAMONDO SERGİLERİ...
"Türkiye Mevsimi" Fransa'nın dört bir tarafında ve elbette Paris'te de "Türk Mevsimi" başlığıyla sürüyor... Bu iş kimilerine göre boşuna çaba. Kimilerine göre kesinlikle işlevsel. Kimilerine göre daha çok Türklerin rağbet ettiği bir dizi etkinlik...
Biz de geçen hafta kısa bir Paris gezisinde bunlardan ikisinin açılışına katıldık, birini de uzun uzun gezdik...
GÜNEŞ KARABUDA SERGİSİ
İlki -ki asıl gidiş nedenimiz- Güneş Karabuda'nın objektifinden "Yaşar Kemal'in 50 Yılı" başlıklı fotoğraf sergisiydi. "ELELE" Derneği'nin (Rue Martell, 8) merkezindeki serginin 28 Kasım 2009, Cumartesi akşamı yapılan açılışı, olağanüstü rağbet görmüştü. "Türk Mevsimi"nin 24-29 Kasım arasındaki bölümüne "Yaşar Kemal Mevsimi" dedirtecek kadar önemli etkinliklerde bizzat yerini alan Yaşar Kemal, ELELE'nin küçük salonuna girerken uzun alkışlarla karşılandı. Belki bu ana en iyi Prof. Dr. Şehmuz Güzel'in kaleminden tanık olunabilir:
"...derken alkışlar koptu aniden... O ana dek tıklım tıklım dolu, saat 19 olmalı, salonun önünde alkışlar sürüyor. Bu gelen Yaşar Kemal halayıdır. Belli oldu. En başta kasketiyle herkesten yirmi santim kadar farkla başı ve yüzü görülen ve sanki küçük insan denizinde bir Kağıthane kayığı gibi anlı ve şanlı, asil ve sevimli, halktan, bizden, dünyadan Yaşar Kemal Usta. Yanında eşi, hepimizin sevgilisi Ayşe Baban. İkisi de haşmetli. Yaşar Abi’nin sesiyle salonda bir Toros rüzgarı esti ki sormayın kardeşlerim: Mis gibi kekik kokusu. Yoğurt buz. Yılanların her biri bir köşeye kaçıştı. Alt kata inmeleri mümkün değil. Alt kat kitaplar ve kitapseverler tarafından doldurulmuş. Ragıp Duran ve Altan Gökalp, Yaşar Kemal ve Ayşe Baban’ın arkasındalar ve her yönden, ama bilhassa soldan gelen dalgalarla baş etmeye çalışıyorlar. Bu halay kardeşlerim salonun ana kapısından girdi... Güneş Karabuda da orada ve 'Elli Yıldan Bugüne Portreleriyle Yaşar Kemal' sergisinin açılışını böylece Yaşar Abi’yle birlikte yapıyor. Bu son derece başarılı, kimi ortak hafızamıza mal olmuş fotoğraflara baka baka bir tur attı Yaşar Kemal..."
Paris'te 14 Aralık'a kadar açık olacak bu sergi aslında daha önce Güneş Karabuda'nın İstanbul'daki diğer sergileri gibi İstanbul'da, Yapı Kredi Kültür merkezinde açılacaktı. Nedense olmadı. Duyduğumuza göre şimdi bu konu tekrar gündemde imiş ve daha geniş bir seçki ile İstanbul'a gelecekmiş... Umarız gelir...
Sergi Paris ve Türkiye'den tasarımcıların süsleme sanatı üzerine yaptığı çalışmaları içeriyordu... Çalışmalarını Paris Atölyesi'nde sürdüren tasarımcı Arzu Firuz'un öncülüğünde düzenlenen bu tasarım sergisinde Türkiye'den Dice Kayek, Ela Cindoruk, Erdem Akan, Özlem Süer ve Defne Koz gibi ünlü tasarımcıların yanı sıra Paris'ten aralarında Warmi, Valerie Boy ve Sophie della Rosa'nın da bulunduğu altı tasarımcının projeleri yer alıyordu. "Ornementa Paris/İstanbul" sergisi de 30 Ocak 2010 tarihine kadar gezilebiliyor...
"KONSTANTİNOPOL'DEN İSTANBUL'A KAMONDOLAR"...
Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi, Versailles Sarayı, D'Orsay Müzesi, Louvre Müzesi ve Kamondo Müzesi'nin işbirliğiyle 19. yüzyılda İstanbul'un şehir planlamasına önemli katkılarda bulunan Osmanlı kökenli Kamondo Ailesi'nin öyküsünü konu eden ve 26 Kasım'da açılan "İstanbullu Bir Yahudi Ailenin Öyküsü: Kamondolar ve Sanat Hamilikleri" başlıklı bu sergi Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi'nde yer alıyordu (71, Rue de Temple, Marais). 7 Mart'a kadar açık olan bu sergide Osmanlı kökenli Kamondo Ailesinin üç - dört kuşak yaşam öyküsü izlenebilirken, Yahudi kültürü, finans sektörü ve "sanat"ın bir yatırım aracı olarak nasıl da değerlendirildiğine pek güzel tanık olunabiliyor. Diğer zamanlarda Louvre Müzesi'nde bulunan ve bu sergi için yollanmış onca tablo ve heykel bir yana, sadece sanatlı kravat iğneleri koleksiyonu bile bakanları mest etmeye yeterdi... Tabii, biz "Türkler" olaraktan, sergi girişindeki panolarda yer alan "Kamondo'ların Paris'teki evleri bir müzeye dönüşmüş, ancak İstanbul'daki evleri korunamayıp,
şimdi otel olmuştur" yollu açıklamalardan bir "gol yemişlik" duygusuna kapılmamışsak... Oysa hanları restore edildi, Tugay'lar sayesinde de kitaplaştı...
Eh, merdivenlerin durumu da şu önündeki tenekeler, ortasındaki direkler filan olmasa çok fena sayılmaz hani!!!
Aaah ah...
Biz de geçen hafta kısa bir Paris gezisinde bunlardan ikisinin açılışına katıldık, birini de uzun uzun gezdik...
GÜNEŞ KARABUDA SERGİSİ
İlki -ki asıl gidiş nedenimiz- Güneş Karabuda'nın objektifinden "Yaşar Kemal'in 50 Yılı" başlıklı fotoğraf sergisiydi. "ELELE" Derneği'nin (Rue Martell, 8) merkezindeki serginin 28 Kasım 2009, Cumartesi akşamı yapılan açılışı, olağanüstü rağbet görmüştü. "Türk Mevsimi"nin 24-29 Kasım arasındaki bölümüne "Yaşar Kemal Mevsimi" dedirtecek kadar önemli etkinliklerde bizzat yerini alan Yaşar Kemal, ELELE'nin küçük salonuna girerken uzun alkışlarla karşılandı. Belki bu ana en iyi Prof. Dr. Şehmuz Güzel'in kaleminden tanık olunabilir:
"...derken alkışlar koptu aniden... O ana dek tıklım tıklım dolu, saat 19 olmalı, salonun önünde alkışlar sürüyor. Bu gelen Yaşar Kemal halayıdır. Belli oldu. En başta kasketiyle herkesten yirmi santim kadar farkla başı ve yüzü görülen ve sanki küçük insan denizinde bir Kağıthane kayığı gibi anlı ve şanlı, asil ve sevimli, halktan, bizden, dünyadan Yaşar Kemal Usta. Yanında eşi, hepimizin sevgilisi Ayşe Baban. İkisi de haşmetli. Yaşar Abi’nin sesiyle salonda bir Toros rüzgarı esti ki sormayın kardeşlerim: Mis gibi kekik kokusu. Yoğurt buz. Yılanların her biri bir köşeye kaçıştı. Alt kata inmeleri mümkün değil. Alt kat kitaplar ve kitapseverler tarafından doldurulmuş. Ragıp Duran ve Altan Gökalp, Yaşar Kemal ve Ayşe Baban’ın arkasındalar ve her yönden, ama bilhassa soldan gelen dalgalarla baş etmeye çalışıyorlar. Bu halay kardeşlerim salonun ana kapısından girdi... Güneş Karabuda da orada ve 'Elli Yıldan Bugüne Portreleriyle Yaşar Kemal' sergisinin açılışını böylece Yaşar Abi’yle birlikte yapıyor. Bu son derece başarılı, kimi ortak hafızamıza mal olmuş fotoğraflara baka baka bir tur attı Yaşar Kemal..."
Paris'te 14 Aralık'a kadar açık olacak bu sergi aslında daha önce Güneş Karabuda'nın İstanbul'daki diğer sergileri gibi İstanbul'da, Yapı Kredi Kültür merkezinde açılacaktı. Nedense olmadı. Duyduğumuza göre şimdi bu konu tekrar gündemde imiş ve daha geniş bir seçki ile İstanbul'a gelecekmiş... Umarız gelir...
"ORNEMENTA PARİS/İSTANBUL"
Paris Atölyesi'nde ("Ateliers de Paris", 30, Rue de Fauborg Saint-Antoine) yer alan "Ornementa Paris/İstanbul" adlı serginin 1 Aralık 2009, Salı açılışına da Koray Özgen'in daveti üzerine gittik...
Özgen, bu sergiye ŞişeCam için yaptığı ve "Seraphim" adını verdiği rakı şişesi tasarımıyla katılmıştı...
Sergi Paris ve Türkiye'den tasarımcıların süsleme sanatı üzerine yaptığı çalışmaları içeriyordu... Çalışmalarını Paris Atölyesi'nde sürdüren tasarımcı Arzu Firuz'un öncülüğünde düzenlenen bu tasarım sergisinde Türkiye'den Dice Kayek, Ela Cindoruk, Erdem Akan, Özlem Süer ve Defne Koz gibi ünlü tasarımcıların yanı sıra Paris'ten aralarında Warmi, Valerie Boy ve Sophie della Rosa'nın da bulunduğu altı tasarımcının projeleri yer alıyordu. "Ornementa Paris/İstanbul" sergisi de 30 Ocak 2010 tarihine kadar gezilebiliyor..."KONSTANTİNOPOL'DEN İSTANBUL'A KAMONDOLAR"...
Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi, Versailles Sarayı, D'Orsay Müzesi, Louvre Müzesi ve Kamondo Müzesi'nin işbirliğiyle 19. yüzyılda İstanbul'un şehir planlamasına önemli katkılarda bulunan Osmanlı kökenli Kamondo Ailesi'nin öyküsünü konu eden ve 26 Kasım'da açılan "İstanbullu Bir Yahudi Ailenin Öyküsü: Kamondolar ve Sanat Hamilikleri" başlıklı bu sergi Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi'nde yer alıyordu (71, Rue de Temple, Marais). 7 Mart'a kadar açık olan bu sergide Osmanlı kökenli Kamondo Ailesinin üç - dört kuşak yaşam öyküsü izlenebilirken, Yahudi kültürü, finans sektörü ve "sanat"ın bir yatırım aracı olarak nasıl da değerlendirildiğine pek güzel tanık olunabiliyor. Diğer zamanlarda Louvre Müzesi'nde bulunan ve bu sergi için yollanmış onca tablo ve heykel bir yana, sadece sanatlı kravat iğneleri koleksiyonu bile bakanları mest etmeye yeterdi... Tabii, biz "Türkler" olaraktan, sergi girişindeki panolarda yer alan "Kamondo'ların Paris'teki evleri bir müzeye dönüşmüş, ancak İstanbul'daki evleri korunamayıp,
şimdi otel olmuştur" yollu açıklamalardan bir "gol yemişlik" duygusuna kapılmamışsak... Oysa hanları restore edildi, Tugay'lar sayesinde de kitaplaştı...Eh, merdivenlerin durumu da şu önündeki tenekeler, ortasındaki direkler filan olmasa çok fena sayılmaz hani!!!
Aaah ah...
Etiketler:
Günes Karabuda,
Kamondo,
Koray Özgen,
Louvre,
Paris,
Türk Mevsimi,
Yaşar Kemal
Cumartesi, Kasım 21, 2009
Pazartesi, Kasım 16, 2009
YENİ BİR YURT EDİNMEK
61 dakika, 2006
Anadolu Rumları'nın 1922'deki zorunlu göçünü anlatan “Yeni Bir Yurt Edinmek” Türkiye'den Yunanistan'a zorunlu göç eden Rumların öyküsüne yer veriyor.
Belgesel, onların anlatımıyla göçlerine, Yunanistan’daki yurtlarını nasıl zorluklarla kurduklarına tanıklık ediyor ve neden en kararlı "özgürlük savaşçısı" olduklarını anlatıyor.
Söyleşi: Enis Rıza
1948 yılında doğdu. Lise ve üniversite yıllarında fotoğraf ve tiyatroyla ilgilendi. 1969 yılında kısa ve belgesel film çalışmalarına başladı. "Genç Sinema" hareketi içinde yer aldı. Sonraki yıllarda belgesel sinema alanının yanı sıra yayın faaliyetlerini de yürüttü. Kuramsal ve uygulamalı olarak "sözlü tarih" çalışmalarıyla, göç, sokak çocukları, sosyal tarih konularına yoğunlaştı. Ekibiyle Türkiye'nin çeşitli yörelerinde gerçekleştirdiği "sözlü tarih ve belgesel atölyeleri" bu sürecin bir parçası oldu.
1996 yılında Belgesel Sinemacılar Birliği'nin aktif kurucuları arasında yer alarak sözcülüğünü ve yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. Filmleri, ulusal ve uluslararası festivaller, özel organizasyonlar ve televizyonlarda gösteriliyor. Enis Rıza, Marmara Üniversitesi'nde belgesel sinema dersleri veriyor. Belgesel film çalışmalarını sürdürüyor.
Bu etkinlik “Rumlarla İlgili Önyargilari Yenmek Güveni Yeniden İnşa Etmek” projesi kapsaminda Babil Toplum, Kültür Sanat Derneği tarafından Anna Lindh Vakfı desteği ve Tarihi Sümerbank Binası’nın ev sahipliğinde gerçekleştiriliyor...
Anadolu Rumları'nın 1922'deki zorunlu göçünü anlatan “Yeni Bir Yurt Edinmek” Türkiye'den Yunanistan'a zorunlu göç eden Rumların öyküsüne yer veriyor.
Belgesel, onların anlatımıyla göçlerine, Yunanistan’daki yurtlarını nasıl zorluklarla kurduklarına tanıklık ediyor ve neden en kararlı "özgürlük savaşçısı" olduklarını anlatıyor.
Söyleşi: Enis Rıza
1948 yılında doğdu. Lise ve üniversite yıllarında fotoğraf ve tiyatroyla ilgilendi. 1969 yılında kısa ve belgesel film çalışmalarına başladı. "Genç Sinema" hareketi içinde yer aldı. Sonraki yıllarda belgesel sinema alanının yanı sıra yayın faaliyetlerini de yürüttü. Kuramsal ve uygulamalı olarak "sözlü tarih" çalışmalarıyla, göç, sokak çocukları, sosyal tarih konularına yoğunlaştı. Ekibiyle Türkiye'nin çeşitli yörelerinde gerçekleştirdiği "sözlü tarih ve belgesel atölyeleri" bu sürecin bir parçası oldu.
1996 yılında Belgesel Sinemacılar Birliği'nin aktif kurucuları arasında yer alarak sözcülüğünü ve yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. Filmleri, ulusal ve uluslararası festivaller, özel organizasyonlar ve televizyonlarda gösteriliyor. Enis Rıza, Marmara Üniversitesi'nde belgesel sinema dersleri veriyor. Belgesel film çalışmalarını sürdürüyor.
Bu etkinlik “Rumlarla İlgili Önyargilari Yenmek Güveni Yeniden İnşa Etmek” projesi kapsaminda Babil Toplum, Kültür Sanat Derneği tarafından Anna Lindh Vakfı desteği ve Tarihi Sümerbank Binası’nın ev sahipliğinde gerçekleştiriliyor...
Cumartesi, Kasım 14, 2009
Salı, Ekim 27, 2009
Perşembe, Ekim 22, 2009
CHAGALL İSTANBUL'da
''Beni sadece sevgi ilgilendirir ve sadece sevdiğim şeylerle ilişki halindeyim'' diyen 20. yüzyılın ünlü ressamlarından Marc Chagall'in İsrail Müzesi'ndeki eserlerinden oluşan ''Chagall: Yaşam ve Aşk'' adlı sergi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde açıldı.
Kaynak: Cumhuriyet Portal
Kaynak: Cumhuriyet Portal
Perşembe, Ekim 15, 2009
Bruce Byers Photographer
Bruce Byers Photographer
Sevgili Deniz Asutay'ın arkadaşı, onun tavsiyesiyle İstanbul'a geldi...
Gelir gelmez de izlenimlerini "Blackberry"siyle web günlüğüne taşımaya başlamış...
Sevgili Deniz Asutay'ın arkadaşı, onun tavsiyesiyle İstanbul'a geldi...
Gelir gelmez de izlenimlerini "Blackberry"siyle web günlüğüne taşımaya başlamış...
KEMALETTİN TUĞCU ANILIYOR...
"Kirpiklerinin ucunda gözyaşları düşmeye hazır" çocuk kahramaları ile büyümüştük onun...
"Zavallı Necdet" onlardan biri miydi? Şimdi anımsamıyorum...
Ama onu anmak için "Çocuk Vakfı" bir buluşma düzenlemiş...
Şöyle diyorlar:
"Zavallı Necdet" onlardan biri miydi? Şimdi anımsamıyorum...
Ama onu anmak için "Çocuk Vakfı" bir buluşma düzenlemiş...
Şöyle diyorlar:
- "VEFA ÖDEVİ
TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN ÇOCUK YAZARI
KEMALETTİN TUĞCU
VEFATININ 13. YILINDA ANILACAK
- 18 Ekim 1996’da vefat eden Türkiye’nin en çok okunmuş çocuk kitabı yazarı Kemalettin Tuğcu, vefatının 13. yılında Çengelköy Mezarlığı’nda ailesi ve Çocuk Vakfı’nca düzenlenecek bir törenle anılacak. Mezarı başında yapılacak törene ailesi, dostları, çocuk ve ilkgençlik kitabı yazarları katılacak.
- 1902-1996 yılları arasında yaşayan Kemalettin Tuğcu, 300’ün üzerinde çocuk kitabına imza atmıştı.
- Anma Töreni:
- Tarih: 18 Ekim 2009, Pazar, Saat: 13.00, Yer: Çengelköy Mezarlığı "...
"BU SESİ GÖR"! (SEE THIS SOUND)
Algının yeni modları... Görülen ve Duyulan...
"See This Sound", Linz (Avusturya) kentindeki Lentos Müzesi'nde şu sıralar açılmış bir serginin başlığı...
Sergi için hazırlanan web sitesi:
See this Sound | Ausstellung | Webarchiv | Symposium | ab 28. August 2009
İngilizcesi yakında yayına girecek olan bu sergi hakkında Rhizome açıklaması da şurada:
There seems to be an unshakable division of labor between two of our major senses. 'Sight and Sound' and 'Audio and Visual,' are often paired as binary opposites, understood both as semantically and biologically distinct yet totally interdependent. “See This Sound,” an exhibition currently on view at the Lentos Museum in Linz, Austria, delves deeply into this co-dependent relationship. Far from another "art and music" show, the exhibition looks at numerous cultural, metaphysical, biological and neurological explorations of these senses – and how artists have mined them for decades. By highlighting their distinct and convergent streams of influence, “See This Sound” uses sight and sound as a metaphor for similar divisions and dependencies between "visual," "sound" and "media" art.
...devamı
"See This Sound", Linz (Avusturya) kentindeki Lentos Müzesi'nde şu sıralar açılmış bir serginin başlığı...
Sergi için hazırlanan web sitesi:
See this Sound | Ausstellung | Webarchiv | Symposium | ab 28. August 2009
İngilizcesi yakında yayına girecek olan bu sergi hakkında Rhizome açıklaması da şurada:
There seems to be an unshakable division of labor between two of our major senses. 'Sight and Sound' and 'Audio and Visual,' are often paired as binary opposites, understood both as semantically and biologically distinct yet totally interdependent. “See This Sound,” an exhibition currently on view at the Lentos Museum in Linz, Austria, delves deeply into this co-dependent relationship. Far from another "art and music" show, the exhibition looks at numerous cultural, metaphysical, biological and neurological explorations of these senses – and how artists have mined them for decades. By highlighting their distinct and convergent streams of influence, “See This Sound” uses sight and sound as a metaphor for similar divisions and dependencies between "visual," "sound" and "media" art.
...devamı
Salı, Ekim 06, 2009
Perşembe, Ekim 01, 2009
Cumartesi, Eylül 26, 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







