NFT NEDİR?: "Non-Fungible Token;"Değişimi Mümkün Olmayan Jeton/MadeniPara"nın kısaltması.
NFT TANIMI: "...Özel bir kriptografik token türü olan NFT, kopyalanamaz ve türünün tek örneğidir.
NFT'nin özgün ve biricik olması, karşılıklı olarak kendi türünden başka bir token ile takasının yapılamamasına yol açar. Bu durumda NFT'ye aktarılan bir sanat eserinin özgünlüğü kolayca doğrulanabilir ve eserlerin kopyalamasının önüne geçilir". Kaynak: WEBRAZZİ
Eserlerinde NFT kullanan ilk sanatçılarımızdan Refik Anadol ile bu konuya başından beri geniş yer veren WEBRAZZİ yayının yönetmeni Arda Kutsal'la söyleşisi için tıklayınız:
Kültür ve sanat ilintili web kaynakları, izlenimler, haberler...
Art and culture resources on the web...
- Avniye TANSUG
Resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Mayıs 22, 2022
Pazartesi, Şubat 04, 2019
"EVLİLİK"... CEMAL EREZ'İN YENİ SERGİSİ...
Evlilik ama Cemal Erez'in fırçasından!
6 Şubat - 2 Mart 2019, Schneidertemple Sanat Merkezi, İstanbul...
6 Şubat - 2 Mart 2019, Schneidertemple Sanat Merkezi, İstanbul...
Etiketler:
Cemal Erez,
evlilik,
Istanbul,
Resim,
Schneidertempel Sanat Merkezi,
Sergi
Pazartesi, Nisan 13, 2015
RASİM KONYAR'IN YENİ SERGİSİ: "DÖNÜŞÜM"! 9 Mayıs'tan - 31 Mayıs 2015'e kadar!
Rasim Konyar, 9 Mayıs'ta "Dönüşüm" başlıklı yeni bir sergi açıyor. Yeni heykellerini, yeni resimlerini göreceğiz...
Sergi metnini ise Gönül Karakan yazmış.
Benim çok hoşuma gitti Rasim'in sanatını anlatışı:
"Gerçek ilerleme, ilerici olmaktan değil, ilerliyor olmaktan meydana gelir…"
Bertolt Brecht, 1930
Tarihin en eski derinliklerindeki simge yüklü biçimlerden, Anadolu'nun isimsiz kahramanlarına, tanrıçalara, insana ve kışkırtıcılığına, gizlenen maskeli bedenlerden rütbelere, buluntu çanlardan; metal levhalara, taşa, bronza ve altına dokunuşun karşılığı olan "Alşimist formlar"a, mermer yontulardan, "Bronz Anadolu"ya… Rasim Konyar, kendi topraklarında uygarlığın izini sürerek, baştan beri değişime ve sürprizlere açık ilerleyen sanatını, her dönem değişkenlik gösteren malzemenin estetiğiyle akıcı bir kararlılık içinde bugüne taşımış bir sanatçı.
Sanat, yaşayan bir organizma olarak, diyalektiği, varoluşu gereği bedeninde taşır. Sanatçıların bir dönem somut biçim yaratmaya sonsuz özlem duyarken, biçimden uzaklaşmaya duyacağı özlemin de pek uzak olmayışı bu sebepten olsa gerek. Burada aslolan ilerlemenin temelinde yatan anafikrin sürekliliğidir. Bu yol üzerinde değişim kaçınılmaz olabilir. Rasim Konyar, heykellerinde hacim estetiğini oluştururken gösterdiği ciddiyeti, izleyici karşısında aynı oranda "masum bir gülümsemeye" çevirebilecek bir algı paradigmasına dönüştürmesi açısından Türk heykel sanatı içinde önemli bir yere sahip. Biçimsel oluşumunda malzemenin estetiğini, insanla ilgili organik bileşkeler ve niteliklerle oluşturan sanatçı, bugün aynı nitelikleri 20. yüzyılın başında olduğu gibi daha konstrüktif bir yapı içinde gizlemiş görünüyor. Geçmiş dönem sergilerinde gördüğümüz Anadolu Uygarlıkları ve müzelerdeki eserlerden etkilenerek, Anadolu tanrıçalarına ve arkeolojik buluntulara yaptığı göndermeler, yerini biçimsel değişimin çıkış noktası olan, gerçekçi anlayıştan, soyut bir anlayışa bırakıyor.
2008'de malzeme olarak metalin tercih edildiği "Alşimist Formlar" sergisi, "Bronz Anadolu" ile "Maskeler ve Rütbeler" sergilerindeki grotesk etkiden sıyrılıp, detayları eksilterek, formlarda sadelik arayışının ilk göstergelerini verir. Brecht'in dediği gibi; "ilerliyor olmaktan gelen bir ilerleme…"
Öte yandan, eserlerindeki döneme, dönemin estetiğine, topluma ve bireyin kendisine atfedilen hicvin, bugün yaptığı eserlerde de var olduğu gerçeğini reddedemeyiz. Üstelik, heykel sanatının ihtiyaç duyduğu ölçüde ve son derece kontrollü bir yol izleyerek. Konyar'ın yeni eserlerinde normal bildiğimiz görünür estetikten, bir "kavramlar estetiği"ne doğru kaydığını izliyoruz. Öyle ki bu kavramlar, Amerika California'da bir marangoz atölyesindeki atık tahta parçalarını yapılaştırıp, hazırladığı üç boyutlu geometrik formlara, giderek renkli metal heykellere ve demir levhalara dönüşecek kadar ileriye gitmiş. Bu eserlerde mimari bir etkinin de olduğu gözlenir. Yer yer abartılı ve çarpıtılmış bu formları bir araya getirerek oluşturduğu, endüstriyel demekten çekinmeyeceğimiz bu heykeller, her ne kadar bir bakışta mimari bir etki yaratsa da, son derece hesaplı organize edilmiş elemanları, şiirsel bir akış içinde zihne ulaştırır.
Konyar'ın büyük bir teknik çabayla renklendirdiği bu çalışmalarda, izleyici üzerinde "müziğin notaları gibi" bir izlenim bırakmak istemesi, yaptığı çarpıcı etkinin farkındalığını gösteriyor. Böylece sergide yeni olanın ipucunu da vermiş oluyor seyirciye. Çok iyi tecrübe edilmiş bir bilgi, ancak bu tecrübeden sonra bir oyuna dönüşebilir. Konyar, uzun yıllar deneyimlediği ve ustalaştığı metalin üzerinde, şimdi bir cambazlık oyunu sergiliyor… Elbette geçmişte iyi tanıdığı organik formları bu sefer eğip bükmek, keskinleştirmek ya da yetmeyerek renklendirmek ihtiyacı içinde olması doğaldır ve bunu da aklın egemenliğinde başarmıştır.
20. yüzyılın başında Konstrüktivizm'in, yalın geometrik biçimler ve endüstriyel malzemeden yararlanan heykel sanatının bir kolu olması, onu El Lissitzky'nin dediği gibi; "Çağımız artık içinde elektronik beynin bulunduğu dinamolu kafatasının çağıdır" gerçeğiyle örtüştürür. Hangi akım olursa olsun, bir alışkanlık olarak, izleyici sanatçıyı sınırlar içine yerleştirse de o görünmesi istenilen yerde değil, olmak istediği yerdedir.
Konyar, öteden beri biçime yüklediği insanla ilgili olan tüm organik niteliği, transavangard bir dönüşümün eşiğine taşıyor. Yeni dünyanın ve bugünün bireyine getirdiği eleştiriyi, eserleriyle sınarken; kaotik ve yaşamsal yapısına bugün keskin biçimlerin hicviyle yanıt veriyor. "Dönüşüm" sergisi, biçimi uzun yıllar değişik malzemelerle tecrübe etmiş bir sanatçı için hem formu yeniden ele alması, hem de renklendirilmiş üç boyutlu eleman olarak yeniden yorumlaması açısından büyük önem taşıyor.
Gönül Karakan
Şile, Mart 2015

Rasim Konyar
RASİM KONYAR / DÖNÜŞÜM
KIZILTOPRAK SANAT GALERİSİ / 9 Mayıs 2015- 31 Mayıs 2015
Kızıltoprak Sanat Galerisi
Pazar ve Pazartesi kapalı, diğer günler: 12:00 - 19:00 saatlerinde açık
Kızıltoprak, Rüştiye Sok. 47/1 Kadıköy 81030 İstanbul
(0216) 418 3806, kiziltopraksanatgalerisi.net
Not: Bu haberde yer alan yazılı bilgileri, buradaki ve diğer fotoğrafların tamamı ve yüksek çözünürlükteki versiyonlarını, burada yer alamayan Hümeyra Konyar tasarımı sergi kitapçığı ve diğer malzemeyi derli toplu ve bir arada bulup indirebileceğiniz adres; Banu Zeytinoğlu İletişim:!
Tıklayınız: http://medya.bkziletisim.com/RASIM_KONYAR/
HEYKELLER
RESİMLER
RASİM KONYAR
1951'de, İstanbul'da doğan Konyar, 1975 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Dekoratif Sanatlar Bölümü'nden mezun oldu. Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü'nde bir yıl ihtisas yaptı.
1973-1976 Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahnelediği bazı oyunların dekor ve kostümlerini gerçekleştirdi.
1976-1980 yılları arasında School of Visual Arts (New York Görsel Sanatlar Yüksek Okulu) ve San Diego State University, California'da Roy Paul Madsen'dan animasyon ve film eğitimi aldı. Mezuniyet Projesi olan kısa metrajlı filmiyle "En iyi Kamera Ödülü"nü kazandı.
1986 "Vatan Yolu" adlı senaryosu Almanya'da ödül aldı.
1987-88 Bu senaryosundan yola çıkarak; aynı adlı uzun metrajlı filmin yönetmenliğini yaptı. Vatan Yolu adlı film; Hoff, Berlin, İstanbul, Chicago ve Cannes Film Festivalleri'nde gösterildi.
1989 "A Country Between Worlds" (Kıtalararasındaki Ülke) adlı Türkiye ve GAP Projesi üzerine iki ayrı belgesel çekti.
1989 California'da heykel ve resim çalışmaya başladı.
1992'ye kadar Los Angeles'da yaşayan sanatçı, Türkiye'ye dönüşünden sonra çalışmalarını İstanbul Şile'deki atölyesinde sürdürdü.
1994 Şubat ayında; Vakko İstanbul Sanat Galerisi'nde, Türkiye'deki ilk kişisel heykel sergisini açtı.
2009 yılında yeniden Amerika'ya yerleşen Konyar, çalışmalarını hem İstanbul Şile, hem de California San Diego'daki atölyelerinde yürütüyor.
Heykellerinde mermer, bronz, mozaik ve metal demir levha; resimlerinde ağırlıklı olarak tuval üzerine yağlı boya kullanan sanatçı, sergilerini "Maskeler ve Rütbeler, Bronz Anadolu, İnsan ve Varlık, Dengeler ve Cambazlar, Füseyfisa, Ağaçlar, Gemiler, Alşimist Formlar, Dönüşüm" gibi çeşitli konseptler altında topladı.
KURUMSAL HEYKELLER
1998 yılında başlayan ve TÜBİTAK-TTGV-TÜSİAD tarafından düzenlenen Teknoloji Kongresi'nin "Teknoloji Ödülü" ile "Başarı Ödülleri" heykellerinin tasarımını gerçekleştirdi. Bu ödüller her yıl tekrar ediliyor.
2000 yılında İstanbul'da düzenlenen "Avrupa Kalite Yönetimi Vakfı Kongresi" için kalite ve yönetimi temsil eden kalıcı bir heykel yaptı. Bu heykel, her yıl kongrenin tekrarlandığı Avrupa kentlerine gönderilerek el değiştiriyor.
ANIT HEYKEL
2003 yılında, Nurol İnşaat tarafından gerçekleştirilen Kelkit Barajı için bir anıt tasarladı. "Kelkit Barajı'nda hayatını kaybedenler" anısına tasarladığı anıt heykel, aynı yıl baraj alanına monte edildi.
KOLEKSİYONLAR
Yapıtlarından bazıları Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Akbank, Garanti Bankası ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Koleksiyonları'nda yer alıyor.
BÜSTLER
1993 TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği)'ın İstanbul'daki Genel Merkezi ile çeşitli illerdeki 14 temsilciliğine bronz Atatürk büstleri yaptı.
KİŞİSEL SERGİLER
1991 Santa Monica Stone Design / Los Angeles, Califoria, ABD
1994 Vakko Sanat Galerisi, İstanbul
1994 Vakko Sanat Galerisi, İzmir
1994 Arkeoloji Müzesi, Bodrum
1995 Vakko Sanat Galerisi, Ankara
1996 Maskeler ve Rütbeler / Aksanat, İstanbul
1997 Maskeler ve Rütbeler / Vakko Sanat Galerisi, İzmir
1997 Bronz Anadolu / Armada Hotel, İstanbul
1997 Bronz Anadolu / Ankara, Bükreş, Sofya, Üsküp
1998 Bronz Anadolu / Uluslararası Eskişehir Festivali
1998 Bronz Anadolu / Selçuk Yaşar Sanat Galerisi, İzmir
1998 Bronz Anadolu / Turkuaz Sanat Galerisi, Ankara
1998 Bronz Anadolu / Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
1999 Dengeler ve Cambazlar / PG Art Galeri, İstanbul
2000 İnsan ve Değişim / Karsu Sanat Galerisi, İstanbul
2001 İnsan ve Değişim / Armoni Sanat Galerisi, Ankara
2002 Kültür Bakanlığı, New York Konsolosluğu, ABD
2005 Galeri Artist, İstanbul
2005 Galeri Jazz Now Art, Bodrum
2007 Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2008 Antik Park Sanat Galerisi, İstanbul
2011 Encinitas Public Library, San Diego, California, ABD
2012 Encinitas Civic Center, San Diego, California, ABD
2012 Terakki Vakfı Sanat Galerisi, İstanbul
2013 San Diego Botanic Garden, Sculpture in the Garden, ABD
2013 Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2014 San Diego Botanic Garden, Sculpture in the Garden, ABD
2015 Dönüşüm / Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2015 San Diego Botanic Garden, Sculpture in the Garden, ABD
KARMA SERGİLER
1990 Los Angeles Art Association (Los Angeles Sanatçılar Birliği)
1991 Barakat Sanat Galerisi, Beverly Hills Rodeo Drive, Los Angeles
1995 Vakko Sanat Galerisi, İstanbul
1996 6. İstanbul Sanat Fuarı
1997 7. İstanbul Sanat Fuarı
1997 13. İstanbul Antika ve Dekoratif Sanat Fuarı
1998 Yüzyüze (Türk ve Yunan Sanatçıları Karma Sergisi), Atina
2000 Yüzyüze (Türk ve Yunan Sanatçıları Karma Sergisi), İstanbul
2001 11. İstanbul Sanat Fuarı / Kızıltoprak Sanat Galerisi
2002 2. Ankara Sanat Fuarı / Armoni Sanat Galerisi
2004 Adalar Sanat Festivali
2004 İSTART İstanbul Sanat Fuarı
2005 İSTART İstanbul Sanat Fuarı
2005 Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2007 İstanbul Sanat Fuarı
2008 Tolga Eti Sanatevi / İstanbul
2014 Tunca Sanat Galerisi / Akmerkez, İstanbul
Sergi metnini ise Gönül Karakan yazmış.
Benim çok hoşuma gitti Rasim'in sanatını anlatışı:
"Gerçek ilerleme, ilerici olmaktan değil, ilerliyor olmaktan meydana gelir…"
Bertolt Brecht, 1930
Tarihin en eski derinliklerindeki simge yüklü biçimlerden, Anadolu'nun isimsiz kahramanlarına, tanrıçalara, insana ve kışkırtıcılığına, gizlenen maskeli bedenlerden rütbelere, buluntu çanlardan; metal levhalara, taşa, bronza ve altına dokunuşun karşılığı olan "Alşimist formlar"a, mermer yontulardan, "Bronz Anadolu"ya… Rasim Konyar, kendi topraklarında uygarlığın izini sürerek, baştan beri değişime ve sürprizlere açık ilerleyen sanatını, her dönem değişkenlik gösteren malzemenin estetiğiyle akıcı bir kararlılık içinde bugüne taşımış bir sanatçı.
Sanat, yaşayan bir organizma olarak, diyalektiği, varoluşu gereği bedeninde taşır. Sanatçıların bir dönem somut biçim yaratmaya sonsuz özlem duyarken, biçimden uzaklaşmaya duyacağı özlemin de pek uzak olmayışı bu sebepten olsa gerek. Burada aslolan ilerlemenin temelinde yatan anafikrin sürekliliğidir. Bu yol üzerinde değişim kaçınılmaz olabilir. Rasim Konyar, heykellerinde hacim estetiğini oluştururken gösterdiği ciddiyeti, izleyici karşısında aynı oranda "masum bir gülümsemeye" çevirebilecek bir algı paradigmasına dönüştürmesi açısından Türk heykel sanatı içinde önemli bir yere sahip. Biçimsel oluşumunda malzemenin estetiğini, insanla ilgili organik bileşkeler ve niteliklerle oluşturan sanatçı, bugün aynı nitelikleri 20. yüzyılın başında olduğu gibi daha konstrüktif bir yapı içinde gizlemiş görünüyor. Geçmiş dönem sergilerinde gördüğümüz Anadolu Uygarlıkları ve müzelerdeki eserlerden etkilenerek, Anadolu tanrıçalarına ve arkeolojik buluntulara yaptığı göndermeler, yerini biçimsel değişimin çıkış noktası olan, gerçekçi anlayıştan, soyut bir anlayışa bırakıyor.
2008'de malzeme olarak metalin tercih edildiği "Alşimist Formlar" sergisi, "Bronz Anadolu" ile "Maskeler ve Rütbeler" sergilerindeki grotesk etkiden sıyrılıp, detayları eksilterek, formlarda sadelik arayışının ilk göstergelerini verir. Brecht'in dediği gibi; "ilerliyor olmaktan gelen bir ilerleme…"
Öte yandan, eserlerindeki döneme, dönemin estetiğine, topluma ve bireyin kendisine atfedilen hicvin, bugün yaptığı eserlerde de var olduğu gerçeğini reddedemeyiz. Üstelik, heykel sanatının ihtiyaç duyduğu ölçüde ve son derece kontrollü bir yol izleyerek. Konyar'ın yeni eserlerinde normal bildiğimiz görünür estetikten, bir "kavramlar estetiği"ne doğru kaydığını izliyoruz. Öyle ki bu kavramlar, Amerika California'da bir marangoz atölyesindeki atık tahta parçalarını yapılaştırıp, hazırladığı üç boyutlu geometrik formlara, giderek renkli metal heykellere ve demir levhalara dönüşecek kadar ileriye gitmiş. Bu eserlerde mimari bir etkinin de olduğu gözlenir. Yer yer abartılı ve çarpıtılmış bu formları bir araya getirerek oluşturduğu, endüstriyel demekten çekinmeyeceğimiz bu heykeller, her ne kadar bir bakışta mimari bir etki yaratsa da, son derece hesaplı organize edilmiş elemanları, şiirsel bir akış içinde zihne ulaştırır.
Konyar'ın büyük bir teknik çabayla renklendirdiği bu çalışmalarda, izleyici üzerinde "müziğin notaları gibi" bir izlenim bırakmak istemesi, yaptığı çarpıcı etkinin farkındalığını gösteriyor. Böylece sergide yeni olanın ipucunu da vermiş oluyor seyirciye. Çok iyi tecrübe edilmiş bir bilgi, ancak bu tecrübeden sonra bir oyuna dönüşebilir. Konyar, uzun yıllar deneyimlediği ve ustalaştığı metalin üzerinde, şimdi bir cambazlık oyunu sergiliyor… Elbette geçmişte iyi tanıdığı organik formları bu sefer eğip bükmek, keskinleştirmek ya da yetmeyerek renklendirmek ihtiyacı içinde olması doğaldır ve bunu da aklın egemenliğinde başarmıştır.
20. yüzyılın başında Konstrüktivizm'in, yalın geometrik biçimler ve endüstriyel malzemeden yararlanan heykel sanatının bir kolu olması, onu El Lissitzky'nin dediği gibi; "Çağımız artık içinde elektronik beynin bulunduğu dinamolu kafatasının çağıdır" gerçeğiyle örtüştürür. Hangi akım olursa olsun, bir alışkanlık olarak, izleyici sanatçıyı sınırlar içine yerleştirse de o görünmesi istenilen yerde değil, olmak istediği yerdedir.
Konyar, öteden beri biçime yüklediği insanla ilgili olan tüm organik niteliği, transavangard bir dönüşümün eşiğine taşıyor. Yeni dünyanın ve bugünün bireyine getirdiği eleştiriyi, eserleriyle sınarken; kaotik ve yaşamsal yapısına bugün keskin biçimlerin hicviyle yanıt veriyor. "Dönüşüm" sergisi, biçimi uzun yıllar değişik malzemelerle tecrübe etmiş bir sanatçı için hem formu yeniden ele alması, hem de renklendirilmiş üç boyutlu eleman olarak yeniden yorumlaması açısından büyük önem taşıyor.
Gönül Karakan
Şile, Mart 2015
Rasim Konyar
RASİM KONYAR / DÖNÜŞÜM
KIZILTOPRAK SANAT GALERİSİ / 9 Mayıs 2015- 31 Mayıs 2015
Kızıltoprak Sanat Galerisi
Pazar ve Pazartesi kapalı, diğer günler: 12:00 - 19:00 saatlerinde açık
Kızıltoprak, Rüştiye Sok. 47/1 Kadıköy 81030 İstanbul
(0216) 418 3806, kiziltopraksanatgalerisi.net
Not: Bu haberde yer alan yazılı bilgileri, buradaki ve diğer fotoğrafların tamamı ve yüksek çözünürlükteki versiyonlarını, burada yer alamayan Hümeyra Konyar tasarımı sergi kitapçığı ve diğer malzemeyi derli toplu ve bir arada bulup indirebileceğiniz adres; Banu Zeytinoğlu İletişim:!
Tıklayınız: http://medya.bkziletisim.com/RASIM_KONYAR/
HEYKELLER
|
|
|
||||||
|
|
|
||||||
|
|
|
||||||
|
|
|||||||
![]() |
| ÖRS |
RESİMLER
![]() |
| ADSIZ 1 |
![]() |
| ADSIZ 2 |
![]() |
| ADSIZ 3 |
![]() |
| ADSIZ 4 |
![]() |
| ADSIZ 5 |
RASİM KONYAR
1951'de, İstanbul'da doğan Konyar, 1975 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Dekoratif Sanatlar Bölümü'nden mezun oldu. Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü'nde bir yıl ihtisas yaptı.
1973-1976 Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahnelediği bazı oyunların dekor ve kostümlerini gerçekleştirdi.
1976-1980 yılları arasında School of Visual Arts (New York Görsel Sanatlar Yüksek Okulu) ve San Diego State University, California'da Roy Paul Madsen'dan animasyon ve film eğitimi aldı. Mezuniyet Projesi olan kısa metrajlı filmiyle "En iyi Kamera Ödülü"nü kazandı.
1986 "Vatan Yolu" adlı senaryosu Almanya'da ödül aldı.
1987-88 Bu senaryosundan yola çıkarak; aynı adlı uzun metrajlı filmin yönetmenliğini yaptı. Vatan Yolu adlı film; Hoff, Berlin, İstanbul, Chicago ve Cannes Film Festivalleri'nde gösterildi.
1989 "A Country Between Worlds" (Kıtalararasındaki Ülke) adlı Türkiye ve GAP Projesi üzerine iki ayrı belgesel çekti.
1989 California'da heykel ve resim çalışmaya başladı.
1992'ye kadar Los Angeles'da yaşayan sanatçı, Türkiye'ye dönüşünden sonra çalışmalarını İstanbul Şile'deki atölyesinde sürdürdü.
1994 Şubat ayında; Vakko İstanbul Sanat Galerisi'nde, Türkiye'deki ilk kişisel heykel sergisini açtı.
2009 yılında yeniden Amerika'ya yerleşen Konyar, çalışmalarını hem İstanbul Şile, hem de California San Diego'daki atölyelerinde yürütüyor.
Heykellerinde mermer, bronz, mozaik ve metal demir levha; resimlerinde ağırlıklı olarak tuval üzerine yağlı boya kullanan sanatçı, sergilerini "Maskeler ve Rütbeler, Bronz Anadolu, İnsan ve Varlık, Dengeler ve Cambazlar, Füseyfisa, Ağaçlar, Gemiler, Alşimist Formlar, Dönüşüm" gibi çeşitli konseptler altında topladı.
KURUMSAL HEYKELLER
1998 yılında başlayan ve TÜBİTAK-TTGV-TÜSİAD tarafından düzenlenen Teknoloji Kongresi'nin "Teknoloji Ödülü" ile "Başarı Ödülleri" heykellerinin tasarımını gerçekleştirdi. Bu ödüller her yıl tekrar ediliyor.
2000 yılında İstanbul'da düzenlenen "Avrupa Kalite Yönetimi Vakfı Kongresi" için kalite ve yönetimi temsil eden kalıcı bir heykel yaptı. Bu heykel, her yıl kongrenin tekrarlandığı Avrupa kentlerine gönderilerek el değiştiriyor.
ANIT HEYKEL
2003 yılında, Nurol İnşaat tarafından gerçekleştirilen Kelkit Barajı için bir anıt tasarladı. "Kelkit Barajı'nda hayatını kaybedenler" anısına tasarladığı anıt heykel, aynı yıl baraj alanına monte edildi.
KOLEKSİYONLAR
Yapıtlarından bazıları Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Akbank, Garanti Bankası ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Koleksiyonları'nda yer alıyor.
BÜSTLER
1993 TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği)'ın İstanbul'daki Genel Merkezi ile çeşitli illerdeki 14 temsilciliğine bronz Atatürk büstleri yaptı.
KİŞİSEL SERGİLER
1991 Santa Monica Stone Design / Los Angeles, Califoria, ABD
1994 Vakko Sanat Galerisi, İstanbul
1994 Vakko Sanat Galerisi, İzmir
1994 Arkeoloji Müzesi, Bodrum
1995 Vakko Sanat Galerisi, Ankara
1996 Maskeler ve Rütbeler / Aksanat, İstanbul
1997 Maskeler ve Rütbeler / Vakko Sanat Galerisi, İzmir
1997 Bronz Anadolu / Armada Hotel, İstanbul
1997 Bronz Anadolu / Ankara, Bükreş, Sofya, Üsküp
1998 Bronz Anadolu / Uluslararası Eskişehir Festivali
1998 Bronz Anadolu / Selçuk Yaşar Sanat Galerisi, İzmir
1998 Bronz Anadolu / Turkuaz Sanat Galerisi, Ankara
1998 Bronz Anadolu / Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
1999 Dengeler ve Cambazlar / PG Art Galeri, İstanbul
2000 İnsan ve Değişim / Karsu Sanat Galerisi, İstanbul
2001 İnsan ve Değişim / Armoni Sanat Galerisi, Ankara
2002 Kültür Bakanlığı, New York Konsolosluğu, ABD
2005 Galeri Artist, İstanbul
2005 Galeri Jazz Now Art, Bodrum
2007 Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2008 Antik Park Sanat Galerisi, İstanbul
2011 Encinitas Public Library, San Diego, California, ABD
2012 Encinitas Civic Center, San Diego, California, ABD
2012 Terakki Vakfı Sanat Galerisi, İstanbul
2013 San Diego Botanic Garden, Sculpture in the Garden, ABD
2013 Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2014 San Diego Botanic Garden, Sculpture in the Garden, ABD
2015 Dönüşüm / Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2015 San Diego Botanic Garden, Sculpture in the Garden, ABD
KARMA SERGİLER
1990 Los Angeles Art Association (Los Angeles Sanatçılar Birliği)
1991 Barakat Sanat Galerisi, Beverly Hills Rodeo Drive, Los Angeles
1995 Vakko Sanat Galerisi, İstanbul
1996 6. İstanbul Sanat Fuarı
1997 7. İstanbul Sanat Fuarı
1997 13. İstanbul Antika ve Dekoratif Sanat Fuarı
1998 Yüzyüze (Türk ve Yunan Sanatçıları Karma Sergisi), Atina
2000 Yüzyüze (Türk ve Yunan Sanatçıları Karma Sergisi), İstanbul
2001 11. İstanbul Sanat Fuarı / Kızıltoprak Sanat Galerisi
2002 2. Ankara Sanat Fuarı / Armoni Sanat Galerisi
2004 Adalar Sanat Festivali
2004 İSTART İstanbul Sanat Fuarı
2005 İSTART İstanbul Sanat Fuarı
2005 Kızıltoprak Sanat Galerisi, İstanbul
2007 İstanbul Sanat Fuarı
2008 Tolga Eti Sanatevi / İstanbul
2014 Tunca Sanat Galerisi / Akmerkez, İstanbul
Cuma, Kasım 28, 2014
Cemal EREZ'İN TUVALİNDEN "BİR BÜROKRATIN 24 SAATİ"
Cemal Erez - Bir Bürokratın 24 Saati
5 Aralık 2014 - 4 Ocak 2015
Açılış: 5 Aralık Cuma, 18:30
Cemal Erez “Bir Bürokratın 24 saati”ndeki resimlerinde iktidarların, kitlelerin öneri ve girişimlerini çelişkiler ve saçmalıklarla engellemek üzere yapılandırdığı atanmışlar güruhunu ele alıyor. Bu topluluğun dünyasını, parçalanmış ve grotesk bedenler oluşturacak biçimde yeniden bir araya getirilmiş figürlerle, yirmi dört tabloluk fragmanlar halinde oluşturuyor.
Sanatçı bu seriyi, 2002 - 2010 yıllarında, Paris-İstanbul arası yolculukları süresince eskizler halinde tasarlamış ve ardından İstanbul’daki atölyesinde üç yıllık bir çalışmayla üretmiştir.
Sanatçı bu seriyi, 2002 - 2010 yıllarında, Paris-İstanbul arası yolculukları süresince eskizler halinde tasarlamış ve ardından İstanbul’daki atölyesinde üç yıllık bir çalışmayla üretmiştir.
Cemal Erez, 1973 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Sanatlar Bölümü’nden mezun oldu. 1980-1983 yılları arasında Paris’te Des Arts Decoratifs okulu animasyon bölümünde eğitimini sürdürdü. 1980-1990 yılları arasında, Fransız Kültür Bakanlığı Sinema Merkezi desteğiyle yönetmen olarak filmler gerçekleştirdi. Paris’te büyük animasyon stüdyolarında çalıştı. 1990-1997 yılları arasında TC Kültür Bakanlığı’ndan aldığı desteklerle filmler yaptı. 2000-2010 yılları aralığında Fransız Kültür Bakanlığı ve Fransız Televizyonu 2. kanal tarafından verilen desteklerle animasyon filmleri yaptı. Halen Bahçeşehir Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nde animasyon ve desen dersleri vermekte ve resim çalışmalarını sürdürmektedir.
-Sergi, Galeri Selvin'in 30. kuruluş yıldönümü sanat etkinlikleri kapsamında, galeri ve Depo'nun ortaklığında düzenlenmiş.-
Bu Bültenin Web Versiyonu: Depo İSTANBUL
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Dünkü "Açılış"tan izlenimler:
Yukarıda Nora Seni'nin Sergi hakkında yazdığı metin...
Tan Oral, Gürel Yontan, arkada Elif Aydoğdu Oral ve Güher Hanım...
24 adet tablonun sağdan sola doğru yerleşimini yapmışlar, merdivenlerde yorgunluk atıyorlar...
Heykeltraş Namık Denizhan ve eşi. Denizhan, DEPO İstanbul'daki sergi alanın ahşap zemininin eski ve özgün oluşunu beğenmiş, bunların Romanya'dan, eski adı "Kalas" olan Galati'den getirildiğini, Türkçe'deki "kalas" sözcüğünün de bundan kaynaklandığını söylüyor...
İki heykeltraş sohbette. Solda Rasim Konyar, sağda eski hocası Namık Denizhan...
Bu Bültenin Web Versiyonu: Depo İSTANBUL
Dünkü "Açılış"tan izlenimler:
Yukarıda Nora Seni'nin Sergi hakkında yazdığı metin...
Cemal Erez'in üç yıl boyunca yaptığı "24 saat", "24 tablo"...
Her birinin önünde saatlerce durup çözmeye çalışabilirsiniz...
Tan Oral, Gürel Yontan, arkada Elif Aydoğdu Oral ve Güher Hanım...
24 adet tablonun sağdan sola doğru yerleşimini yapmışlar, merdivenlerde yorgunluk atıyorlar...
Heykeltraş Namık Denizhan ve eşi. Denizhan, DEPO İstanbul'daki sergi alanın ahşap zemininin eski ve özgün oluşunu beğenmiş, bunların Romanya'dan, eski adı "Kalas" olan Galati'den getirildiğini, Türkçe'deki "kalas" sözcüğünün de bundan kaynaklandığını söylüyor...
İki heykeltraş sohbette. Solda Rasim Konyar, sağda eski hocası Namık Denizhan...
Etiketler:
Bir Bürokratın 24 Saati,
Bürokrasi,
Cemal Erez,
Depo İstanbul,
Meral Erez,
Resim,
Sergi
Salı, Haziran 17, 2014
"ŞİZOFRENİK İSTANBUL"U GÜMÜŞLÜK'TEN ve "LODOS" ÜZERİNDEN ANLATMAK...
Latife Tekin'in yıllardır azimle yaşattığı, geçen kış İstanbul Arnavutköy'de de bir kardeşi olan Bodrum Gümüşlük Akademisi Vakfı, Cape Town ve Sydney'de büyümüş, "4 kıtada eğitim görmüş", 10 yılan beri İstanbul'da yaşayan dünya vatandaşı sanatçı; Maik Armstrong'un "Lodos" başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor...
Sergi 21 Haziran – 21 Temmuz 2014 tarihleri arasında açık olacak. Küratörü Mehmet Kahraman.
Neden, nasıl, niye Lodos?
Çok yönlü, çok-kültürlü sanatçı Maik Armstrong, 2007 yılında, bir kış günü, Boğaz sahilinde yürürken patlayan lodostan çok etkilenmiş ve o anlardan bazı resimler çekmiş. Onları basarken kullandığı "Diasec" sisteminin 3 boyutlu etki yarattığını ve çekimlerinin, eserlerine sonradan "hareket-aksiyon resmi" nitelemesi yapılan Pollock'un yapıtlarına benzediğini de farketmiş...
Derken 7 yıl sonra, yine lodoslu bir havada kendini çok bezgin hissettiği için gittiği bir psikiyatrist, bu duruma lodosun da yol açtığını söylediğinde "lodos"un izini daha yakından sürmeye, araştırmaya başlamış. Hatta, bu rüzgarla Kuzey Afrika'dan gelen toz ve döküntünün, tıpkı polen etkisi gibi insanları fizyolojik ve psikolojik olarak olumsuz etkileyebildiğini keşfetmiş.
Sergi 21 Haziran – 21 Temmuz 2014 tarihleri arasında açık olacak. Küratörü Mehmet Kahraman.
Neden, nasıl, niye Lodos?
Çok yönlü, çok-kültürlü sanatçı Maik Armstrong, 2007 yılında, bir kış günü, Boğaz sahilinde yürürken patlayan lodostan çok etkilenmiş ve o anlardan bazı resimler çekmiş. Onları basarken kullandığı "Diasec" sisteminin 3 boyutlu etki yarattığını ve çekimlerinin, eserlerine sonradan "hareket-aksiyon resmi" nitelemesi yapılan Pollock'un yapıtlarına benzediğini de farketmiş...
| Lodos Fotoğraf - Diasec Baskı, 175x100cm (Kaynak: maikarmstrong.com ) |
Bunun üzerine Armstrong, çektiği fotoğraflardan yola çıkıp, daha duygusal, daha soyut ve daha çok yoruma açık, özgün eserler yaratmaya karar vermiş. Malzeme olarak anlık yaratımlara da izin veren "kanvas- yağlı boya"da karar kılmış. Sonuçta ortaya çıkan tabloların yarı yarıya tesadüfi desenler içerdiğini de söylüyor. Hatta kimileri bazı desenleri kahve telvesine bile benzetmiş! Bu da sanatçının hoşuna gidiyor.
| Lodos-Down-180x120 cm Kanvas üzeri yağlıboya (Kaynak: maikarmstrong.com ) |
Neden İstanbul? İstanbul'un şizofrenik ve çoğulcu kimliğini, en iyi lodos ile anlatabildiğine inandığı için! Pek çok farklı şehirde yaşamış, sanat ve mimari eğitimi almış, çeşitli sergilerden mimari projelere kadar değişik alanlarda eser üretmiş Armstrong, şehirdeki yaşamı, vapur seferlerini bile durdurarak kesintiye uğratan Lodos'un, İstanbul'un taşıdığı zengin-fakir, kentsel-kırsal ve laisizm-dindarlık gibi zıtlıklardan çok, yabansı enerjisini ve kaosunu öne çıkardığına dikkat çekiyor. Sanatçıya göre lodos bir esti mi bütün bu zıtlıkları geri plana itiyor; işte o zaman da İstanbul'un hakim çelişkisi "şehir-doğa"dan ibaret oluyor!
Bu bilgileri, Armstrong'un web sitesindaki bir röportajdan aldım; burada,
Sergi hk. daha ayrıntılı TR bilgi ve basın bülteni de şurada!
Etiketler:
Bodrum,
Diasec print,
Fotograf,
Gümüşlük Akademisi,
Latife Tekin,
Lodos,
Maik Armstrong,
Resim,
Tansug,
webde kültür sanat
Çarşamba, Mayıs 15, 2013
HASLET SOYÖZ ve "DELKOS'TAN KARABURUN'A"
Denizler, denizler, denizler... Tekneler, bulutlar, martılar, balıkçılar, balıkçı sığınakları... Haslet Soyöz'ün üçüncü sergisindeki resimlerin temel konusu bu. "Delkos'tan Karaburun'a" koymuş serginin başlığını zaten. Karaburun sahilinden tuvale yansımalar...
Rahmi Koç Müzesi'ndeki Sergi, 16 Haziran'a kadar açık.
Milliyet Sanat'tan Yasemin Bay bu serginin "Karaburun'un 44 Hali" başlıklı ilk haberinde Haslet ile yaptığı kısa röportajda Karikatür ile resmin ilişkisini de sormuş. Şöyle yanıt almış:
"...Karikatür ve resim sanatın iki farklı türüdür diyebiliriz. Olayı basitçe ele alırsak karikatür bir olayı anlatır, resim ise yaşatır. Karikatürde de resimde de samimiyete inanırım. İkisinde de zorlamayı sevmem, anlaşılır olmaya özen gösteririm... Karikatür bir an önce kurtulmam gereken başımın belası, kabusum gibidir. Çizerken kendime kendimce koyduğum bir süre vardır. O süre içinde konuyu çizemezsem vazgeçerim. Resimlerimde ise bunun tam tersi oluyor; sabır, sabır, sabır..."
Dün akşamki açılışta eski-yeni Milliyet'li pek çok dost ile karşılaştık ki bizi en az Haslet'in resimleri kadar mutlu eden de bu oldu... Muzaffer Tan, Yalvaç Ural, Tarhan Erdem, Ayça Atikoğlu, Tahir Özyurtseven onlar arasındaydı. Sergi açılışlarını en çok ya da "ancak" böyle zamanlarda seviyorum.
Yalvaç Ural her zamanki enerjisi ile yeni açılacak Oyuncak Müzesi ve Çocuk Kitaplığı'ndan sözetti. Türkan Saylan Kültür Merkezi'ne bağışlamış tüm koleksiyonunu. Müze ve kitaplık da orada açılacakmış böylece. Ayrılırken bir "hatıra fotoğrafı" da çektirdik elbet!
Perşembe, Nisan 18, 2013
MEHMET TEKİN'İN "BOŞLUKTA DÖNERKEN" RESİM SERGİSİ...
Mehmet Tekin’in Boşlukta Dönerken isimli resim sergisi 18 Nisan- 4 Mayıs tarihleri arasında Karşı Sanat’ta açılıyor...
O'nu 1995'de ilk tanıdığımda Latife Tekin, Akademi'yi kurma hazırlık ve telaşesi içindeydi...
15-16 yaşlarındaydı ve resim yapıyordu...
Bugün beşinci sergisi açılıyor...
Mehmet Tekin kimdir?
Mehmet Tekin, 1979 yılında Istanbul’da doğdu. Henüz ilkokuldayken ressam olmaya karar verdi ve resim yapmaya başladı.Tekin, lise ve üniversite eğitimini Amerika’da güzel sanatlar alanında tamamladı. Türkiye’yi ziyaretleri sırasında ressam Metin Talayman ile çalışma fırsatı buldu. 1999 yılında Türkiye’ye dönen genç sanatçı, çeşitli kişisel sergilere imza attı:
-Tıbbi İllüstrasyon Sergisi, Medwise Ortaköy, Istanbul, 2000.
-Gümüşlük Akademisi, Bodrum, 2002.
-Düş Rolleri, Eklisia, Bodrum, 2006.
-The Marmara Hotel, Bodrum, 2008.
-Nurol Sanat Galerisi, Bodrum, 2011.
Mehmet Tekin’in desenleri, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli dergilerde ve BirGüngazetesinde yer aldı. Sanatçı, “beraber büyüdük” dediği annesi Latife Tekin’in son dönem kitapları için de desenler çizdi.
Türker Armaner, Mehmet Tekin resimlerini anlatıyor:
Mehmet Tekin’in resimlerinin bir kısmıyla Gümüşlük Akademisi’nde karşılaştığımda ilk dikkatimi çeken, figürlerin üzerinde durdukları zeminin ortadan kaldırıldığı, kaçış noktalarının ise giderek yok edildiği oldu. Kandinsky, Nolde, Heckel gibi ekspresyonist ressamların aklıma gelmesine yol açan, ressamın sadece bu tercihi değil, bazı resimlerde figürün bir leke biçiminde belirmesi, bazılarında yüzlerin birer maskeye dönüşmesiydi. Sihirbaz’da iki figür çerçevenin sanki dışına taşacaklar, yüzeyin geriye kalanını iç içe geçmiş sıcak ve soğuk renklerin tonlarına bırakmışlardı. Reach Out and Touch Faith’te ise kıpkırmızı bir ok çerçeveyi dikey bir biçimde yarmaya hazırlanıyordu. Circle of Name, figürlerin içinde eridiği, konturların belirsizleştiği bir resim olarak karşımda duruyordu. Figürler Mehmet Tekin’in resimlerinde ‘doğru’ yerlerinde duruyorlar, tuvalin üzerinde ressamın fırça darbeleriyle deviniyorlardı.
Mehmet dalgın şarkısının izinde çuvalını doldurarak ilerliyor. Aynı sözcüğü tekrarlarken sesten renk yaratmak üzerine düşündüğünden habersiz. Ölmüş bir hayvanın çene kemiği… Parmakların arasında yeni bir solukla canlanacak az sonra. Ressam orada, henüz adlandırılmamış toprağında gezegenin, adsız, koordinatsız, sıfatsız. Bir eylem olsaydı tanımlanacaktı hareketi, ama yoktu henüz eylem, sadece gölgeler, duvara iz bırakan canlılar.
Mehmet kendine bir ev yaptı ağaçtan, dalın sırtında yüzmeye başladı. Denizin topraktan ayrı olmadığını kanıtlamak için birkaç rengi birbirine karıştırıp giyindi. Ressam ressam değildi henüz. Adlar sınırlamamıştı karmaşasını. Hareket nereye doğru, bilinmiyordu. Eşya ayrı değildi o günlerde doğadan.
Mehmet elindeki çamuru dinliyordu parmaklarıyla. Gözlerimin içine bakarak yüzümü okudu, surete yansımayan bir ifade aktı parmak uçlarından çamura, oradan gözlerimin çukuruna. Hayvan olduğum zaman boşluğuna. İnsan habersizdi hayvandan, bitkiden ayrılığından, yoksundu kendinden. Yoksunken pek çok şeyden henüz öylesine doluydu benlikle. Canlı cansız tüm varlıklarla.
Mehmet elverişli bir kaya buldu değirmenli tepenin sırtında. Dolu dolu bir kahkaha attı, yarıldı bedeni. Şaka da düşünce de bedende başlıyordu. Resminde görenler anlattı. Cinsellik ayrı değildi oyundan. O bunun farkına vardı. Hayatı başlattı. Penisiyle gülen bir adam, göğüsleriyle seven bir kadın. Hareket için yüzey gerekti ressama. Geçmişinde bir canlının derisiydi önüne serdiği. Tohumlarını bitkilerin, çiçeklerin tozunu, beden sıvılarını karıştırdı bir taşın oyuğunda. Bir kuşun tüyüyle başladı gidip gelmeye, karıştırıp fırlatmaya, tükürüp yalamaya.
Mehmet tumbasını evin orta yerine oturttu ve yazdıklarından bir ritim verdi eline. Çizdiklerinde uzayıp giden bir temaşa, her biçim anlıyor derdini ötekinin. Rüyadan dünya netliğine gidip gelen kolajda elleri biçimleniyor resimle aynı anda. Çocukluk başladı adım atmaya, sıçrayışlı, kendine şaşırmalı. Emeklemeden yürürken bir kehanet dik yamaçlarda seken, koşarak uçan hayvanlardan: Hep çocukluk yürüyecek eli fırça tutmaz çizgilerde.
Mehmet biçime dil yontuyor, şiir ekliyor desenin ham kopyasına. Yoluna taş koyan çocuk, oyunsuz kalmıyor. Hece düştüğünde yeni bir hareket ekleniyor resme sabitlenene. İnsan geçişkendir, değişir dünya uyuduğunda. Kılık değiştiren yüzüyle yakalandığında biçimden öte bir dile kavuşur. Değişiminin hızıyla dile gelir kulak veren olduğunda. Dosdoğru içine bakar kendine hayat veren gözlerin.
Mehmet tabanlarını kanatıyor yürümekten. Biletler dökülüyor ceplerinden. Boyadan figür doğurduğunda cinsiyetin sıçramalı doğasına bırakıyor kendini. Hayvan kafalı insanlar geçiyor dünyanın yüzeyinden. Mitolojim yok, diyor Mehmet. İnsan hayvandan doğdu, hayvan insandan. Öyle ferah bir dünya, açılır kapanır renkler, beden yayılır zemin olmaya, kendini tutan bırakan, sınırsızlık yaratan sınırından. Tepedeki o tek ağaçla hızlanır hedefini yutmuş, uyutmuş hareket: Hem insan hem hayvan hem bitki; sessizlik, dönüş, anlam, haz, sevinç, yokluk, aynı zamanda varlık olmaya. Yer gök inleten bir kahkaha.
Mehmet Tekin: Kuş dolu ağacın altında, dalgalara siper bir kum canlısı. Rüyasını güne sardı. İpini tuttu geçip giden ne varsa.İpten bir desen, yeniden yaşam. Gitmek için kaldı. Düşlerini çalkalayan bir dünyadan çıkıp yaratılmamış bir paralel dünyaya girdi. Orada her şeyin biçimiyle konuşmaya başladığını gördüğünde soyunup tepedeki düzlüğüne uzandı. Resim olup resmetmeye. Henüz neresindeyse dünya zamanının.
Adres: Karşı Sanat Çalışmaları, Gazeteci Erol Dernek Sokak, No 11/4 Hanif Han, 34420 Beyoğlu/İstanbul
Pazar günleri dışında, hergün 11:00 - 19:00 saatleri arasında açık.
Kroki de burada!
Etiketler:
Beyoğlu,
Gümüşlük Akademisi,
Karşı Sanat,
Latife Tekin,
Mehmet Tekin,
Resim,
Türker Armaner
Cuma, Şubat 22, 2013
SARNIÇTAKİ HAYALET!
Schneidertempel Sanat Merkezi 28 Şubat -15 Mart 2013 tarihleri arasında Erhun Şerbetci'nin "Sarnıçtaki Hayalet" sergisine ev sahipliği yapıyor...
Tanıtım metninden:
"...Yerebatan sarnıcında 336 sütun var ve bunlardan birisine bir hayalet yuva yapmış. Erhun Şerbetci belkide 1500 yıldır orada yaşayan bu hayaleti görüntülemeye çalışıyor. 'Sarnıçtaki Hayalet' bir psikanaliz denemesi. Desen ve fotoğraf birlikteliği ile ustalığa öykünmenin psikanalizi. Kadim ustalığa, kadim sanatlara. Bu sırada soyut desenler sütunlarda figürleşiyor, taş ve boya fotoğrafla bütünleşiyor. Burada sadece fotoğraf ve resmin birlikte kullanılmasından değil bütünsel yapıt; belki de soyutla somutun dönüşmesinden. Kendi deyişi ile: -Sarnıçta hayaletlerimiz var. Bilinç altımız sürçer sütunlarda ve sanat bunu görünür kılabilir mi?"
Ayrıntılar için tıklayın: Schneidertempel Sanat Merkezi
Etiketler:
Erhun Şerbetçi,
psikanaliz,
Resim,
sarnıç,
Schneidertempel Sanat Merkezi
Çarşamba, Ocak 23, 2013
Ömer ULUÇ'U ANMA
Akbank Sanat - Söyleşi
Ömer Uluç 29 Ocak 2013'de vefatının 3. yıldönümünde 'Ömer Uluç: İstanbul'un Ressamı' adlı bir etkinlikte anılıyor.
Osmanlı ve İstanbul tarihi uzmanı John Freely, sanat tarihçisi ve kürator Ali Artun, sanatçı Seza Paker ve sanatçı Serkan Özkaya'nın katılacağı toplantıda Elfe Uluç'un hazırladığı film yer alacak.
Ömer Uluç, resminde İstanbul ile derin bir bağ kurmuş, karakteriyle de İstanbulla özdeşleşmişti. Küratörlüğünü yaptığı tek sergi İstanbul'u konu alan "Beyoğlu 14-18" idi (Akbank Sanat -2004). Ressamın İstanbul'la özdeşleşen birçok sergisi bulunuyor.
Moderatör: Yrd. Doç. Dr. Nusret Polat (Okan Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi)
Osmanlı ve İstanbul tarihi uzmanı John Freely, sanat tarihçisi ve kürator Ali Artun, sanatçı Seza Paker ve sanatçı Serkan Özkaya'nın katılacağı toplantıda Elfe Uluç'un hazırladığı film yer alacak.
Ömer Uluç, resminde İstanbul ile derin bir bağ kurmuş, karakteriyle de İstanbulla özdeşleşmişti. Küratörlüğünü yaptığı tek sergi İstanbul'u konu alan "Beyoğlu 14-18" idi (Akbank Sanat -2004). Ressamın İstanbul'la özdeşleşen birçok sergisi bulunuyor.
Moderatör: Yrd. Doç. Dr. Nusret Polat (Okan Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi)
Etkinlik ücretsiz.
| ETKİNLİK DETAYI | TARİH | SAAT | MEKAN |
|---|---|---|---|
Söyleşi
|
29 Ocak Salı
| 18.30 | AKBANK SANAT |
Çarşamba, Ekim 10, 2012
MERAK KUŞU "COPPERNICKEL"...
| "Coppernickel, Mondrian'a Gidiyor" |
Geçenlerde de çocuklar için yapılmış şu kitaptan sözediyordu:
Coppernickel Goes Mondrian: A Picture-Book Homage to the Iconic Artist
"Coppernickel", Holandalı sanatçı Wouter Van Reek'in yarattığı bir çizgi kahraman. Bir meraklı kuş. Bu kitap, türlü çizgi/desen/renk ustalıklarıyla çocukların dikkatini Coppernickel üzerinden Mondrian'a çekmeyi ve onun hakkında fikir vermeyi -akıllardan hayat boyu çıkmamacasına- başarıyor.
Wouter Van Reek, Coppernickel ile 2011'de Bratislava'da yapılan "BIBIANA" İllüstrasyon Bienali'nde Altın Elma ödülü de kazanmış. (BİBIANA, aynı bienalin 2013 afişinin tasarımı için 15 Kasım 2012'ye kadar yarışmaya davet ediyor dünya sanatçılarını bu arada!)
BrainPicking.Org'un kurucusu ise M.I.T. çıkışlı yazar-editör-gazeteci Maria Popova. Gerçekten izlenmeye değer biri!
| Sabancı Müzesi- Çocuklar Monet hk. anlatılanı dinliyor. |
Bu öncülüğünü "Coppernickel" benzeri işleri teşvik ederek ve daha çok sayıda beyine ulaşarak sürdürse keşke.
Etiketler:
art,
Augmented Reality,
Bibiana,
Bilim,
Brainpickings,
Coppernickel,
çocuk,
Illustration,
Maria Popopva,
Merak,
Mondrian,
Monet,
Resim,
Sabancı Müzesi,
Sanat,
Tansug,
webde kültür sanat,
Wouter Van Reek
Pazar, Şubat 26, 2012
EVDE SANAT
Bugünkü Hürriyet Pazar'da Tolga Tanış'ın "30-40 Yaş arası İçin IKEA Tablolarını Atma Vakti" başlıklı yazısını görünce hemen tıkladım!
Tanış, Doğan Hızlan'ın "Sanatı Orta Halliler Yaşatır" başlıklı yazısına gönderme yapmış.
Hızlan, o yazısında geçenlerde Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan "Rembrandt ve Çağdaşları" sergisi ile ilgili izlenimlerini yazarken, sergi kataloğunda dikkat çekilen önemli hususun altını çiziyor: "ressamların, saray ve kilisenin bittiği yerde, eserlerini seçkinler ve orta hallilere satabilmeleri!" Sonra da bizde de bir zamanlar orta hallilerin resim alabildiklerini, şimdi ise öyle olduğunu sanmadığını söylüyor.
Tanış, o orta halliler tarafından "duvar boş kalmasın" diye asılan "bet IKEA tabloları"nın yerini gerçek sanat eserlerinin alabilmesi için, pragmatik Amerikan yaklaşımlarından oluşan bir rehberi okurlarıyla paylaşıyor. Rehberin ilk maddeleri bana sanki "borsada oynamaya yeni başlayanlar için ipuçları" tadı verdi. Ama son madde çok gerçekçi: "Öğrenciler!"
"İlla Komet'i atölyesine kapatmak zorunda değilsiniz" diyor, Tanış, Amerika'da ev dekoratörlerinin başlattığı bu yöntemle "gidin Mimar Sinan'a, portfolyosunu beğendiğiniz bir öğrenciye iş verin!"
Bunu okuyunca aklıma Haldun Dostoğlu ile yıllar önce yaptığımız bir sohbette onun şöylece bir değindiği; villa tasarımlayan kimi "mimarların özgün tablolar için özel olarak bıraktıkları boşluklar" geldi...
Buradan da "evde gerçek sanat" arayanların, ille özgün eser alamıyorlarsa reprodüksiyon ya da özgün baskılar alabileceği...
Onu bunu bilmem, bizim duvarlarda hala onlardan var, 30-40 yaş arasındayken Galeri Nev'den aldığımız Abidin Dino'lar, Tiraje'ler! Mutluyuz onlarla.
Tanış, Doğan Hızlan'ın "Sanatı Orta Halliler Yaşatır" başlıklı yazısına gönderme yapmış.
Hızlan, o yazısında geçenlerde Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan "Rembrandt ve Çağdaşları" sergisi ile ilgili izlenimlerini yazarken, sergi kataloğunda dikkat çekilen önemli hususun altını çiziyor: "ressamların, saray ve kilisenin bittiği yerde, eserlerini seçkinler ve orta hallilere satabilmeleri!" Sonra da bizde de bir zamanlar orta hallilerin resim alabildiklerini, şimdi ise öyle olduğunu sanmadığını söylüyor.
Tanış, o orta halliler tarafından "duvar boş kalmasın" diye asılan "bet IKEA tabloları"nın yerini gerçek sanat eserlerinin alabilmesi için, pragmatik Amerikan yaklaşımlarından oluşan bir rehberi okurlarıyla paylaşıyor. Rehberin ilk maddeleri bana sanki "borsada oynamaya yeni başlayanlar için ipuçları" tadı verdi. Ama son madde çok gerçekçi: "Öğrenciler!"
"İlla Komet'i atölyesine kapatmak zorunda değilsiniz" diyor, Tanış, Amerika'da ev dekoratörlerinin başlattığı bu yöntemle "gidin Mimar Sinan'a, portfolyosunu beğendiğiniz bir öğrenciye iş verin!"
Bunu okuyunca aklıma Haldun Dostoğlu ile yıllar önce yaptığımız bir sohbette onun şöylece bir değindiği; villa tasarımlayan kimi "mimarların özgün tablolar için özel olarak bıraktıkları boşluklar" geldi...
Buradan da "evde gerçek sanat" arayanların, ille özgün eser alamıyorlarsa reprodüksiyon ya da özgün baskılar alabileceği...
Onu bunu bilmem, bizim duvarlarda hala onlardan var, 30-40 yaş arasındayken Galeri Nev'den aldığımız Abidin Dino'lar, Tiraje'ler! Mutluyuz onlarla.
Etiketler:
Avniye Tansuğ,
dekorasyon,
Doğan Hızlan,
Galeri Nev,
Haldun Dostoğlu,
IKEA,
Komet,
özgün baskı,
populer kültür,
reprodüksiyon,
Resim,
tablo,
Tolga Tanış
Pazartesi, Ocak 30, 2012
ÖMER ULUÇ WEB SİTESİ...
Az önce Cem Erciyes'in "Ömer Bey'siz İkinci Yıl" başlıklı yazısında gördüm:
www.omeruluc.com
Çok güzel bir site olmuş...
Zafer Malkoç ve Mahmut Özdil 28 Ocak'a yetiştirmişler siteyi..
Yapıtları, sergileri, şiirler, fotoğraflar, ses kayıtları...
Onun ölümünün birinci yılında eşi Vivet Kanetti'nin dostları arasında düzenlediği gecenin kayıtları dahil, herşey bu sitede toplanmış...
Sevenlerine duyurulur!
www.omeruluc.com
Çok güzel bir site olmuş...
Zafer Malkoç ve Mahmut Özdil 28 Ocak'a yetiştirmişler siteyi..
Yapıtları, sergileri, şiirler, fotoğraflar, ses kayıtları...
Onun ölümünün birinci yılında eşi Vivet Kanetti'nin dostları arasında düzenlediği gecenin kayıtları dahil, herşey bu sitede toplanmış...
Sevenlerine duyurulur!
Perşembe, Ocak 05, 2012
KOMET'İN KİBRİTLERİNDEN AYŞE'NİN TAKILARINA
Ayşe'nin gümüş takılarına oldum olası bayılırım...
Az önce e.posta kutuma düşen "Bir Kibrit Çakın" başlıklı koleksiyon duyurusu da çok ilgimi çekti...
Komet'in (*) kibritler serisinden yola çıkıp tasarımlamış bunları...
(*) Şurada da Komet'le yapılmış kimi röportaj videoları var!
Az önce e.posta kutuma düşen "Bir Kibrit Çakın" başlıklı koleksiyon duyurusu da çok ilgimi çekti...
Komet'in (*) kibritler serisinden yola çıkıp tasarımlamış bunları...
(*) Şurada da Komet'le yapılmış kimi röportaj videoları var!
Etiketler:
Avniye Tansuğ,
Ayşe Takı,
Bir Kibrit Çakın,
gümüş,
Komet,
Paris,
Paris'teki Türkler,
Resim,
Takı,
Türk Çağdaş Sanatçıları,
Türk resmi
Salı, Mayıs 17, 2011
X-Ist Hong-Kong'da!
X-Ist
Burhan Kum, Mehmet Güleryüz, Nuri Kuzucan,
Gözde Türkkan, Ali Taptık, Lale Tara
ART HK 11 (Hong Kong International Art Fair)
Stand 1P08'de!
www.artxist.com
Burhan Kum, Mehmet Güleryüz, Nuri Kuzucan,
Gözde Türkkan, Ali Taptık, Lale Tara
ART HK 11 (Hong Kong International Art Fair)
Stand 1P08'de!
www.artxist.com
Cumartesi, Nisan 03, 2010
"SALKIM SAÇAK" / Sanatın Anadolu Aydınlanması...
Proje müellifi Ali Akdamar:
"Proje, İstanbulu oluşturan kozmopolit dokunun kaynağına gidip, orada binyıllardır birikmiş olan kültürü ortaya çıkararak farkındalık yaratıyor. Böylece Avrupa kültür başkentine yaraşır bir bellek tazelemesini amaçlıyor. Özgün, kimlikli, evrensel sanat ürünleri verecek büyük bir kültür mirasına sahipken, bunun farkında olmadan, hatta bu mirası yadsıyan sanat ürünleri üretir olduk. Evrensel değerleri göz ardı etmeden, özgün ve yenilikçi eserlerin üretilmesini Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi ile amaçlıyoruz."
diyor...
KAynak şurada!
"Proje, İstanbulu oluşturan kozmopolit dokunun kaynağına gidip, orada binyıllardır birikmiş olan kültürü ortaya çıkararak farkındalık yaratıyor. Böylece Avrupa kültür başkentine yaraşır bir bellek tazelemesini amaçlıyor. Özgün, kimlikli, evrensel sanat ürünleri verecek büyük bir kültür mirasına sahipken, bunun farkında olmadan, hatta bu mirası yadsıyan sanat ürünleri üretir olduk. Evrensel değerleri göz ardı etmeden, özgün ve yenilikçi eserlerin üretilmesini Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi ile amaçlıyoruz."
diyor...
KAynak şurada!
Açılışta müzik ikramı:
Salı, Şubat 02, 2010
ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "ÖMER ULUÇ"
Sayın Prof. Dr. Şehmus Güzel, bu yazısını, bu sabah "Web'de Kültür Sanat" okurları için Paris'ten göndermiş... İçten teşekkürler...
A.T.
********...Ömer Uluç’a ve aynı zamanda Sevim Burak ve Vivet Kanetti’ye ilişkin makaleyi de size iletmek istedim, sitenize uyacağını umuyorum. Ömer iyi bir ressam ve kalender bir adamdı. Onu Paris’ten kimi insan manzaralarıyla anmak istedim. Umarım sizin ve okuyucularınızın hoşuna gider.
M. Şehmus GÜZEL
* * * * * * * * * * * * * * * *
ÖMER ULUÇ
28 Ocak 2010’da Gökşin Sipahioğlu ile bürosundaydım. Gökşin’in İstanbul dönüşü getirdiği kitaplara göz atıyordum. Gökşin bilgisayarının başında memleket haberlerini izliyordu. Birden « Eyvah Ömer Uluç vefat etmiş » deyiverdi. Ömer Uluç’un vefatını böyle öğrendik. İkimiz de Ömer’i ve sevgili eşi, iyi gazeteci, iyi yazar, her şeyi yerinde yapmayı herkesten iyi bilen, yerinde ağlayan, yerinde gülen, dalga geçmeyi, takılmayı seven Vivet Kanetti’yi tanıyorduk. İkimiz de üzüldük. Evet Ömer’in akciğer kanserinden çektiğini biliyorduk ama her ölüm gibi bu ölüm de haksız, yersiz ve zamansızdı. Ömer’in ve Vivet’in Parisli günlerinden aklımızda kalanları konuştuk. Gökşin, Ömer’i öteden beri tanıyordu. Pek çok ortak anı gelip geçti, gelip geçemedi.
Ömer’in Parisli yıllarından önce İstanbullu günleri var elbette. İstanbul’un gençlik rüzgarlarının en renklilerine açık olduğu zaman dilimlerinden gelen.
Ömer’den söz edince Sevim Burak’ı da andık elbette. Sevim Burak anılmaz mı ? Ömer’in, kanımca ülkemizin en iyi ama henüz yeterince tanınmayan ve hakkı da yeterince verilmeyen yazarlarından Sevim Burak ile evliliğinden bir kızı var : Elfe Uluç. Sevim Burak’ın Ömer’den önceki evliliğinden de bir oğlu var: Karaca Borar. Yani Sevim Burak, evrensel boyutlu edebiyat ürünlerinin yaratıcısı, bu delidolu ve yeri doldurulamaz iyi yazar, iki ayrı evlilikten biri erkek, biri kadın iki çocuk sahibi olmuş. Brecht aklıma geliyor : O da çünkü birkaç evlilikten, birkaç kadından birkaç çocuk babası olma başarısını göstermiş ender yaratıcılardandır. Elfe Uluç’un kısa metrajlı filmler yönettiğini ve bir fakültede sinema konusunda dersler verdiğini de bu vesileyle okuduğum haberlerden öğrendim. (Elfe Uluç’la ilgili bilgilerin pek çoğunu bulduğum « Ekşi Sözlük » nam sitede daha neler var neler... Bir göz atanın gözü kalıyor ki hiç te yabana atılacak gibi değil. Hiç te öyle ekşi mekşi de değil. Tadı damağınızda kalıyor. Bravo arkadaşlar. Devam edin bu yolda : Kolay gelsin.)
Doğrusunu isterseniz fotoğraflarından gördüğüm Elfe Uluç’un annesine bu kadar benzemesine de çok şaşırdım. Ama niçin olmasın ? Anne ve kız, kız ve anne birbirine benzemeyecek te kim kime benzeyecek ? Sevim Burak’ın Yanık Saraylar isimli sıkı ve sahici yapıtı hakkında, o oyunu Paris’te sahneye koyan Luiz Menase ile yaptığım söyleşiyi, Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda yayınlamak olanağı buldum (Kaldıraç Yayınları, İstanbul, 2008, s. 17-39.) Böylece Sevim Burak’ın eserlerini ne kadar sevdiğimi ilan etmek fırsatını da yakaladım. Luiz Menase, nam-ı diğer Lulu, Sevim Burak’ın hem dostu, hem de tiyatroya en iyi uyarlayıcılarından biri olarak yazar ve eseri hakkında çok güzel şeyler anlattı. Sevim’in terziliğinden kalan alışkanlıklarıyla notlarını perdelere, şuraya buraya iğnelemesi az şey mi ? Veya « iğne kırılacak ve bir yerime batacak » gizli korkusunun eserinde yankılanması... Elbette Sevim Burak daha çok tanınmaya, daha çok okunmaya layık. Okuyanlar okuduklarıyla kalmayacaklar, kendileri için dünyalar kazanacaklar. Bundan kesinlikle eminim.
Burak’ın Ah Ya’rab Yehova isimli çalışmasını Fransızcaya çeviren ve zamanında Les Temps Modernes’de yayınlatan Güzin Dino ile de Sevim Burak’ı ve Ömer Uluç’u sık sık konuştum. Hâlâ da konuşuyoruz. Bu satırları yazdığım bir şubat ikibinon günü de konuştuk. Güzin oldum olası « Sevim Burak’ı hep çok sevdik » der. Güzin burada hem kendi adına hem de Abidin adına konuşuyor. Güzin herkesi öyle kolay kolay sevmez, ama bir sevdimi de asla vefasızlık etmez. İşte Abidin aşkı. İşte Nâzım Hikmet aşkı ortada. Bütün hayatını en önce bu iki dev adama adamıştır desem yeridir. Dedim bile. Güzin bilhassa Sevim Burak ve Ömer’le birlikte Paris’te yaşadıkları günleri aktarmaya bayılıyor. O günlerin anıları da bir başka hani: Düşünün hele, bir yanımızda Abidin’le Güzin, öbür yanımızda Ömer ve Sevim. Yani iki ressam artı iki yazar. Aslında iki yazar da bir ressam iki ressam da biraz yazar. Dream team değilse nedir bu ? Bu dörtlüden oluşan rüya takım, birlikte ne delilikler yapmış ne delilikler : Paris meydan, kafe, galeri, lokanta ve sokaklarının dili olsa da anlatabilse. Güzin’in bana aktardıklarını bir gün mutlaka anlatmalıyım. Bir gün mutlaka.
Paris’te aynı meydan, kafe, galeri, lokanta ve sokaklarda Ömer Uluç ve Vivet Kanetti’nin izini sürmek, seslerini ve bilhassa unutulmaz kahkahalarını duymak ta mümkün. Rue de Seine’de örneğin. Orada tam 43 numarada, bir parçası kaldırıma yayılmış sandalye ve masalarıyla, kadınlı erkekli müşterileriyle işte « Café La Palette »de... Ki bu sadece bir kafe değil aynı zamanda ressamlarımızın ve aydınlarımızın keşistiği tarihi bir anıttır. Sencer Divitçioğlu’nun sesini duymak bile mümkün. İşte şurada canım, kapıdan girince sağda dipteki masada. Ayol şuraçıkta işte. Tamam işte orada. Sencer iki bira, iki beyaz veya iki kırmızı arasında size Marx Amca’dan iki satır söyler meseleyi şıppadak anlarsınız. Anlamayan olursa « La Palette »in sert ve sevimli, ama sevgisini elinden düşürmediği tepsisinin altında gizleyen patronu « Bunun anlaşılmayacak nesi var ? » diye size şöyle bibakar ve tutuşur yanarsınız. Yandığınız da bütün Paris’te hemen duyulur. Tulumbacılar yetişene kadar ressamlar yangını söndürür hemen. Ayıptır, derler, arkadaş arasında yangın mı çıkarmış ! Paris akşamüstülerinin en iyi iktisat ve felsefe seminerleri burada verilir, Sorbonne’dan önce Collège de France’dan sonra, Sencer’in Paris’ten geçtiği zamanlarda. Yoksa Komet lafa katılabilir. Maksat şamata olsun. Komet sadece bir geze-gen değildir, fırçasıyla gezdiği yerlere renklerini de serpiştirir. Aman dikkat abiler ! Ayşegül Beton bakarsınız takasındaki son metro yolcularını birer tespih tanesi gibi silkeler kapı önünde. Yolcular iner, ama onun daha bir parça dolaşıp otomobilini sağlama alacağı bir yer bulması gerekecektir. Siz buyurun kafeye Ömer ve Vivet’in yanına yerleşin...
Bu şirin ikiliye Odeon taraflarında da rastlamak mümkün... Bir de Michel-Ange-Molitor civarında... Michel-Ange sadece bir melek midir ? Yoksa duvarları ve bilhassa tavanları boyamaktan boynu tutulan, vücudu yamuklaşan bir İtalyan mıdır ? Bu soruların yanıtlarının en iyilerini ansiklopediler verir. Biz sormakla yetiniyoruz bugün... Ama İtalyanca yazmak gerek ismini Michelangelo’nun. O Paris’te bir metro durağının da ismidir. Hatta bir değil iki.
Ömer ve Vivet’in her ikisi de hem henüz silinemeyen izlerini ve hâlâ yankılanan seslerini bıraktılar başkentte, hem de birlikte yürüdüler. Beraber yiyip, beraber içtiler. Arkadaşlarıyla beraber eğlendiler. Ağladıkları da oldu beraberce. Gidenlerin peşinden. Mübin’e örneğin herkes ağladı bu kentte. Evet herkes. Bilhassa çatı katları. Mübin çünkü demini bulunca çatıdan çatıya atlayarak evine dönmeyi alışkanlık haline getirmişti, çatı katı kedilerine inat ( !) Bir de iyice demlenince Abidin’in veya Abidin’le Güzin’in sırtında evine döndüğü rivayet edilir, ama bu konudaki polis raporları henüz elimize geçmediği için doğrulamak veya yanlışlamaktan kaçınıyoruz şimdilik. Hayat, kardeşlerim, budur işte. Gülerek ve ağlayarak, ağlayarak ve gülerek geçen gecelerin ve gündüzlerin toplamı. Çıkarması ve bölmesi yok. Çarpması var. Burada veya orada hiç farketmez.
Ömer herkesle hemen, yani birkaç saniye veya birkaç dakika içinde, can ciğer kuzu sarması olan bir insandı. Eski tanıdıklarını ise hiç unutmayan cinsten sevimli bir yaratık. Bir tarihte, yanılmıyorsam « Muhteşem Süleyman Sergisi »nin Paris seferi günlerinin başlangıcında, İstanbul’dan ışınlanmışcasına ve sarı-kırmızı bir şampiyonluk rüyası gibi Paris’e iniveren Melih Aşık’la birlikte, bu vesileyle o gece verilen klasik Türk müziği konserini dinledikten sonra yürüyerek, iki adımda, Trocadéro Meydanı’na çıkmıştık ve orada Meydan’a bakan kafelerden birinde Ömer’i, yanında birkaç tanıdıkla buluvermiştik. Sohbet epey sürmüştü. Ayrılık saati gelince Melih’i « Paris’in bu en şık ve en şok mahallesini yakından görmesi » için Avenue Kléber’den, pek ünlü Kleber Caddesi, yürüterek Etoile’a kadar sürükleme ve iflahını kesme faslı var ama onu bugün anlatmayacağım. Fakat Melih’in Ömer’in aramızdan ayrılışı vesilesiyle, 31 Ocak 2010 tarihli Milliyet’te, yazdıklarından kısa bir alıntı yapmasam olmaz :
« Paris’te, İstanbul’da, Çiçek Bar’da orda burda hoş sohbetlerimiz olmuştur. Zekâsı ve esprisiyle güzelleştirirdi sohbetleri. Hayat doluydu. Arkadaşları ona zaman zaman nekes (cimri) diye takılırdı. Onlardan biri de yakın dostu Hüseyin Baş... Bir gün Çiçek Bar’da delikanlının biri gelip saati sormuş Ömer’e... Ömer sohbete daldığından oralı değil. Hüseyin Baş delikanlıya dönmüş:
- Boşuna bekleme söylemez, başka yerden öğren saati...
- Neden abi?
- Onun saatinde akrep vardır...
Ömer’in fırça darbelerini ‘yer silme’ye benzetirdi kimileri. Hüseyin bunu duyunca sinirlendi:
-Keşke biz de öyle yer silebilsek, deyiverdi... »
Ömer Uluç’un cimriliği konusunda bir şey diyemem. Çünkü onu bu konuda söz söyleyebilecek kadar tanıyamadım. Ama Paris’te tanıdığım birçok ressamda çimrilik maalesef bulaşıcı bir hastalık gibi birinden sanki öbürüne geçmişcesine yaygın ve belirgin. Birkaç istisna hariç : Abidin Dino çömertliğiyle de ünlüdür aynı zamanda. Bir de Komet ve Ayşegül. Bunların dışında tanıdıklarımdan cimri olanların listesi uzun ve onların cimriliğini anlatmaya sayfalar yetmez. O nedenle Diyarbekir işi bir deyişle anlatayım : Bizde birinin cimri olduğunu vurgulamak için « Elini cebine atamaz çünkü cebinde akrep var » denir ve böylece taş gediğine konulmuş olur. Ama Paris’teki ressamlarımızın cimriliği (sadece ressamlarımızın da değil elbette) meselesinde doktora tezi yapılabilecek kadar malzeme var ve şimdiden birkaç sav ileri sürmek bile mümkün. Ama bugün olmaz üstü kalsın.
Son haftalarda Ömer Uluç hakkında yazılan en iyi makalelerden birinin yine Mülkiye’den bir arkadaşımız, Cengiz Çandar tarafından yazılmış olması da anılmaya değer : 1 Ocak 2010 tarihli Radikal’daki mükemmel yazısı. Okumanızı tavsiye ederim.
Gerek Melih’in gerek Cengiz’ın yazıları çok hoş. İkisini de kutlamak isterim. Burada yeri gelmişken şunu da yazmak istiyorum : Sanatçılarımızın vefatından hemen önce veya hemen sonra yazmak çok yerinde, ama herkes gibi hatta herkesten daha çok sanatçılarımızın tanıtılmaya, tanınmaya ihtiyaçları var. Ne olur yaşadıkları zaman dilimleri içinde de onlar hakkında yazılar yazalım. Kimi kez bir makale bin bir derde çare olabilir. Bir makale, iki satır moralini yükseltir sanatçıların. Buna herkes gibi onların da ihtiyacı var. Melih ve Cengiz elbette birçok sanatcımız hayattayken de haklarında yazıyorlar, onları tanıtıyorlar, sergilerini duyuruyorlar. Her ikisinin de örnek olması umuduyla sözüm onlara değil. Diğerlerine. Hele « Bu ülkede kimse kültürden anlamıyor, kimse kitap okumuyor, kimse sergiye gitmiyor » türünden şeyler yazıp ve/veya söyleyip kültür için küçük parmaklarını bile oynatmayanlara.
Ömer’in ışığı bol toprağı cömert olsun. Aşiyan’da şimdi Abidin Dino ile yeniden buluştular. Bu önceden ayarlanmış bir randevu olabilir mi ? Olabilir elbette. Böylece bir kez daha ressemların sırrına henüz tümüyle vardığımızı kimsenin iddia edemeyeceği sonucuna ulaşıyoruz. Kimbilir Abidin’le Ömer veya Ömer’le Abidin birbirlerine neler anlatacak, ne tür şamatalar yapacaklardır. Gözlerimizi Aşiyan’dan ayırmayalım kardeşlerim. Çizecekleri resimleri ise görmemiz maalesef artık mümkün olmayacak. Ama dostlarım bıraktıkları bize yeter. İkisine de her şey için bin bir teşekkür borçluyuz.
Ömer Uluç’un bizi bırakıp gitmesi vesilesiyle hakkında yayınlanan birçok şeyi okudum. Medyaya yansıyan fotolardan sevgili eşi Vivet Kanetti’nin üzüntüsünü görmek insanın içini sarsıyor. Vivet’i ve Ömer’i Paris’teki şenşakrak günlerindeki halleriyle anımsamak istiyorum.
Ömer’den aklımda kalanlar bunlar. Bugün bunları sizlerle paylaşmak istedim.
* * * * * *
Etiketler:
Abidin Dino,
Enis Batur,
Ömer Uluç,
Resim,
Sevim Burak,
Şehmus Güzel
Perşembe, Şubat 01, 2007
DEVRİM ERBİL “İSTANBUL-RENK-RİTM” SERGİSİ
Ayrıntılı bilgi: Sanat Tanıtım'da!
Resim: Devrim Erbil, İstanbul, Galata Kulesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















