Şehmus Güzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehmus Güzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mart 27, 2010

"ŞAİRLERİN İLKBAHARI"

-Sayın Şehmus Güzel, Web'de Kültür Sanat okurları için yollamış, teşekkür ediyoruz!-

ŞAİRLERİN İLKBAHARI
M. Şehmus GÜZEL


Fransa’ya ilkbahar erken geldi. Çok değil. Biraz erken geldi... Fransa’da “Şairlerin İlkbaharı” veya “Şairler İlkbaharı” adı verilen etkinlikler dizisi 8 martta başladı 21 marta kadar sürecek. 8 Mart malum Kadınlar Günü 21 Mart ise UNESCO tarafından “Dünya Şiir Günü” ilan edildi. Bu vesileyle benim şiir yazdığımı anımsayan kimi dost tarafından Paris ve çevresindeki kimi etkinliklere davet edildim ve bunun üzerine şiir yazdığımı anımsadım.

Evet zaman zaman kimi geçici, anlık ve zorlu duygularımı şiirle ifade ettiğim oldu. İç dalgalanmalarım, kimi duygularım, geçen veya geçemeyen bir bulutun biçimi, rengi, durumu, ısıtan veya ısıtamayan güneş, dağ manzaraları, Nijer’deki çöl sıcağı, dağ manzaraları, çocukluk, ilkgençlik, gençlik veya yaşlılık an(ı)ları, ağrıları dememek için, Nijer’deki çöl sıcağı, Makam Dağı’nın kadim çiçekleri, Diyarbakır karpuzu, Ergani kavunu, Dicle ve Fırat, Marmara, Ak ve Kara denizler ve daha bin bir “seyir” ancak şiirle yazılabilirdi ve ben de dayanamayıp öyle yaptım. Bu arada iki de şiir kitabı yayınladım. Bunlar piyasada satılmak üzere yayınlanmadı, 2003 sonunda ve 2005 sonunda yeni yıl kutlaması niyetine yakın dost ve arkadaşlarıma yeni yıl kartı olarak gönderilmek üzere yazıldı. Ve şiirden çok şaka yüklü olduğunu burada itiraf etmeliyim. Bugüne kadar yayınlanan iki şiir kitabım şunlardır:





Bu kitaplar üzerine son derece şirin ve gerçekten kitaplar okunduktan sonra yazıldıkları her hallerinden belli iki ve kanımca önemli makale bile yayınlandı. Biri Hasan Akarsu tarafından ( « M. Şehmus Güzel’in şiirleri : ‘Aşk-Olsun !’ », Berfin Bahar, Sayı : 85, Mart 2005, s. 75. ), diğeri Güngör Gençay tarafından ( “Bir satır arası şairi: M. Şehmus Güzel”, Evrensel, 7 Ağustos 2008). Gerçekten şair ve yazar, şiir ve şairlik mesleği konusunda katkıları bilinen iki kişinin bu kitapları övmesi elbette benim açımdan yeni bir enerji kaynağı oldu. Her ikisine bir kez daha teşekkür borçluyum. Şiir kitaplarım üzerine tanıtıcı şeyler yazan başkaları da oldu.

Ekte kitapların kapaklarının skanerlerini gönderiyorum. Şiirlerimden seçtiğim birkaçını da « tadımlık » olsun niyetiyle aşağıda sunuyorum. Kitaplarda yer almayanlar da var.

Bu bağlamda “Şairlerin İlkbaharı”nın 12.sinin afişini de ekte iletiyorum. Bu yılki kadınlara ithaf edildiği için “couleur femme” notu var afişte. Evet “kadın rengi”, çünkü bilhassa geçmiş dönemlerdeki kadın şairlerin isimlerinin ve yapıtlarının ortaya çıkarılması, unutulmaması ve günümüz kadın şairlerinin yapıtlarının daha çok insana, daha çok mekana ulaştırılması dileğiyle.
   
Nitekim bu yıl bu şiirsel etkinlikte bir anlamda onur konuğu ve adına ikinci kez “ödül” verilecek olan Lübnan kökenli ama uzun yılllarını önce Mısır’da sonra Fransa’da yaşamış ve Fransa’ya bir müzisyen oğul, Louis Chedid, bir ressam kadın, kızı Michèle Chedid-Koltz, bir müzisyen torun, çok sevilen Matthieu Chedid, sunmuş iyi yazar ve şair Andrée Chedid var. Doksan yaşında. Etkinliklerde onu bir anlamda torunu temsil ediyor, şiirlerini en iyi tiyatro ve sinema sanatcıları okuyor.

Kadın şairler onunla sınırlı değil. Fransalı ve başka “dünyalardan” gelen kadın şairler de var : Linda Maria Baros, Sylvie Birioux, İra Feloukatzi, Françoise Leclerc, Alice Macahado ve daha niceleri. Rusya Federasoyonu’ndan Maria Stepanova, Olessia Nokolaeva...

Türkiye’den de yüzümüzün akı, iyi şair, kahkahasıyla Sorbonne Ünuversitesi Guizot amfisini tatlı tatlı sarsalayan Lale Müldür. Lale ile 1982 yaz tatili sırasında Gümüşlük’te ve Ece Ayhan nam şiir devinin bilmeceleriyle “içtiğimiz” gecelerin tadındayım yeniden. Ay batmak istemez, güneş günaydın demez gecelerdi bunlar... Bunları Ece Ayhan ile ilgili değişik makalelerimde anlattım. Burada o konuya tekrar dönmeyeceğim. Lale Müldür o günlerde şair olacağının ilk ipuçlarını veriyordu ve biz de bundan epey keyif alıyorduk. O Lale işte bugün bu Lale’dir.

Elbette Paris’teki başka etkinlikler çerçevesinde okuma günlerine katılan Füruzan Hanımı da unutmamak lazım. Onun birçok romanını,  anlatısını birer şiir biçiminde okumak mümkündür çünkü.

Her şey önce şiirle başlar. Bihassa yazma serüvenimiz. Şiir yazmayan kaç çocuk, kaç genç vardır? Gönül istiyor ki o çocukluk ve o ilkgençlik “karalamaları” gün yüzüne çıksın. Bu ülke, bizim ülkemiz, şair yatağıdır. Şair hazinesidir. Dadaloğlu ve Yunus Emre’den Nâzım Hikmet’e,  Orhan Veli, Melih Cevdet Anday’dan Ahmet Telli, Bayram Balcı ve Adil Okay’a, Ahmed Arif’ten Yılmaz Güney’e say say bitmez...

Evet her gün ve herkese şiir. Baudelaire Baba ne demiş? : “Bir adam (kadın veya erkek. MŞG) yemek  yemeden  iki gün dayanabilir ama şiirsiz asla!” Madem öyle işte ödevimi yapıyorum ve birkaç şiirimi de bu vesileyle sunuyorum. Şiirli geceler ve gündüzler dileklerimle.


eş-(ben)im

eşim
benim
kapalı kaldı
aklını çaldı.


8 Mart 2010


hamdullah uysal için

 kavgada
düştü hamdullah
avucunda güneş
hamdullah gitti
güneşi bize bıraktı


1 Mart 2010


kişkiş

köşebaşlarını tutmuş
danalara
etkisiz yetkili de olsalar
yetkili etkisiz de olsalar
kişkiş
kişkiş
kişkişlanoğlumkişkiş

            bilinmezbirzamanınsabahında

Ev

her kutu
bir ev
her evde
kibritler
tutuşmaya
hazır (lanmış)


24 Aralık 2009



marmara


marmara deniziyle maçımız
en iyi ihtimalle
berabere bitebilir :
denizi  yenmek
asla mümkün

       
        30 Aralık 2002

Salı, Şubat 02, 2010

ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "ÖMER ULUÇ"


Sayın Prof. Dr. Şehmus Güzel, bu yazısını, bu sabah "Web'de Kültür Sanat" okurları için Paris'ten  göndermiş... İçten teşekkürler...
A.T.
********
...Ömer Uluç’a ve aynı zamanda Sevim Burak ve Vivet Kanetti’ye ilişkin makaleyi de size iletmek istedim, sitenize uyacağını umuyorum. Ömer iyi bir ressam ve kalender bir adamdı. Onu Paris’ten kimi insan manzaralarıyla anmak istedim. Umarım sizin ve okuyucularınızın hoşuna gider.

M. Şehmus GÜZEL
* * * * * * * * * * * * * * * *

ÖMER ULUÇ

28 Ocak 2010’da Gökşin Sipahioğlu ile bürosundaydım. Gökşin’in İstanbul dönüşü getirdiği kitaplara göz atıyordum. Gökşin bilgisayarının başında memleket haberlerini izliyordu. Birden « Eyvah Ömer Uluç vefat etmiş » deyiverdi. Ömer Uluç’un vefatını böyle öğrendik. İkimiz de Ömer’i ve sevgili eşi, iyi gazeteci, iyi yazar, her şeyi yerinde yapmayı herkesten iyi bilen, yerinde ağlayan, yerinde gülen, dalga geçmeyi, takılmayı seven Vivet Kanetti’yi tanıyorduk. İkimiz de üzüldük. Evet Ömer’in akciğer kanserinden çektiğini biliyorduk ama her ölüm gibi bu ölüm de  haksız, yersiz ve zamansızdı. Ömer’in ve Vivet’in Parisli günlerinden aklımızda kalanları konuştuk. Gökşin, Ömer’i öteden beri tanıyordu. Pek çok ortak anı gelip geçti, gelip geçemedi.

Ömer’in Parisli yıllarından önce İstanbullu günleri var elbette. İstanbul’un  gençlik rüzgarlarının en renklilerine açık olduğu zaman dilimlerinden gelen.

Ömer’den söz edince Sevim Burak’ı da andık elbette. Sevim Burak anılmaz mı ? Ömer’in, kanımca ülkemizin en iyi ama henüz yeterince tanınmayan ve hakkı da yeterince verilmeyen yazarlarından Sevim Burak ile evliliğinden bir kızı var : Elfe Uluç. Sevim Burak’ın Ömer’den önceki evliliğinden de bir oğlu var: Karaca Borar. Yani Sevim Burak, evrensel boyutlu edebiyat ürünlerinin yaratıcısı, bu delidolu ve yeri doldurulamaz iyi yazar, iki ayrı evlilikten biri erkek, biri kadın iki çocuk sahibi olmuş. Brecht aklıma geliyor : O da çünkü birkaç evlilikten, birkaç kadından birkaç çocuk babası olma başarısını göstermiş ender yaratıcılardandır. Elfe Uluç’un kısa metrajlı filmler yönettiğini ve bir fakültede sinema konusunda dersler verdiğini de bu vesileyle okuduğum haberlerden öğrendim. (Elfe Uluç’la ilgili bilgilerin pek çoğunu bulduğum « Ekşi Sözlük » nam sitede daha  neler var neler... Bir göz atanın gözü kalıyor ki hiç  te yabana atılacak gibi  değil. Hiç te öyle ekşi mekşi de değil. Tadı damağınızda kalıyor. Bravo arkadaşlar. Devam edin bu yolda : Kolay gelsin.)

Doğrusunu isterseniz fotoğraflarından gördüğüm  Elfe Uluç’un annesine bu kadar benzemesine de çok şaşırdım. Ama niçin olmasın ? Anne ve kız, kız ve anne birbirine benzemeyecek te kim kime benzeyecek ?  Sevim Burak’ın Yanık Saraylar isimli sıkı ve sahici yapıtı hakkında, o oyunu Paris’te sahneye koyan Luiz Menase ile yaptığım söyleşiyi, Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda yayınlamak olanağı buldum (Kaldıraç Yayınları, İstanbul, 2008, s. 17-39.) Böylece Sevim Burak’ın eserlerini ne kadar sevdiğimi ilan etmek fırsatını da yakaladım. Luiz Menase,  nam-ı diğer Lulu, Sevim Burak’ın hem dostu, hem de tiyatroya en iyi uyarlayıcılarından biri olarak yazar ve eseri hakkında çok güzel şeyler anlattı. Sevim’in terziliğinden kalan alışkanlıklarıyla notlarını perdelere, şuraya buraya iğnelemesi az şey  mi ? Veya « iğne kırılacak ve bir yerime batacak » gizli korkusunun eserinde yankılanması... Elbette Sevim Burak daha çok tanınmaya, daha çok okunmaya  layık. Okuyanlar okuduklarıyla kalmayacaklar, kendileri için dünyalar kazanacaklar. Bundan kesinlikle eminim.

Burak’ın Ah Ya’rab Yehova isimli çalışmasını Fransızcaya çeviren ve zamanında Les Temps Modernes’de yayınlatan Güzin Dino ile de Sevim Burak’ı ve Ömer Uluç’u sık sık konuştum. Hâlâ da konuşuyoruz. Bu satırları yazdığım bir şubat ikibinon günü de konuştuk. Güzin oldum olası « Sevim Burak’ı hep çok sevdik » der. Güzin burada hem kendi adına hem de Abidin  adına konuşuyor. Güzin herkesi öyle kolay kolay sevmez, ama bir sevdimi de asla vefasızlık etmez. İşte Abidin aşkı. İşte Nâzım Hikmet aşkı ortada. Bütün hayatını en önce bu iki dev adama adamıştır desem yeridir. Dedim bile. Güzin bilhassa Sevim Burak ve Ömer’le birlikte Paris’te yaşadıkları günleri aktarmaya bayılıyor. O günlerin anıları da bir başka hani: Düşünün hele, bir yanımızda Abidin’le Güzin, öbür yanımızda Ömer ve Sevim. Yani iki ressam artı iki yazar. Aslında iki yazar da bir ressam iki ressam da biraz yazar. Dream team değilse nedir bu ? Bu dörtlüden oluşan rüya takım, birlikte ne delilikler yapmış ne delilikler : Paris meydan, kafe, galeri, lokanta ve sokaklarının dili olsa da anlatabilse. Güzin’in bana aktardıklarını bir gün mutlaka anlatmalıyım. Bir gün mutlaka.

Paris’te aynı meydan, kafe, galeri, lokanta ve sokaklarda Ömer Uluç ve Vivet Kanetti’nin izini sürmek, seslerini ve bilhassa unutulmaz kahkahalarını duymak ta mümkün. Rue de Seine’de örneğin. Orada tam 43 numarada, bir parçası kaldırıma yayılmış sandalye ve masalarıyla, kadınlı erkekli müşterileriyle işte « Café La Palette »de... Ki bu sadece bir kafe değil aynı zamanda ressamlarımızın ve aydınlarımızın keşistiği tarihi bir anıttır. Sencer Divitçioğlu’nun sesini duymak bile mümkün. İşte şurada canım, kapıdan girince sağda dipteki masada. Ayol şuraçıkta işte. Tamam işte orada. Sencer iki bira, iki beyaz veya iki kırmızı arasında size Marx Amca’dan iki satır söyler meseleyi şıppadak anlarsınız. Anlamayan olursa « La Palette »in sert ve sevimli, ama sevgisini elinden düşürmediği tepsisinin altında gizleyen patronu « Bunun anlaşılmayacak  nesi var ? » diye size şöyle bibakar ve tutuşur yanarsınız. Yandığınız da bütün Paris’te hemen duyulur. Tulumbacılar yetişene kadar  ressamlar yangını söndürür hemen. Ayıptır, derler, arkadaş arasında yangın mı çıkarmış ! Paris akşamüstülerinin en iyi iktisat ve felsefe seminerleri burada verilir, Sorbonne’dan önce Collège de France’dan sonra, Sencer’in Paris’ten geçtiği zamanlarda. Yoksa Komet lafa katılabilir. Maksat şamata olsun. Komet sadece bir geze-gen değildir, fırçasıyla gezdiği yerlere renklerini de serpiştirir. Aman dikkat abiler ! Ayşegül Beton bakarsınız takasındaki son metro yolcularını birer tespih tanesi gibi silkeler kapı önünde. Yolcular iner, ama onun daha bir parça dolaşıp otomobilini sağlama alacağı bir yer bulması gerekecektir. Siz buyurun kafeye Ömer ve Vivet’in yanına yerleşin...

Bu şirin ikiliye  Odeon taraflarında da rastlamak mümkün... Bir de Michel-Ange-Molitor civarında... Michel-Ange sadece bir melek midir ? Yoksa duvarları ve bilhassa tavanları boyamaktan boynu tutulan, vücudu yamuklaşan bir  İtalyan mıdır ? Bu soruların yanıtlarının en iyilerini ansiklopediler verir. Biz sormakla yetiniyoruz bugün... Ama İtalyanca yazmak gerek ismini Michelangelo’nun. O Paris’te bir  metro durağının da ismidir.  Hatta bir değil iki.

Ömer ve Vivet’in her ikisi de hem henüz silinemeyen izlerini ve hâlâ yankılanan seslerini bıraktılar başkentte, hem de birlikte yürüdüler. Beraber yiyip, beraber içtiler. Arkadaşlarıyla beraber eğlendiler. Ağladıkları da oldu beraberce. Gidenlerin peşinden. Mübin’e örneğin herkes ağladı bu kentte. Evet herkes. Bilhassa çatı katları. Mübin çünkü demini bulunca çatıdan çatıya atlayarak evine dönmeyi alışkanlık haline getirmişti, çatı katı kedilerine inat ( !) Bir de iyice demlenince Abidin’in veya Abidin’le Güzin’in sırtında evine döndüğü rivayet edilir, ama bu konudaki polis raporları henüz  elimize geçmediği için doğrulamak veya yanlışlamaktan kaçınıyoruz şimdilik. Hayat, kardeşlerim, budur işte. Gülerek ve ağlayarak, ağlayarak ve gülerek geçen gecelerin ve gündüzlerin toplamı. Çıkarması ve bölmesi yok. Çarpması var. Burada veya orada hiç farketmez.

Ömer herkesle hemen, yani birkaç saniye veya birkaç dakika içinde, can ciğer kuzu sarması olan bir insandı. Eski tanıdıklarını ise hiç unutmayan cinsten sevimli bir yaratık. Bir tarihte, yanılmıyorsam « Muhteşem Süleyman Sergisi »nin Paris seferi günlerinin başlangıcında, İstanbul’dan ışınlanmışcasına ve sarı-kırmızı bir şampiyonluk rüyası gibi Paris’e iniveren Melih Aşık’la birlikte,  bu vesileyle o gece verilen klasik Türk müziği konserini dinledikten sonra yürüyerek, iki adımda, Trocadéro Meydanı’na çıkmıştık ve orada Meydan’a bakan kafelerden birinde Ömer’i, yanında birkaç tanıdıkla buluvermiştik. Sohbet epey sürmüştü. Ayrılık saati gelince Melih’i « Paris’in bu en şık ve en şok mahallesini yakından görmesi » için Avenue Kléber’den, pek ünlü Kleber Caddesi, yürüterek Etoile’a kadar sürükleme ve iflahını kesme faslı var ama onu bugün anlatmayacağım. Fakat Melih’in Ömer’in aramızdan ayrılışı vesilesiyle, 31 Ocak 2010 tarihli Milliyet’te, yazdıklarından kısa bir alıntı yapmasam olmaz :

« Paris’te, İstanbul’da, Çiçek Bar’da orda burda hoş sohbetlerimiz olmuştur. Zekâsı ve esprisiyle güzelleştirirdi sohbetleri. Hayat doluydu. Arkadaşları ona zaman zaman nekes (cimri) diye takılırdı. Onlardan biri de yakın dostu Hüseyin Baş... Bir gün Çiçek Bar’da delikanlının biri gelip saati sormuş Ömer’e... Ömer sohbete daldığından oralı değil. Hüseyin Baş delikanlıya dönmüş:
- Boşuna bekleme söylemez, başka yerden öğren saati...
- Neden abi?

- Onun saatinde akrep vardır...



Ömer’in fırça darbelerini ‘yer silme’ye benzetirdi kimileri. Hüseyin bunu duyunca sinirlendi:
-Keşke biz de öyle yer silebilsek, deyiverdi...
 »

Ömer Uluç’un cimriliği konusunda bir şey diyemem. Çünkü onu bu konuda söz söyleyebilecek kadar tanıyamadım. Ama Paris’te tanıdığım birçok ressamda çimrilik maalesef bulaşıcı bir hastalık gibi birinden sanki öbürüne geçmişcesine yaygın ve belirgin. Birkaç istisna hariç : Abidin Dino çömertliğiyle de ünlüdür aynı zamanda. Bir de Komet ve Ayşegül. Bunların dışında tanıdıklarımdan cimri olanların listesi uzun ve onların cimriliğini anlatmaya sayfalar yetmez. O nedenle Diyarbekir işi bir deyişle anlatayım : Bizde birinin cimri olduğunu vurgulamak için « Elini cebine atamaz çünkü cebinde akrep var » denir ve böylece taş gediğine konulmuş olur. Ama Paris’teki ressamlarımızın cimriliği (sadece ressamlarımızın da değil elbette) meselesinde doktora tezi yapılabilecek kadar malzeme var ve şimdiden birkaç sav ileri sürmek bile mümkün. Ama bugün olmaz üstü kalsın.

Son haftalarda Ömer Uluç hakkında yazılan en iyi makalelerden birinin yine Mülkiye’den bir arkadaşımız, Cengiz Çandar tarafından yazılmış olması da anılmaya değer : 1 Ocak 2010 tarihli Radikal’daki mükemmel yazısı. Okumanızı tavsiye ederim.

Gerek Melih’in gerek Cengiz’ın yazıları çok hoş. İkisini de kutlamak isterim.  Burada yeri gelmişken şunu da yazmak istiyorum : Sanatçılarımızın vefatından hemen önce veya hemen sonra yazmak çok yerinde, ama herkes gibi hatta herkesten daha çok sanatçılarımızın tanıtılmaya, tanınmaya ihtiyaçları var. Ne olur yaşadıkları zaman  dilimleri içinde de  onlar hakkında yazılar yazalım. Kimi kez bir makale bin bir derde çare olabilir. Bir makale, iki satır moralini yükseltir sanatçıların. Buna herkes gibi onların da ihtiyacı var. Melih ve Cengiz elbette birçok sanatcımız hayattayken de haklarında yazıyorlar, onları tanıtıyorlar, sergilerini duyuruyorlar. Her ikisinin de örnek  olması umuduyla sözüm onlara değil. Diğerlerine. Hele « Bu ülkede kimse kültürden anlamıyor, kimse kitap okumuyor, kimse sergiye gitmiyor » türünden şeyler yazıp ve/veya söyleyip kültür için küçük parmaklarını bile oynatmayanlara.

Ömer’in ışığı bol toprağı cömert olsun. Aşiyan’da şimdi Abidin Dino ile yeniden buluştular. Bu önceden ayarlanmış bir randevu olabilir mi ? Olabilir elbette. Böylece bir kez daha ressemların sırrına henüz tümüyle vardığımızı kimsenin iddia edemeyeceği sonucuna ulaşıyoruz. Kimbilir Abidin’le Ömer  veya Ömer’le Abidin birbirlerine neler anlatacak, ne tür şamatalar yapacaklardır.  Gözlerimizi Aşiyan’dan ayırmayalım kardeşlerim. Çizecekleri resimleri ise görmemiz maalesef artık mümkün olmayacak. Ama dostlarım bıraktıkları bize yeter. İkisine de her şey için bin bir teşekkür borçluyuz. 
   
Ömer Uluç’un bizi bırakıp gitmesi vesilesiyle hakkında yayınlanan birçok şeyi okudum. Medyaya yansıyan fotolardan sevgili eşi Vivet Kanetti’nin üzüntüsünü görmek insanın içini sarsıyor. Vivet’i ve Ömer’i Paris’teki şenşakrak günlerindeki halleriyle anımsamak istiyorum.

Ömer’den aklımda kalanlar bunlar. Bugün bunları sizlerle paylaşmak istedim.

* * * * * *

Çarşamba, Aralık 30, 2009

M. ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "PARİS’TE REMZİ RAŞA İLE"...

Dün adeta yeni yıl armağanı gibi bir içerik geldi.
Akademisyen yazar Sayın Şehmus Güzel'den. Aslında onun yazısından -bundan bir önceki haberde- alıntı yaparken tedirgin olmuştum biraz... Alıntı her ne kadar "makul" ölçüde ve kaynak göstererek yapıldıysa da "gene de benden izin almanız gerekirdi" derse diye düşünmedim değil. Bu yüzden hem alıntıyı yapıp hem yayınlayıp, sonra da onu şahsen tanıyor olabileceklere sormaya niyetleniyordum ki dün kendisinden bir e.posta mesajı geldi. Çok sevindim. Tesadüfen bulduğu bu sitede kendi içeriğine gönderme yapılmasına kızmadığı gibi, hoşuna bile gitmiş. Hatta tamamı burada yayınlanmak üzere aşağıdaki yazısını ve iki de resim göndermiş. Paris'te yaşayan Ressam Remzi Paşa'dan sözediyor. Çok teşekkür ederek hemen paylaşıyorum "Web'de Kültür Sanat"ın sevgili okurları ve muhtemel ziyaretçileriyle. 2010 herkes için aydınlık bir yıl olsun! Tekrar teşekkürler Sayın Güzel!


 "PARİS’TE REMZİ RAŞA İLE"...


Salı saat 13’e doğru Remzi’nin atölyesine vardım. Selam sabahtan, ülke ve dünya haberlerinden sonra, peynir, domates, ekmek ve benzeri şeylerden oluşan öğlen yemeğini acele tarafından halletmek üzere oturduk. Daha öğlen yemeğini bitirmemiştik ki Remzi’nin atölye öğrencilerinden Paule günaydın diyerek giriverdi. Biz yemeğimizi bitirirken ve Remzi’nin o tarihî cezvesiyle yaptığı «Entekeçe» tarafından kahveyi içerken Paule öğleden sonraki «etüdün» hazırlığına girişti.

Remzi’nin atölyesinde duvara yaslanmış uzun ceviz masanın üstüne fiyakalı bir örtü serdi. Onun üstüne de değişik türden meyveler. Bugün çünkü etüd konusu «nature morte». O bunlarla uğraşırken Frédérique geldi. Paule’le Frédérique  Remzi’nin atölyesinin altındaki «cave»a indiler, her öğrencinin ayrı ayrı resim çantaları, şövaleleri alınıp atölyeye çıkarıldı, birer ikişer. Bugün dört öğrenci olacak. Marie’nin sergisi  sürüyor ve onun orada «nöbet tutması» gerekli olduğundan mazereti var ve mazereti kabul edildi. Başka bir öğrencisinin annesi hasta, o da mazeretli, onun da mazereti kabul edildi. Bu soğuk Aralık gününde ve hele H1N1 nam virüsün insanlarla köşe kapmaca oynadığı zulüm anlarında anneleriyle ilgilenen bütün öğrenciler, yaş, cins ve sınıf farkı gözetilmeden tebrik ediliyor. Kimbilir bakarsınız örnek olsun diye bir veya ikisine légion d’honneur bile verilir.

Evet öğrenci kadrosu tamamlanmak üzere. İşte Gilberte de geldi. Sonra bir öğrenci daha de. Kaç kişi olduk ? Dört öğrenci, Remzi ve ben. Toplam altı kişiyiz. Şövaleler kuruldu. «Nature morte» hazır. Öğrencilerin kimi fırçalarını hazırlıyor, kimi boyasını denetliyor. Paule soruyor «Sarım yeter mi ?»

Remzi veya Remzi Raşa, Paris’in ve büyük ihtimalle Fransa’nın en tanınan Kürt ressamı. 1971’de Laon Ulusal Müzesi’ndeki kişisel, 1978’de Dourdan Müzesi’ndeki retrospektif sergisinden sonra onu tanımayan kalmadı. 1980’de ikisi kişisel altı sergi yaptı. 1981’de beş sergiye katıldı. 1982’de üç kişisel sergi açtı. Paris’te ve başkent dışında. Evet Remzi ve resmi buralarda tanınıyor. İlgi görüyor. Övülüyor.

Remzi ilk sergisini Mayıs 1947’de 19 yaşındayken Antakya’da açan ve hayatını katıksız bir biçimde resme adayan bir resim delisidir. 1947-1953 arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademesi’nin lise ve yüksek bölümlerinde okudu. Diplomasını cebine koyar koymaz soluğu Paris’te aldı : Resmin yatağında, sanatın merkezinde... Geliş o geliş. 1965’te «askerlik görevini yapmadığı gerekçesiyle» yurttaşlığını «kaybetti». Bu deyişler o günlerdeki resmi belgelerden. Hayatını gözü kapalı resme adamış adama bir fırça ve istediği kadar boya verin başka şey istemez...

Ben geçmişle söyeşirken öğrencilerinin mırılmırıllarını duyuyorum aniden: Remzi, Paule ile çizdiğini konuşuyor :

Paule : «Hayır burayı tamamen sarıya boyayacağım...»

Remzi «Bilmem ki ? Ama bak orada bu böyle değil...»

Paule : «Olsun ben kafama göre çizmek ve oraya ille sarı koymak istiyorum..»

Mırılmırılmırılmırıl

Gilberte fena halde kaptırmış. Frédérique ayakta çalışan ve ayakta  çizen tek öğrenci. Asında öğrenci demek göreceli bişey. Çünkü Remzi’nin yıllardan beri öğrencisi olan bu bayanlar aynı zamanda kendi çaplarında tanınıyorlar  ve her biri birkaç sergi açtı. Yani o kadar da «civciv» sayılmazlar. Ama Remzi ile ilişkileri usta çırak ilişkisi. Eniyi tarafından. Remzi herbirine kimi galerinin kapısını açmaktan da çekinmedi. Böyle usta da hani az bulunur. Remzi İGSA’de Bedri Rahmi atölyesinde geçirdiği zamanları anımsıyor mutlaka : «Renk reis renk !» diye gümbür gümbür gümbürdeyen bir Bedri Rahmi de öyle kolay kolay unutulmaz.  Hele Eyüb’teki «peyzaj günleri». Remzi anımsıyor : «Şehmus biliyor musun bir gün Bedri Rahmi bana ‘Bina çizmek yasak !’ dedi ve o gün bina çizmeyi bıraktım...»

Öğrenciler ustalarını unutmazlar. Zaman akar geçer... Saat 18’e doğru Remzi’nin öğrencileri fırçalarını temizlediler, boyalarını topladılar, sövaleler katlandı ve tümü  gelecek salıya kadar «dinlenmek» üzere «cave»a indirildi...

Sonra Remzi, Gilberte, eşim ve ben birlikte çıktık. Bu 15 Aralık 2009 saat 18’den itibaren  La Capitale Galerie’de «Poétique du Regard» («Bakışın Şiirselliği» diye çevirelim mi ?) toplu serginin açılışı var. Hep birlikte oraya gidiyoruz. Yirmiden çok ressamın tabloları arasında Remzi’den üç eser sergileniyor. Bir «Manzara», bir «Çiçekler», bir de Korsika’daki tatil günlerinden miras «Balkondan Ağaçlar». Galeriye girince ev sahibi Faik Bazencir karşıladı bizi. Bu galerinin sahibi Faik’se, hamisi de Remzi’dir mutlaka.

Açılışta iyi şair Halil Uysal, Vlada, Ludmila, Françoise, Nadine, Gustav, Jean gibi Remzi’nin ve Faik’in dostları, Faik’in kardeşi ressam Murat ve daha pek çok insanla ayak üstü sohbet ediyoruz. Halil Uysal gençlik arkadaşı Cemal Süreya’dan söz ediyor ve adı geçen her şairin enaz üç şiirini okumak ta farz olduğu için Halil, Cemal Süreya’dan üç, derken beş şiir patlatıyor. Uçuyoruz : Afrika filan derken bir de bakıyoruz ki Sivas ile Ankara arasında şirin bir yere varmışız. Tam kapıdan girerken  «Hoppp !!!," diyor Cemal Süreya : "Buradan ötesi için de Halil’in üç şiir patlatması lazım.» Halil bu «Dostumun hatırını kıracağıma kafamı kırarım!» deyip üç şiirini söylüyor. Biz mest oluyoruz. Sohbet derinleşince artık oturuyoruz... Remzi de bize ve sohbetimize katılıyor... Vlada fotoğraf çekiyor sürekli devrim sanırsınız. Remzi, «Ülkedeki dostlarım meraklanmasınlar, diyor, yakında Artisan Sanat Galerisi’ndeki karma sergide onlara da merhaba  demek olanağı bulacağım.»  Remzi Artisan’daki sergisiyle İstanbul günlerinin dostları Orhan Peker, Bedri Rahmi, Turan Erol ve diğerleriyle buluşacak. Hasret giderecek. Bu sadece tablolar arasında kalsa bile buluşma buluşmadır. «Üçüncü tip buluşma» diyelim mi ? Parisliler de üzülmesinler, çünkü ocak veya en geç şubat 2010’da Montparnasse Müzesi’nde düzenlenecek toplu sergide Remzi birkaç yapıtını  görücüye çıkaracak. Duyduk duymadık demeyin. «Ah ! diyor Remzi, bir de canım gibi sevdiğim kız kardeşlerim gelebilseler.» 

Eyfel Kulesi eğiliyor, Remzi’nin mesajını alıyor, güvercinlerinin sol ayak bileklerine iliştiriyor : O anda olanlar oluyor : Paris havalarından iki güvercin kanatlanıyor : Biri Batı’ya biri Doğu’ya pırrrrr...


* * * * 


"Web'de Kültür Sanat" Notu:
Bu yazıyı okuyan, Sayın Güzel'in şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmamış şu makalesini de okumaktan çok tad alacaktır herhalde: