Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 11, 2016

M. ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "DÖRT E-KITAP HEDİYE"

Sayın M. Şehmus Güzel'den böyle bir mektup gelmiş:
...Geçmiş yeni yıl kutlamalarından kiminde özel bir kitap bastırıp arkadaş, dost ve yakınlarıma gönderiyor, bir parça değişik olması umuduyla, yeni yılı bu biçimde kutluyordum. 2012 sonunda Ergün Eşsizoğlu kardeşimin önerisi üzerine bu işi bizzat yapıp, hazırladığım Kıssadır Hayat : Şiirler Üç isimli kitabımı 2013’ün gelişi vesilesiyle pdf biçiminde birkaç arkadaş, meslektaş, eş ve dosta ve siteye gönderdim. Yeni yıl hediyemin gönderiminde kolaylık, çalışmanın yayınında hızlılık kazandım. Bundan iyisi can sağlığı.
Dahası çalışmam birkaç sitede pdf olarak, kimindeyse e-kitap biçiminde okuyuculara sunuldu ve çok da iyi oldu. Bu e-kitabın okunması artık bir tıklamaya bağlı. « Pahalıdır », « bulamadık » ve benzeri hiçbir mazeret  artık geçerli olamayacak da.
Evet 2015 her bakımdan acılı, kanlı, dramatik olaylarla dopdolu bir yıl biçiminde ve tarihe ciddi olumsuz izler bırakarak geçti, böylesi belalı bir yılın sona erişini kutlamak mümkün, ancak 2016’nın daha beter bir yıl olması olasılığı maalesef yüksek, nitekim şu son kırkbeş gün içinde olup-bitenler bunun kanlı belirtileri. Ama her şeye rağmen ve yarınlarımızın daha barışçıl, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü ve bilhassa güneşli olması arzusuyla ve yeni yılın gelişi vesilesiyle benzer bir işe giriştim:
Aralık 2015’te, daha önce hazırladığım ve o günlerde hazırlamakta olduğum dört çalışmamı bitirdim, düzenledim ve pdf biçimine dönüştürdüm, bu çalışmaları, birçok akraba, arkadaş, meslektaş, eş ve dost yanında yazılarımı yayınladığım veya geçmişte yayınlamış olduğum sitelere gönderdim, her siteye ayrı bir e-kitap biçiminde. Bu işin kotarılmasında yardımcı olan site yöneticilerine en içten teşekkürlerimi, sevgi ve selamlarımı burada bir kez daha sunuyorum.
Bugün herbiri herkes tarafından bir tıklama sonrasında okunabilecek bu dört çalışmayı yayınlandıkları kaynaklarla birlikte burada dikkatinize sunmak istiyorum, arzu edenler hemen bulup okuyabilsinler umuduyla :
ÇOK KÜL-TÜRLÜ-LÜK : "gomanweb" sitesinde ; Emeğin Sanatı Dergisi ise Ali Ziya Çamur’un yardımı ve katkısıyla e-kitap biçiminde sundu : ıssuu.com/emeginsanati adresinde.
FOOTBUSİNESS-FUTŞENLİK : Şu ana kadar herhangi bir sitede yayınlanmadığını şimdi farkettim. Birçok arkadaşa, akrabaya gönderdim ama demek ki sitelere göndermeyi ihmal etmişim. Hemen insanokur sitesine iletiyorum. Umarım orada pdf biçiminde sunulur.  
LEYLA ERBİL İLE : "ayorum" sitesinde.
PARİS’İN NABZI METRODA ATAR : webdekultursanat sitesinde. cerideimülkiye sitesinde. insanokur sitesinde.
Bu çalışmalardan birini, ikisini veya dördünü de okuyup gözlem ve önerilerini ileten bütün dost, arkadaş, akraba, hemşeri, meslektaş ve arkadaşa en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Yakın bir gelecekte bunlardan birini veya birkaçını basılı biçimde yayınlanmak fırsatını bulursam o zaman önerilerini ve katkılarını dikkate alacak, çalışmalarımı gözden geçirip öyle yayınlatacağım. Her yazarın da yakın okuyucularım gibi okuyuculara sahip olmalarını diliyorum.
Çalışmalarımı e-kitap biçiminde sunmak girişimim belki başka e-kitaplara da yol açar.  Değişik sitelerde  yazılarını zevkle okuduğumuz birçok dostumuzun da çalışmalarını bu yöntemle okuyucularımıza sunmak isteyeceklerini umuyorum, sezinliyorum. Onları bu konuda destekliyorum, teşvik ediyorum. Denemekte yarar var diyorum. E-kitap yayıncılığı belki daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmak için yeni bir olanak yaratacak, belki yayıncılığa yeni bir ivme kazandıracak. Bunu yakın gelecekte göreceğiz, bugün bu olanağı kullanmayı da ihmal etmemeliyiz diyorum.

Sunduğum her e-kitabın kapağı, göreceğiniz gibi, bizzat hazırladığım, seçtiğim, oluşturduğum bir fotoyla, bir kopyala-yapıştır ile veya bir desenle ve bilhassa çalışmanın içeriğine uygun gösel malzemeyle donatılı. Bu dört e-kitabı, künyesi, kendisi, kaynakçası, içindekileri ve beğendiğim fotolardan biriyle süslenmiş arka kapak yazısı ile, yani bir çalışmayı kitap biçimine dönüştüren bütün unsurlarıyla siz değerli okurlarımıza yeni yıl hediyesi olarak sunmaktan sevinç duyuyorum. Böylece hepinize teşekkür etmek, yeni yılda huzur, mutluluk, barış, esenlik, başarı dilemek olanağı da buluyorum. Nice yeni yıllara dostlarım, kardeşlerim.
Bu genel tanıtım yazısını bitirirken Çok Kül-Türlü-Lük başlıklı çalışmamın « sunu »sundan kısa bir alıntıyı « tadımlık » olarak hemen burada sunuyorum :
« Gidilen her yerde değişik ve pek çok değişik diller  ve türküler dinlenecek. Sözcükler çalınacak kulaklarımıza :
Herkes hem kendi dilinde konuşacak, hem de diğer dillerle « alışveriş » yapacak : Ve her dilden sözcük(ler) alınacak. Sözlüğümüz zenginleşecek : Dil kurumlarına inat. Dil(ler)i kırılacak çünkü : Ece Ayhan duymalı bunu Ece Ayhan ! Dil kıran adam !
Yeni bir kültür oluşacak.
Yeni bir kültür oluşuyor : Yıllardan, on yıllardan, yüzyıllardan bu yana. Renkli, çok renkli bir kültürdür bu. Çok dilli. Çok sesli.  Çok kimlikli. Pek çok kül-türlü. Çok halklı. Ve çok haklı.
Bunu farkedemeyenler tarihin dışına düşecekler. Çocukları günü gelince hesabını soracak : ‘ Herkes her yere giderken, herkes dolaşırken sizler nerelerdeydiniz ?  Neden sadece evinizdeydiniz ? ’ Bu açıdan bakınca Asya’nın altı ve üstü ve Güney Amerika ile Kuzey Amerika ve elbette Avusturalya,  ve bizzat kendi tarihimiz ve kendi ülkemiz geçmişimiz değil geleceğimizdir. »

ÖNEMLİ NOT : Bu dört e-kitaptan ve/veya diğer e-kitaplarımdan kaynakcası, yani künyesi, sayfası belirtilerek alıntı yapılabilir, onlara atıfta bulunulabilir. Bugün bu çalışmalara hangi sitelerde ulaşılabileceğini sunmakla alıntı yapacaklara bu bağlamda kolaylık oluşturmak ta istedim.
* * * * * * *

Salı, Ocak 05, 2016

M. ŞEHMUS GÜZEL'DEN: "PARİS'İN NABZI METRODA ATAR"!

Yeni Yıl'ın bu ilk yazısı, yeni yıldan bir iki gün önce, "paylaşılmamak" kaydı ile bana yollanmış bir "armağan" hakkında olacak ama artık onu sizlerle de paylaşmam serbest!

Bu çok ilginç bir armağandı. Tıpkı ressamının "bitti" dediği bir resme ilk kez bakmak,  bestecisinin "tamamdır" dediği bir müziği ilk dinleyen, bir dostunuzun yeni doğan bebeğini ailesinden sonra ilk kez gören olmak gibi duygular uyandıran bir armağan! 
Son benzetiyle yola devam edersek, onu gönderen zaten "çok çocuklu" olup,  daha önceleri Web'de Kültür Sanat'a da ilginç içerikleriyle "armağanlar" yollamıştı: M. Şehmus Güzel! 

Ne rastlantı ki ilk armağanı da sekiz yıl önce gene bir yılbaşı arefesinde gelmişti... Paris'te yaşayan Sayın Güzel ile bugüne kadar hiç yüzyüze tanışmadık. Internet üzerinden tanışmamız ise, sevgili Güneş Karabuda ağabeyin, Yaşar Kemal fotoğrafları sergisi için Paris'e gidişimizin ardından yazdığım bir yazıdaki alıntı vesilesi ile olmuştu.

Eh, bu takdimden sonra -onu tanımayan ama yukarıdaki bağlantıları tıklayanlar- onun kim olduğunu çoktan görmüşlerdir... Tanıyanlar ise zaten sözünü ettiğim armağanın ne olduğunu anlamışlardır. 
Evet, "Paris'in Nabzı Metroda Atar"dan sözediyorum. Şöyle bir e.posta mesajına ekli olarak geldi:

"...Uzun zamanlar öncesinde iletişim kurmuş, birkaç yazımı sitenizde yayınlamış, okuyucularınızla paylaşmıştım. Yaklaşan yeni yıl vesilesiyle, geçmiş yılların kiminde yaptığım gibi, yeni yıl armağanı olması arzusuyla bir e-kitap hazırladım: PARİS'İN NABZI METRODA ATAR. 
...Hakiki bir kitap gibi yayınlanacak biçimde, ön kapağı, arka kapağı ve benzeri bütün unsurlarıyla hazırladığım bu kitabın Paris'i ziyaret edenlere, edeceklere ve merak edenlere yararı olacağını umuyorum. 
NOT: Bu çalışmayı basılı biçimde hakiki bir kitap ve/veya e-kitap olarak sunmak üzere çalışmalarımı da sürdürüyorum. Bu iş biraz zaman alacağa benziyor. Bu konularda bir gelişme olursa  ayrıca bildiririm..."

Pdf formatında yolladığı kitabın içeriğine hızla gözatarken bile birçok yerinde takılıp kaldım ve benim de anılarım olan istasyonlarla ilgili bölümlerin tamamını okumadan edemedim. "Paris'in Nabzı Metro'da Atar"; harika bir kitap. Hem bilgi verici, hem eğlendirici ve düşündürücü, hem sanatlı, hem de bir rehber kadar işlevsel... Tekrar çok teşekkürler Sayın Güzel... 

Yazarının tasarımı kitap kapağı...


Sayın Güzel, şimdi 2016 yeni yıl armağanını isteyen herkesle iki site üzerinden paylaşıma açmış bulunuyor:
1. İnsanOkur.Org: Prof. Dr. M. Şehmus Güzel / Paris'in Nabzı Metroda Atar
2. Ceride-i Mülkiye: Sayın yazarın kitabı Takdimi ve bağlantı.

Paris Metro Haritası
Kitabın Bölümleri: 
Sunu - 
"Kül tablası adam" / Nerede o eski metrolar / Metropolitain / Metrosuz olmaz Paris / Sürücüsüz metro / İntihar istasyonları / Vurdumduymaz / Onaltı hat / "Yeni kentler" ve RER / 58.000 Kişilik dev şirket / "Fransa Adası" / Aynalar aynalar / Dikkat denetim! / Metroda lifting / Grev Meydanı / En yeni metro istasyonları / Metro şık metro şok / Robespierre’i de sorun / "Yeraltında Ahenk" / Tarihin bıraktığı / Metroda rock’n’roll / Metro "Divan" / Farzet ki bir serüven / Hırsız var / Cumartesi metroları / Biletiniz ? / "Dönen grevler" / Grev Parislileri insanlaştırıyor / Değişen günlük alışkanlıklar / Kamyonlar / Ya sonra / "Ofsayta düşmek istemiyorsanız" / Yeraltı çeteleri / Yaşam ve ölüm / Metronun yeni yüzü / Reklamlar : Daha çok tüketim, daha çok "firar" / Duvar gazetesi / Durak : Ölümün eşiğinde / Çankırılı Mehmet / İncelik / Aşk ve cinsellik dilencileri / Kısa kesilmişler / İçindekiler

Kitaptan Bir "Tadımlık":


"EN YENİ METRO İSTASYONLARI

Cluny-La Sorbonne metro istasyonu, Paris'in ünlü öğrenci mahallesi Quartier Latin’de. Mahalle kadar namlı Saint-Germain ve Saint-Michel bulvarlarının kesiştiği noktada. La Chope, Le Grand Cluny, Le Petit Cluny, ikisi birden veya ayrı ayrı, L’Escholier, Le Ramses gibi kahvehanelere/café’lere, anılarımıza ve gençliğimize ve ütopyalarımıza ve Sorbonne nam mekana ve bilhassa Auguste Comte heykeline iki adım. Paris’in tam göbeğinde. Adı üstünde işte Sorbonne’a iki adım diyorum ya.
Le Grand Cluny 1980’lerin başından itibaren uzun zaman Paris VII. Üniversitesi’ndeki derslerimden sonra her akşam üzeri düzenli uğradığım, oturduğum, eş, dost, meslektaş ve arkadaşlarla buluştuğum café. Türkiye’den ziyarete gelen dostlarla akşam yemeği öncesinde buluştuğumuz mekan. Birer kahve veya birer bardak bir şey içip söyleşme olanağı bulduğumuz yer. Özellikle birinci kattaki salonu: Rahat, bulvarların otomobil ve insan seli gürültüsünden uzak. Korkut Boratav, Mete Tunçay, Türker Alkan, Cevat Geray hemen ilk aklıma gelenler..."

Yukarıdaki alıntıda sözü geçen, benim de -kızımdan dolayı-
en sevdiğim istasyonlardan: "Cluny La Sorbonne"

Fotoğraf-Kaynak: Wikimedia Commons














-------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Haddim olmayarak yazarına ilk tepkim, bu kadar emek verilmiş bir içeriğin yalnızca "free" ve Türkçe bir e.kitap değil, başta Fransızca olmak üzere batı dillerine de çevrilmiş, hatta matbaa baskısı bir kitap olması gerektiği oldu. "Özgür Yazılım" ya da "Açık Kaynak" konusunun en başından beri ciddi taraftarıyım. Ama "özgür içerik" konusunda hala soru işaretlerim var (buradaki "özgür" esasen "free"; "ücretsiz" bağlamında olup, Türkçe'ye çevrilirken "özgür"ü kullanmak yeğlendiği için böyle kalmış durumda). Öte yandan bazı ülkelerde ve -her ne kadar "temellük" gibi eski bir sözcüğü kullanarak da olsa- bizde de Internet ortamında "özgür içerikler" bulunması için ciddi çabalar veriliyor. 

Perşembe, Ocak 05, 2012

KOMET'İN KİBRİTLERİNDEN AYŞE'NİN TAKILARINA

Ayşe'nin gümüş takılarına oldum olası bayılırım...
Az önce e.posta kutuma düşen "Bir Kibrit Çakın" başlıklı koleksiyon duyurusu da çok ilgimi çekti...
Komet'in (*) kibritler serisinden yola çıkıp tasarımlamış bunları...

(*) Şurada da Komet'le yapılmış kimi röportaj videoları var!

Cumartesi, Ekim 08, 2011

13 EKİM'DE SİPAHİOGLU'NA SAYGI TOPLANTISI- PARİS


SİPA, 13 Ekim 2011, saat 11.00'de, Odeon Meydanı, Avrupa-Odeon Tiyatrosu'nda Sipahioğlu'na Saygı Toplantısı düzenlemiş... Aşağıda bu konu ile ilgili bülten var:


COMMUNIQUE


CEREMONIE D’HOMMAGE 
A GOKSIN SIPAHIOGLU


THEATRE DE L’ODEON, JEUDI 13 OCTOBRE, 11H00


Une cérémonie d’hommage à Goksin Sipahioglu se tiendra, jeudi 13 octobre 2011 à 11h00 au Théâtre de l’Europe - Théâtre de l’Odéon, place de l’Odéon, dans le VIème arrondissement de Paris.


Proches, amis et collaborateurs, tous ceux qui ont connu le photographe de légende et fondateur de l’agence Sipa Press sont invités à saluer sa mémoire et lui témoigner leur sympathie.


La cérémonie se tiendra symboliquement dans un lieu cher à Goksin, resté fidèle au quartier Saint-Michel/Odéon depuis son arrivée à Paris dans les années 60. C’est à quelques mètres de là que, pendant les événements de Mai 68, il avait réalisé ses « coups » photographiques, restés célèbres.

Salı, Mayıs 04, 2010

"KİTAP SEVGİSİ"

M.ŞEHMUS GÜZEL

Paris’te « Küçük Türkiye » ismini taktığımız « bizim mahallenin » tam ortayerinde Özgül Kitabevi. İşte adresi : 15, rue de L’Echiquier, 75.010, Paris. Kitabevi’nin yönetiminde 1982’den bu yana Paris’te Türkçe ve Türkiye üzerine kitap satmak işini inat mı inat yürüten iki kişi var : Françoise Rastoix ve Rüstem Gücüyener. İnadı soyadından belli Rüstem’in.

23 Nisan 2010 cuma, burada son aylarda yayınlanan,
  • Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can
  • Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan
  • Ergani Yürüyor
isimli kitaplarımın imza ve tanıtımı için saat 18’den itibaren bir kabul düzenledik. Rüstem ve Françoise’la kitabevine çeki düzen verdikten sonra saat 17’ye doğru beklemeye başladık. Hem sohbet ediyoruz, hem o sırada gelip şu veya bu kitabı soranlarla dertleşiyoruz. Kimine kimi kitabı tavsiye ediyoruz. Günün son müşterileri de gittikten sonra kendi aramızda « İmza ve tanıtım toplantısına ilk kim gelecek » diye bir yarış düzenliyoruz. Tam biz bahis meselesinde tek tek örgörümüzü söyledikten sonra ilk davetlimiz geliyor : Bu Mustafa Sevgi. Yıllarca SİPA’da Gökşin Sipahioğlu’nun en yakın çalışma arkadaşlarından biri olarak uzun süre görev yapan Mustafa yeniden SİPA’ya dönmüş ve yeniden fotoğraf çekmeye başlamış. Toplantı süresince en çok fotoğrafı o çekti nitekim. Mustafa’yla hal hatır sorarken ve o gün vefat ettiğini öğrendiğimiz Mogollar’ın « Dedesi » ve yaşıtımız ve bir parça Parisli de sayılması gereken Engin Yörükoğlu’nu ve Mogollar’ın diğer müzisyenlerinden Sorbonne civarındaki cafelerde barmenlik yapanları ve hepsini andık. Umarım Bodrum’da, doğduğu ve yaşadığı diğer kentlerde de Engin Yörükoğlu ismi sokaklara, caddelere, meydanlara verilir artık.

M. Şehmus Güzel

Sohbetimiz derinleşmek üzereyken iki genç bayan kitabevine iki lale gibi giriverdi : « Merhaba, biz Plateforme dergisinden geliyoruz. » Paris’te yayın hayatına yeni giren Plateforme ilk sayılarıyla son derece ilgi çeken epey kaliteli ve yararlı bir dergi. Hem haber ve söyleşilere yer veriyor, hem de kimi işletmenin reklamına. İlk sayısında Paris-Saint-Germain futbol takımında hücum oyuncusu Mevlüt Erdinç ile yapılan söyleşi son derece ilginç örneğin : Onun daha çoçukken futbol yeteneklerinin keşfedilmesi ve sonrası, ailesinden ayrıldığı ilk günlerdeki yalnızlığı ve gelişmeler öğretici. İki genç bayan gazeteci kitaplarını imzalayacak olan yazarla yani bendenizle söyleşi yapmak istediklerini söylediler. Kabul ettim. Ayak üstü ve ayak üstünde kısa ama son derece şirin bir söyleşi yaptık. Birçok fotoğraf çektiler. Birkaç kitabı hediye etmemi istediler, olur dedim. Hediye ettiğim ve imzaladığım kitapları derginin bilmece yarışmasında kazanan okuyucularına armağan olarak vereceklerini söylediler. Plafeforme dergisi okuyucularına bu kadar hizmet edebilirsem ne mutlu bana. Genç gazetecilerden Selma Kaya şiir yazmayı ve okumayı sevdiğini söyleyince İkinci Şiirler kitabımdan iki adeti hemen hediye etim. Birini onun için imzaladım. Dergide bir şiir sayfası açmalarının yararlı olacağını söyledim. Çünkü gurbette neredeyse herkes şiir yazıyor, mesele artık onların yayınlanabilmesini sağlamak. Önce gazete ve dergilerde ve sonra mutlaka kitaplarda. Kitap daha kalıcı ne de olsa. Her şey kitapları sevdirmek için.

Demir Önger, Albert Bitran, MŞG, Leyla Güz

İki genç ve sevimli bayan gazeteci ile söyleşi yaparken gazeteci Saadet Oruç şipşirin kızı Evin ile geldi. Merhabalar gençlik. Hoşgeldin İlkbahar. Evin’in babası Tolga çok uzakta değil. Tolga’nın yanında bir « Antep Gülü » kadar güleç ve bilge, Paris’te « Şişko » Bekir olarak ünlü, lokantacıların en proleteri ve en cömerti, emekli olduğundan beri « rahat dede » rollerinde son derece başarılı dostumuz da onun yanında. Aynı anda Paris Kürt Enstitüsü’nun bilimsel işlerinden sorumlu İNALCO (Doğu Uygarlıkları ve Dilleri Ulusal Enstitüsü) Kürtçe Bölümü sorumlularından artık emekli ve o da rahat ama sürekli çalışkan Joyce Blau da davete katıldı. Joyce, Paris Kürt Enstitüsü’nde, Kardelen Yayınları’nca yeni yayınlanan ve Paris’e henüz ulaşamadığı için bugünkü imza gününde takdim edemediğim Devet-Ulustan Federasyona başlıklı kitabımın tanıtım konferansı ve imzasını Enstitü’de 22 Mayıs 2010’da yapacağımı bildirdiği Vedat Akter’in kendisine yazdığı « Prof. Dr. M. Şehmus Güzel’in konferansına katılmak için Almanya’dan enaz onbeş kişiyle gelirim » cümlesinin bulunduğu iletinin fotokopisini gösteriyor ve bana veriyor...

Başka gelenler oluyor... Kapımız bugün herkese açık. Herkesle tek tek sarılıp öpüşüyorum. Kimini epeydir görmemişim, kimiyle ise daha birkaç gün önce beraber olmuşum. İşte kitap sevgisi ve kitap aşkı bizi yeniden biraraya getirebiliyor. Bu tür toplantıların en önemli özelliği de zaten burada : Buluşmak, biraya gelmek, birkaç saati paylaşmak, birer veya ikişer veya daha fazla bardak bişeyler içmek, bişeyler atıştırmak ve anılarımız arasında gidip gelmek, gidip gelmek. Gidip. Gelmek. Gurbetten sılaya, sıladan gurbete. Ayaklarımız ve vücudumuz burada bu çok belli ama aklımız fikrimiz sılada. Bu her zaman çok belli olmasa bile böyle. Kesin.
Nedim Gürsel-Demir Önger-Albert Bitran-msg-LeylaGüz-Hüseyin Usta-François Georgeon

Aaaaa yahu kapıdan giren Nedim değil mi ? Eeeeeeevet Nedim. Hani daha iki gün önce bir iletiyle « Şehmus’cuğum kusura bakma davetine katılamayacağım çünkü İstanbul’da olacağım » diye yazan Nedim Gürsel. Oğlum sen İstanbul’da olmayacak mıydın ? Kemkümkemküm... Uçağı mı kalkmamış, gitmekten mi vazgeçmiş, pek anlaşılamadı, ama önemli değil, çünkü o an ve o kadar insan içinde nedenini, niçinini, nasılını soracak, araştıracak, derinleştirecek ne zaman, ne niyet, ne de istek var. Nedim hemen kitaplara bakmaya başladı. Benimkilere değil. Raflarda olanlara. Nedenini birazdan anlayacağız. Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda Nedim’le yaptığım söyleşi yer aldığı için onu davet etmem son derece doğal. Bu kitapta söyleşilerine yer verdiklerimden hayatta olanların tümünü davet ettim ve Paris’te olanlardan bir tek Nedim teşrif etti. Kadim dost ve sıkı şair Halil Uysal, bir iletiyle Türkiye’de olduğunu bu yüzden gelemeyeceğini bildirdi ve başarılar diledi. Diğerlerinden ses çıkmadı. Can sağolsun. Ben görevimi yaptım...

Bidakka abiler yeni gelenler var :

İşte Leyla Güz, şirinlikleri içinde. İşte François Georgeon, Fransa’daki türkologlardan en sıkı, en vefalı dost, bir kadim dostum daha : Bir parça hüzünlü, çünkü birkaç günden beri hepimiz Altan Gökalp’in yasını taşıyoruz. Ama François hüznün ve üzüntünün daha fazlasını taşıyor. Çünkü Altan’ın en yakın dostlarından biriydi. François sanki ağabeyini yitirmiş gibi. Altan herkesin, hepimizin dostuydu ama François gibi has insanların daha çok dostuydu... François’nın anlattığı gibi, Altan, Fransa’da « türkoloji » dalında Bazin’ler, Roux’lar, Boratav’lar ve Hamilton’larla hemen onlardan sonra gelen kuşak arasındaki en iyi, en hoşgürülü, en eşitlikçi, kardeş köprüsünü ayrı gayri gütmeden kuran insandı. Altan’ın editörlüğünü üstlendiği ve Maisonneuve Larose Yayınevi tarafınan 1986’da yayınlanan La Turquie en Transition başlıklı kitaba katkısını sunanlar arasında François ve bendeniz de vardık ve bu vesileyle Altan’ı en bilge yönleriyle biraz daha yakından tanımak olanağı da bulmuştuk. Altan hoş adamdı. Abidin Dino’nun sanki kardeşi, Yaşar Kemal’in çok yakın arkadaşı ve çevirmeni. Zülfü Livaneli’nin iyi dostu.

Derken Paris’teki gazeteciler arasında en kıdemlilerden, en acarlardan ve en hazırvenazırlardan Tansu Sarıtay ile Anadou Kültür Merkezi Başkanı kardiyolog doktor Demir F. Önger geldiler. Çok sevindim : Her ikisi de hem son derece efendi ve seçkin dostlardan oldukları için, hem de Tansu’nun ve Demir’in neredeyse hiçbir imza ve tanıtım toplantımı kaçırmamalarıyla gösterdikleri vefa, yakınlık ve ilgi nedeniyle. Dostluğun en iyi göstergelerinden biri de mutlaka vefadır diyorum kendi kendime. İkisi de Paris’teki « Türkiye Gezegeninin » en önemli temsilcilerindedir aynı zamanda. Evet saçlarımıza, sakalımıza ve hatta bıyığımıza (bunlar Demir ve benim için geçerli, Tansu son birkaç yıldır en iyisinden Yul Brynner’leri oynuyor Paris « sahnelerinde ») ak veya kır, kır veya ak, artık nasıl isterseniz öyle, düşmüş de olsa yılların dostluğunun ilk zamanlardaki canlılığıyla sürmesi çok hoş. Demir’le Melih Aşık’ı konuştuk. Çünkü bu iki kıymetli dost İstanbul’da Saint-Benoit Lisesi’nde birlikte dirsek çürüttüler. Melih’in Kasım 2004’teki son Paris seferinde ise hafızalarda kalan sıkı ve yakın çekim şarabı kuvvetli bir akşam yemeği ve sırasındaki dönüşümlü hatıratı yoğun fasıl var : O iki dost anlattı ben dinledim. Onlar anılarını davet ettiler, ben dinledim. Onlarla birlikte 1950’lerin sonundaki İstanbul’a geziler düzenledik : Seine Nehri kıyılarından. Boğaziçi duymuştur mutlaka bizi. Heyyyy « allı morlu takalar » ! Bu akşamki sohbetimizde ise şöyle bir soru aklımıza takıldı : « Melih Aşık Cebeci Erkekler Hamamı’nı anlatabilir mi ? » Bunun altında herhangi bir çapanoğlu aramayın lütfen, son derece bilimsel bir çalışma için soruldu soru, yanıtını ise ancak Melih verebilir. Soruyu ona bizzat sormak görevini de Demir üstlendi... Bana kalırsa anlatabilir.

Tansu Sarıtaylı aralıksız makinalı tüfek yok canım fotoğraf atışı yaptı. O kadar kısa sürede o kadar çok fotoğraf çekmek yetisi bir onda vardır bir de İbrahim Öğretmen’de. İbo bu gece mazeretli olduğu için yerini yedek oyunculardan Mustafa Sevgi dolduruyor. Mustafa da iyi oynuyor, özellikle sol kanattan iyi akıyor. Bu ikisinin çektiği fotoğraflar mutlaka bana ulaşmalı ve sizlerle paylaşmalıyım. Tansu’nun hodrimeydan.net isimli sitesini mutlaka ziyaret etmelisiniz : Paris’teki « Türkiye Gezegeni » haberlerini yakından izlemek için ilaç.

Gazeteci görmek istiyorsan gazeteciden söz et : İşte tam bu sırada Sabetay Varol yanında sevgili eşi Marie-Christine ile, ve herbirinin elinde birer dondurma, giriverdiler kitabevine : Gel de şaşma : Tamam havalar biraz ısındı ama yaz da henüz gelmiş değil. Sefalar getirdiler. Sabetay Milliyet gazetesinin Paris muhabiridir son yıllarda. Daha öncesi de var. O da Paris’teki gazetecilerimiz arasında en kıdemlilerden biridir. Hiç belli olmaz bakarsınız şık elbisesinin şık çeketinin ceplerinden birinden pırıl bir fotoğraf makinası çıkarıverir ve basar tetiğe. Ya teslim olursunuz ya vurulursunuz. Elbisesine veya fotoğraf makinasına. Tevatürdür belki ama fotoğraf makinasını Mari-Christine’in hediye ettiği ve elbisesini ise « Küçük Türkiye »deki en iyi terzilerden birine diktirdiği... O kadar sordum adresini bir türlü vermek istemedi : « Yaaaa işte şurdaki terzi » ile yetindi. Sabetay’ın sohbeti çok iyidir. Hoş sohbettir tanımlamasına en iyi örnek odur kesinlikle. Bilhassa dostlar arasında ve dostlar sofrasında. Anlattıkları hep renklidir ve panoramiktir. Neresinden bakarsanız bakın anlatılan sanki sadece size anlatılıyor sanırsınız. Bunda yönetmen hatası yoktur. Sabetay çünkü cümlelerini iyi kurar, virgülü, noktayı yerinde kullanır ve üç noktaların arasındaki mesafeyi çok iyi ayarlar. Kuyumcusudur sözcüklerinin, cümle ve cümleciklerinin... Anlatmakla bitmez.

Bir de Hüseyin Ustamız var : « Gemlik Restaurant »ın sahibi, aşçıbaşı, yöneticisi, güleryüzü. Özlediğimiz ev yemeklerinin Paris’teki tek ve şaşmaz adresi : Sarmalar, dolmalar, Dersim işi kaburga, haşlama, en iyisinden kuru fasulya, pirinç pilavı, bulgur pilavının hası, tas kebab, ızgara köfte, musakka, cumaları her türlüsünden balık, piyaz, kuzu pirzola, patates kızartma, arnavut ciğeri, kadayıf, baklava ve sütlaç. Ve daha pek çok yemek. Ve her yemege ilave olarak ev işi yoğurt. Ve kaçınılmaz olarak çayla noktalamalı yemeği. En gelenekselinden ve en iyisinden esnaf lokantası. Sadece öğlenleri açık. Esnaf ve proleteryanın ve emekçilerin ve emeklilerin buluştuğu yemekhane. Mahallenin gözü açık ve kulağı delik Fransızlarının ikinci adresi. Hüseyin Usta bu lokantayı, bu şirin ve « maile » aşevini yıllardır yönetiyor : Eşi ve yardımcısı ve Müslüm ile. Onsuz ne yapardık bilemiyorum : Herhalde şunu : İyi bir kuru fasulya pilav yemek özlemi bastırınca ilk uçağa atlayıp soluğu Kadıköy’de alırdık. Sadece ben değil : Tansu, Sabetay, Tunç, Hayri, Sarkis, Selahaddin, Ali, Ramo, Hogir, Ahmet, Avignonlu Hasan Hüseyin, Lütfü ve daha pek çok arkadaş. Hüseyin Usta iyi dost, imza ve tanıtım toplantılarımın hiç birini kaçırmıyor, kitap okumaya meraklı. Hüseyin için eşi ve çocuklarıyla ailesi var, lokantası var, bir de Beşiktaş var. Pazartesi öğlen yemeklerinde geçen zaman en iyisinden bir spor gazetesi olarak ta okunabilir icabında « Gemlik »te. Yapılan yorumları duysanız hayran olursunuz. Yurttaşlarımızın her biri iyi bir futbol uzmanı oldu zaman içinde zamanla top oynayarak. İşte bu takımın eni iyi oyuncularından Hüseyin Usta artık daha çok kitap okuyor. Bir, iki, üç, belki daha çok dünya var kitaplarda çünkü. Dört çocuk babasıdır bu genç yaşında ve çocuk yetiştirmenin nasıl önemli bir görev olduğunu da çok iyi bilir. Kitabımı dördüncü çocuğu Arda için imzalatması da boşuna değil. Arda belki bizden sonra en iyi futbol oynayacak pardon sayın seyirciler en iyi kitap yazacak çocuğumuz olacak...

Kalabalık arasında iki göz bir yüz dikkatimi çekiyor : Ayol bu Albert Bitran, başkası değil. Kalkıp boynuna sarılıyorum. Paris’te en çok tanınan ama ülkesinde henüz yeterince tanınmayan en iyi ressamlarımızdan Albert Bitran’dır bu, evet. Öyle kolay kolay çıkaramazsınız atölyesinden. Ne büyük dostluk taaaa oradan buraya kadar gelmesi ve merhaba demesi. Onu Kitabevi’nde benden başka tanıyan da yok. Yanıbaşımdaki herkesle tanıştırıyorum. Demir F. Önger çok yakın ve dostca ilgi gösteriyor : Kimbilir belki Anadolu Kültür Merkezi’nde de bir sergi açar Albert. Tansu kaçırmıyor fırsatı ve basıyor deklanşöre. Çünkü Albert Bitran öyle sık sık piyasaya çıkan ve kendini gösteren bir sanatçı değil. Kendi köşesinde özenle, sıkı ve uzun boylu çalışan, üreten, yaratan usta ressamdır. Abidin Dino’nun kadim dostu. Birlikte Fransa’da ve dışında yaptıkları sergileri, gezileri Albert bana anlattı ben de Abidin Dino isimli üç ciltlik ömür törpüsü çalışmamda sizlere anlattım. Albert’in evliliğinde tanığı Abidin’dir. Fotoğrafıyla ispatlı. Albert bana dönüp ve « Seni anlatan kitapların ve şiirlerin hangileri ? Bana onlar lazım » deyiverince Ergani Yürüyor ve İkinci Şiirler isimli kitaplarımı takdim ettim. Hemen aldı. Geçen zamana nanik, Albert Bitran formda : « Daha bu sabah tenis oynadım yahu ! » diyor ya. Allbert Bitran’ın birkaç sergisi bugünlerde aynı anda Paris’te değişik mekanlarda sürüyor. La Gazette de l’Hôtel Drouot gibi en önemli sanat dergilerinde epey uzunca söyleşileri yayınlandı son günlerde. Meraklılarına duyurulur. Google Baba’nın kapısını lütfen tıklatın : Açıl susam açıl ! Açılsın Albert Bitran sayfaları. Tanınsın ülkesinde. Bu umut bizim...

Zaman geçiyor mu ? Geçti mi ? Saat kaç acaba ? Gençlik saati çalmış olmalı : İşte gençler geliyor : Françoise’ın yeğenleri, genç öğrenciler... Onur Sinan geliyor. Elisabeth geliyor. Stéphane geliyor. Françoise geliyor. Giselle geliyor... Gökşin Sipahioğlu gelemiyor : Onun da mazereti var. Mazeretli listesi epey uzun. Birkaçının daha ismini saymalıyım :

Handan Börütecene, Ülkü Gündoğdu, Alper Yalman, Hüseyin Narlı, Cengiz Özkan, Didier Billion, Kenan Öztürk, Yurdagül Akçansoy, Melih Aşık, Uğur Hüküm, Anahid Şamikyan, Anjel Dikme, Nesimi Yaman, Alev Ebüzziya-Siesbye, Jak Şalom, Remzi Raşa, Sarkis Çelik, Şeref Yıldız, Müslüm Üzülmez, Onay Akbaş, Hamit Bozarslan, Ody Saban, Raffi Hermonn, Murat Tellioğlu, Habib Hamza Erdem, Kerem Önen, François Féret, Colette, Elisabeth Longuenesse, Şenol Yazıcı, Mersinli Mustafa Y. Yalçıner. Herkesin mazereti farklı. Kimi Türkiye’de. Kimi Almanya’da. Kimi dinlencede. Kiminin ufak tefek sağlık sorunu var. Hepsi velilerinden birer tezkere gönderdiği için mazeretleri kabul edildi. Bir dahaki sefere onları da aramızda görmekten mutlu olacağımız kesin. Yazılıdır.

Gelemeyenleri düşünmeye zaman yok. Gelenlerle ilgenmeli. İşte Gülay Dincer. Tanışmamız lazım. Çünkü Mustafa Y. Yalçıner’den ve Aydıncık’tan selam getirmiş. Ortak dostlarımız da var : Biri yanımızda zaten : Bu Sezai Atıcı’dır. Sezai deyince hep Ramazan aklıma geliyor. Ramazan ayı değil. Ramazan isimli delikanlı. Hani o 1980’li yılların başındaki toplantılarda en sakin delikanlı var ya işte o. Sezai de onu çok iyi tanıyor. O Ramo olarak ortak hafızamızda ve toplumsal tarihimizde yerini aldı. Bize anıları kaldı. Bu da yeter. İşte Sezai ve Gülay ile geçmişi ve Ramazan’ı konuşuyoruz. Gülüşerek, kimi zaman heyecanlanarak. Melankoli dalgaları mı bu dalgalar ? Güzel şeyler anlatılıyor yine de. Güzel ve kalıcı olan şeyler. Ah bir de o güzelim gençliğimiz, o fidan boylu gençliklerimiz bizlerle ve bizimle kalabilseydi ah ! Ah ulan ah !

« Chimera-Yakamoz » Restaurant’ın kurucusu, yöneticisi, herşeyi Malike Hanım da aramıza katılıyor. Bir parça sohbet edebiliyoruz sadece. Çünkü lokantasının akşam hizmeti başlayacağı için fazla zamanı yok. Ama olsun : Uğrayarak ve iki satırla hal hatır sorarak, iyi, kalıcı ve yakın dostumuz olduğunu bir kez daha vurgulamakla sevindirdi. Sağolsun. Varolsun.

Tarih bizi bırakmıyor. Bir ara kitaplarımı imzaladığım, dostlarımla oturup iki satır lafladığım masanın etrafında Leyla, Nedim ve ben başbaşa kalıyoruz. 1970’lerin Paris’i hücuma geçiyor. Sorbonne dersliklerindeki toplantılarımız sesleniyor... Bunu duyan Onur Sinan da yaklaşıyor. O ayakta kalıyor, her an yeni bir atılıma hazır, biz üçümüz oturak. Nedim’in « uğramak » için değil « oturmak » için geldiği de böylece belli oldu : İlk gelenlerden olmasına rağmen, kendisiyle aynı anlarda gelen veya kendisinden sonra gelen herkesin gitmesine karşın o hâlâ bizimle. İşte Nedim, solumda, bir parça arkada oturuyor ve sözü alıyor, anlatıyor ve sözünü şu sıralarda hazırlamakta olduğu « romanı »na getiriyor : « Kahramanım Doğu Berlin’de yaşayan bir TKP (Türkiye Komünist Partisi) militanı veya üyesi, kısaca bir TKP’li olacak, Nâzım Hikmet’i Stasi’ye ihbar edecek. Şehmus senin TKP konusunda bilgilerin olduğunu biliyorum. Sence 1945’te veya hemen savaş sonrasında Doğu Berlin’de yaşayan veya bulunan TKP’li bir kahraman inandırıcı olabilir mi ? » Düşünüyorum. O yıllarda yurtdışında yaşayan ve kendilerini TKP’li olarak ilan eden veya daha sonraki yıllarda yayınladıkları anılarında bunu açıklayanları düşünüyorum. Sayıları oldukca sınırlı ve o anda aklıma gelenlerin hiçbirinin o dönemde Doğu Berlin’de olması bana mümkün görünmüyor. Ama yine de orada hangi sıfatla bulunacağı önemli diyorum. Nedim bu konuda henüz açık ve kesin bir karara varmış değil. Asker olarak mı bulunacak orada ? Öylesi mümkün görünmüyor. Çünkü o yıllarda yurtdışındaki TKP’lilerin hiçbirinin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB) askerlik yaptığına ilişkin herhangi bir şey okumadım. Başka tür bir görevle orada bulunması olası mı ? Nedim’in bu meseleyi araştırması ve açıklığa kavuşturması lazım. Nedim « romanının » henüz hazırlık aşamasının ilk basamaklarını çıkıyor gibi. Bu vesileyle bana daha bir dizi soru soruyor, anlatıyor, dinliyor, dikkatli : Örneğin « Beni TKP’nin ve TKP’lilerin yurtdışındaki yaşamı ve yaşadıkları ilgilendiriyor » diyor... Şöyle böyle bir yarım saat kadar veya biraz daha fazla bir zaman konuşturuyor beni. Nedim’in TKP tarihine ilişkin bütün kitapları henüz okumadığını anlayınca ona şu kitapları okumasını, ama birinci satırından sonuncu satırına kadar okumasını, öneriyorum :

Şeref Yıldız : 1960’lardan 1990’a Fırtınada Yürüyüş, TÜSTAV, « Sarı Defter » dizisi, İstanbul, 2008. Çocukluk ve ilkgençlik arkadaşım ve « Erganili ilk komünist » olarak ta nitelenen Şeref Yıldız’ın TKP yönetimindeki sorumluluklarını ve yurtdışında yaptıklarını kısaca özetliyorum. Şeref’in kitabının büromdaki masalardan birinin üstünde her gün benimle bakıştığını ve bu iyi yazılmış kitabı tanıtıcı bir şey yazmayı birkaç aydır düşündüğümü ama maalesef zaman darlığından bir türlü gerçekleştiremediğimi de ekliyorum. Şeref’in Ergani Yürüyor kitabında anlattığım gösteri ve yürüyüşte hazırlık aşamasından sonuna kadar yer aldığını ve kitaptaki fotoğraflardaki gençlik halini de gösteriyorum.

Metin Gür : Diyardan Diyara TKP'nin Avrupa Yılları, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2002. Bu kitap TKP’nin Avrupa’daki faaliyetlerinin birçok yönünü en iyi biçimde yansıtan bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Metin Gür, Almanya’nın değişik yörelerinden TKP saflarına katılanları ve TKP yönetiminin tavrını, ilgisini ve sonraki gelişmeleri aktarıyor. Bilhassa Anjel Açıkgöz’le yaptığı söyleşilerle konularını zenginleştiriyor.

Hayk Açıkgöz : Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Hayatından Anılar, Belge Yayınları, İstanbul, 2002. Anjel Açıkgöz’ün eşi ve inanmış komünistlerden Hayk’ın Leipzig’deki TKP’liler, TKP ve Nâzım’a ilişkin anılarının zenginliğini ve dürüstlüğünü vurguluyorum.

Erden Akbulut (Hazırlayan ve sunan) : Bizim Radyoda Nâzım Hikmet, TÜSTAV Yayınları, İstanbul, 2002. Nedim bu kitabı edindiğini söylüyor. O zaman ona şu kitabı da öneriyorum :
Erden Akbulut : TKP MK Dış Bürosu 1962 Konferansı, TÜSTAV Yayınları, İstanbul, 2002. Erden Akbulut’un Nedim gibi ama ondan epey sonra Galatasaray Lisesi’ni bitirdiğini ve TKP ve Türkiye’de solun tarihi konularında uzman olduğunu ve TÜSTAV Arşivi’nde TKP’ye ilişkin epey belge ve bilgi bulunduğunu, bunlara bakması için Erden Akbulut’un kendisine yardımcı olabileceğini, İstanbul’a gidince onu aramasını öneriyorum. Nedim bunun üzerine « Mayısta gideceğim o zaman ararım » diyor.

Sohbetimiz sürüyor Nedim’in kahramanını yaratması konusunda Gün Benderli’nin şu kitabını da öneriyorum : Su Başında Durmuşuz, Belge yayınları, İstanbul, 2003. Gün Benderli’nin TKP çevresinde Gün Togay olarak tanındığını ve Necil Togay’ın eşi olduğunu anlatıyorum. Gün ve Necil Togay ile Yılmaz üçlüsünün Nedim’in yaratmak istediği « kahramanı » için ilginç veriler ilham edebileceğini de ekliyorum. Nedim’in Gün Hanım’ı ve eşini tanımadığını, TKP’nin genç militanlarının 1950’de, hemen öncesinde ve hemen sonrasında Paris’teki serüvenlerinden ve hele İdéal Hôtel’deki yaşantılarından habersiz olduğunu anlayınca ona bu konularda kimi bilgileri aktarıyorum ve daha çok bilgi için Sevim Belli’nin şu kitabını okumasını tavsiye ediyorum :

Sevim Belli : Boşuna mı Çiğnedik, Cadde Yayınları, İstanbul, 2006. Sevim Belli’nin o zamanki ismiyle Sevim Tarı’nın Paris’ten İstanbul’a gitmesini ve Ekim 1951’de Fransa’ya dönmek için Galata’da vapura binmek üzereyken üzerinde TKP’ye ait belgelerle yakalanmasının ayrıntılarını, bunun üzerine başlayan TKP tutuklamalarını da aktarıyorum. Bu vesileyle Ulvi Uraz ve eşinin Paris’te Sevim Belli ve Gün Togay ile TKP « hücresi » faaliyetlerini ve 1951’deki tutuklamalarda Ulvi Uraz ve eşinin nasıl « su koyverdiğini », yani Türkçesiyle nasıl çözüldüğünü de. Bu konular için Aclan Sayılgan’ın şu kitaplarını öneriyorum :

Aclan Sayılgan : Türkiye'de Sol Hareketler (1871-1972), Hareket Yayınları, İstanbul, birinci bası : 1968, ikinci bası :1972.

Aclan Sayılgan : Tutuklama, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1974. Bu kitapta son derece kolayca deşifre edilebilen güya takma adlarla andığı bütün TKP’lilere kin ve küfür kusan Aclan Sayılgan’ın yazdıkları polis bakış açısıyla meseleyi aktarması açısından epey ilginç.

Nedim « Bu kitaplar piyasada bulunuyor mu ? » diye sorunca evet bulunuyor diyorum ve bilhassa Sevim Hanım’ın kitabının çok hacimli olmasına rağmen moralini bozmamasını ve a’sından z’sine kadar okumasının çok iyi olacağını vurguluyorum. TKP’nin sadece belli bir döneminde geçecek olan ve kısmen kurgulanacak bir meseleyi anlatmak istese de TKP’nin bütün tarihini inceden inceye bilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Gün ve Necil Togay’dan, Vartan İhmalyan’dan, Fahri Petek’ten, Attila İlhan’dan, A. İlhan’ın Necil’e nasıl takıldığından söz ediyorum. 1950’ye doğru TKP’nin birara Paris’te bir birim kurmak istediğini, bu amaçla Paris’e birkaç genç komünistin gönderildiğini, ama değişik nedenlerden ve bu arada Fransız Komünist Partisi’nin TKP’nin Paris’teki elemanlarıyla gereken, kalıcı, ciddi ve sıkı, partiden partiye ilişkiyi kurmak istememesi üzerine ve başka etkenler sonucu TKP’nin üye ve militanlarını Fransa dışına çıkarmaya karar verdiğini ve bunun üzerine Paris’tekilerin Macaristan’a gitmelerinden söz ediyorum. Bütün bunları ve daha fazlasını Abidin Dino çalışmamın üçüncü cildinde ve Fahri Petek : Bir Hayat, Üç Can isimli kitabında anlattığımı belirtiyorum. (Nedim imza ve tanıtım gününde bu kitapları değil, Abidin Dino ile Söyleşiler. Yazılar : Hayat ve Sanat başlıklı kitabımı satın alıyor, imzalatıyor.)

Nedim sorular sordukca anlatmamı sürdürüyorum, Leyla ve Onur ilgi ve dikkatle dinliyorlar : Nisan 1962’deki Leipzig Toplantısı’nı, TÜSTAV tarafından yayınlanan ve Gün Benderli’nin notlarından oluşan kitabı ve kitaptaki fotoğrafları, Abidin Dino’nun Paris’ten gidip bu toplantıya katılımını ve daha binbir şey anlatıyorum. Anlatırken çoştuğumu farkediyorum. Çoştukca daha çok anlatıyorum. Daha çok konuşuyorum. Nedim usluca dinliyor. Önerdiğim kaynakların birkaçını Nedim’in şık not defterine not bile ediyorum. Nedim’in beni Fransızcasıyla « cuisiné » ettiğini, yani ağzımdan laf aldığını artık Leyla da, Onur da, ben de anlıyoruz. Birbirimize tebessümle bakıyoruz, Nedim bunu görmüyor. O zaman Nedim’e, insanları böyle boşuna konuşturmak olmaz, madem yeni kitabının kahramanını oluşturmak için soru soruyor ve yanıt alıyorsun, romanın yayınlanınca sunusunda veya sonunda bir biçimde mutlaka « Şehmus Güzel’e şu şu katkı ve yardımı için teşekkür ediyorum » notunu koymalısın diyorum. Önce yan çiziyor : « Ama biliyorsun roman yazmaya başlayınca yön değiştirir. Başka biçimler alabilir... » falan filan falan filan diyor. Ben ısrar ediyorum ve « İşte Leyla Güz ve Onur Sinan Güzaltan tanıktır. Eğer teşekkür etmeyi unutursan onların tanıklığıyla bunları anımsatırım ». O zaman Nedim teşekkür faslını ihmal etmeyeceği sözünü veriyor. İnanmalı mı? İnanmamalı mı? Artık siz de tanıksınız ve romanı yayınlanınca hep birlikte bakarız. Şu an henüz çalışmasının daha başında olduğu açık. Epey okuması, TKP tarihi, Türkiye’de sol hareketin geçmişi konularında uzman daha pek çok insanla görüşmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu da aktarıyorum. Bu alandaki tanınanlardan birkaçının ismini de bu vesileyle anıyoruz.

Nedim susuyor. İçki ve çerezlerin bulunduğu masaya doğru gidiyor. Bu imza ve tanıtım toplantısı için özel olarak seçtiğim Bordeaux gerçekten çok iyi çıktı. Kırmızı şarap deyince ilk akla gelenlerden biri olması açısından ve beni mahçup etmediği için kırmızı şaraptan ben de bir bardak alıyorum. Artık toplantının sonuna geldik sayılır, ben de bir bardak bişey içmeyi hakettim...

Albert Bitran'ı yolcu ederken...
Leyla kalkıyor önce, Aix-en-Provence’lı ve Boulogne-Billancourt’lu yıllarımızın özlemi, hüznü ve hasretiyle Doğan’ı ve Salih’i ve Ahmet’i ve Seyfettin’i (Nedim’in ağabeyi ve o günlerdeki sıkı ve hakiki dostumuz) anıyoruz, ak saçlarımızı birbirine sürüyoruz, koklaşıyoruz, sarılıyoruz birbirimize. Sonra... gençliğimiz geçiyor bize el sallayarak...

Sonradan sonra yeni kitapların yazılması için yeni serüvenler başlıyor. Bizde, kardeşlerim, bu kitap sevgisi, vatan ve İnsanlık aşkı var oldukça serüvenlerimiz sürecektir. Sizlerle birlikte olunca daha güzel her şey. Evet sizlerle beraber her şey daha güzel. Bizi yaşatan da bu. Sadece bu.
Posted by Picasa

Cumartesi, Mart 27, 2010

"ŞAİRLERİN İLKBAHARI"

-Sayın Şehmus Güzel, Web'de Kültür Sanat okurları için yollamış, teşekkür ediyoruz!-

ŞAİRLERİN İLKBAHARI
M. Şehmus GÜZEL


Fransa’ya ilkbahar erken geldi. Çok değil. Biraz erken geldi... Fransa’da “Şairlerin İlkbaharı” veya “Şairler İlkbaharı” adı verilen etkinlikler dizisi 8 martta başladı 21 marta kadar sürecek. 8 Mart malum Kadınlar Günü 21 Mart ise UNESCO tarafından “Dünya Şiir Günü” ilan edildi. Bu vesileyle benim şiir yazdığımı anımsayan kimi dost tarafından Paris ve çevresindeki kimi etkinliklere davet edildim ve bunun üzerine şiir yazdığımı anımsadım.

Evet zaman zaman kimi geçici, anlık ve zorlu duygularımı şiirle ifade ettiğim oldu. İç dalgalanmalarım, kimi duygularım, geçen veya geçemeyen bir bulutun biçimi, rengi, durumu, ısıtan veya ısıtamayan güneş, dağ manzaraları, Nijer’deki çöl sıcağı, dağ manzaraları, çocukluk, ilkgençlik, gençlik veya yaşlılık an(ı)ları, ağrıları dememek için, Nijer’deki çöl sıcağı, Makam Dağı’nın kadim çiçekleri, Diyarbakır karpuzu, Ergani kavunu, Dicle ve Fırat, Marmara, Ak ve Kara denizler ve daha bin bir “seyir” ancak şiirle yazılabilirdi ve ben de dayanamayıp öyle yaptım. Bu arada iki de şiir kitabı yayınladım. Bunlar piyasada satılmak üzere yayınlanmadı, 2003 sonunda ve 2005 sonunda yeni yıl kutlaması niyetine yakın dost ve arkadaşlarıma yeni yıl kartı olarak gönderilmek üzere yazıldı. Ve şiirden çok şaka yüklü olduğunu burada itiraf etmeliyim. Bugüne kadar yayınlanan iki şiir kitabım şunlardır:





Bu kitaplar üzerine son derece şirin ve gerçekten kitaplar okunduktan sonra yazıldıkları her hallerinden belli iki ve kanımca önemli makale bile yayınlandı. Biri Hasan Akarsu tarafından ( « M. Şehmus Güzel’in şiirleri : ‘Aşk-Olsun !’ », Berfin Bahar, Sayı : 85, Mart 2005, s. 75. ), diğeri Güngör Gençay tarafından ( “Bir satır arası şairi: M. Şehmus Güzel”, Evrensel, 7 Ağustos 2008). Gerçekten şair ve yazar, şiir ve şairlik mesleği konusunda katkıları bilinen iki kişinin bu kitapları övmesi elbette benim açımdan yeni bir enerji kaynağı oldu. Her ikisine bir kez daha teşekkür borçluyum. Şiir kitaplarım üzerine tanıtıcı şeyler yazan başkaları da oldu.

Ekte kitapların kapaklarının skanerlerini gönderiyorum. Şiirlerimden seçtiğim birkaçını da « tadımlık » olsun niyetiyle aşağıda sunuyorum. Kitaplarda yer almayanlar da var.

Bu bağlamda “Şairlerin İlkbaharı”nın 12.sinin afişini de ekte iletiyorum. Bu yılki kadınlara ithaf edildiği için “couleur femme” notu var afişte. Evet “kadın rengi”, çünkü bilhassa geçmiş dönemlerdeki kadın şairlerin isimlerinin ve yapıtlarının ortaya çıkarılması, unutulmaması ve günümüz kadın şairlerinin yapıtlarının daha çok insana, daha çok mekana ulaştırılması dileğiyle.
   
Nitekim bu yıl bu şiirsel etkinlikte bir anlamda onur konuğu ve adına ikinci kez “ödül” verilecek olan Lübnan kökenli ama uzun yılllarını önce Mısır’da sonra Fransa’da yaşamış ve Fransa’ya bir müzisyen oğul, Louis Chedid, bir ressam kadın, kızı Michèle Chedid-Koltz, bir müzisyen torun, çok sevilen Matthieu Chedid, sunmuş iyi yazar ve şair Andrée Chedid var. Doksan yaşında. Etkinliklerde onu bir anlamda torunu temsil ediyor, şiirlerini en iyi tiyatro ve sinema sanatcıları okuyor.

Kadın şairler onunla sınırlı değil. Fransalı ve başka “dünyalardan” gelen kadın şairler de var : Linda Maria Baros, Sylvie Birioux, İra Feloukatzi, Françoise Leclerc, Alice Macahado ve daha niceleri. Rusya Federasoyonu’ndan Maria Stepanova, Olessia Nokolaeva...

Türkiye’den de yüzümüzün akı, iyi şair, kahkahasıyla Sorbonne Ünuversitesi Guizot amfisini tatlı tatlı sarsalayan Lale Müldür. Lale ile 1982 yaz tatili sırasında Gümüşlük’te ve Ece Ayhan nam şiir devinin bilmeceleriyle “içtiğimiz” gecelerin tadındayım yeniden. Ay batmak istemez, güneş günaydın demez gecelerdi bunlar... Bunları Ece Ayhan ile ilgili değişik makalelerimde anlattım. Burada o konuya tekrar dönmeyeceğim. Lale Müldür o günlerde şair olacağının ilk ipuçlarını veriyordu ve biz de bundan epey keyif alıyorduk. O Lale işte bugün bu Lale’dir.

Elbette Paris’teki başka etkinlikler çerçevesinde okuma günlerine katılan Füruzan Hanımı da unutmamak lazım. Onun birçok romanını,  anlatısını birer şiir biçiminde okumak mümkündür çünkü.

Her şey önce şiirle başlar. Bihassa yazma serüvenimiz. Şiir yazmayan kaç çocuk, kaç genç vardır? Gönül istiyor ki o çocukluk ve o ilkgençlik “karalamaları” gün yüzüne çıksın. Bu ülke, bizim ülkemiz, şair yatağıdır. Şair hazinesidir. Dadaloğlu ve Yunus Emre’den Nâzım Hikmet’e,  Orhan Veli, Melih Cevdet Anday’dan Ahmet Telli, Bayram Balcı ve Adil Okay’a, Ahmed Arif’ten Yılmaz Güney’e say say bitmez...

Evet her gün ve herkese şiir. Baudelaire Baba ne demiş? : “Bir adam (kadın veya erkek. MŞG) yemek  yemeden  iki gün dayanabilir ama şiirsiz asla!” Madem öyle işte ödevimi yapıyorum ve birkaç şiirimi de bu vesileyle sunuyorum. Şiirli geceler ve gündüzler dileklerimle.


eş-(ben)im

eşim
benim
kapalı kaldı
aklını çaldı.


8 Mart 2010


hamdullah uysal için

 kavgada
düştü hamdullah
avucunda güneş
hamdullah gitti
güneşi bize bıraktı


1 Mart 2010


kişkiş

köşebaşlarını tutmuş
danalara
etkisiz yetkili de olsalar
yetkili etkisiz de olsalar
kişkiş
kişkiş
kişkişlanoğlumkişkiş

            bilinmezbirzamanınsabahında

Ev

her kutu
bir ev
her evde
kibritler
tutuşmaya
hazır (lanmış)


24 Aralık 2009



marmara


marmara deniziyle maçımız
en iyi ihtimalle
berabere bitebilir :
denizi  yenmek
asla mümkün

       
        30 Aralık 2002

Çarşamba, Aralık 09, 2009

"TÜRK MEVSİMİ"NDEN İZLENİMLER: KARABUDA, ORNAMENTA ve CAMONDO SERGİLERİ...

"Türkiye Mevsimi" Fransa'nın dört bir tarafında ve elbette Paris'te de "Türk Mevsimi" başlığıyla sürüyor... Bu iş kimilerine göre boşuna çaba. Kimilerine göre kesinlikle işlevsel. Kimilerine göre daha çok Türklerin rağbet ettiği bir dizi etkinlik...

Biz de geçen hafta kısa bir Paris gezisinde bunlardan ikisinin açılışına katıldık, birini de uzun uzun gezdik...

GÜNEŞ KARABUDA SERGİSİ

İlki -ki asıl gidiş nedenimiz- Güneş Karabuda'nın objektifinden "Yaşar Kemal'in 50 Yılı" başlıklı fotoğraf sergisiydi. "ELELE" Derneği'nin (Rue Martell, 8) merkezindeki serginin 28 Kasım 2009, Cumartesi akşamı yapılan açılışı, olağanüstü rağbet görmüştü. "Türk Mevsimi"nin 24-29 Kasım arasındaki bölümüne "Yaşar Kemal Mevsimi" dedirtecek kadar önemli etkinliklerde bizzat yerini alan Yaşar Kemal, ELELE'nin küçük salonuna girerken uzun alkışlarla karşılandı. Belki bu ana en iyi Prof. Dr. Şehmuz Güzel'in kaleminden tanık olunabilir:


"...derken alkışlar koptu aniden... O ana dek tıklım tıklım dolu, saat 19 olmalı, salonun önünde alkışlar sürüyor. Bu gelen Yaşar Kemal halayıdır. Belli oldu. En başta kasketiyle herkesten yirmi santim kadar farkla başı ve yüzü görülen ve sanki küçük insan denizinde bir Kağıthane kayığı gibi anlı ve şanlı, asil ve sevimli, halktan, bizden, dünyadan Yaşar Kemal Usta. Yanında eşi, hepimizin sevgilisi Ayşe Baban. İkisi de haşmetli. Yaşar Abi’nin sesiyle salonda bir Toros rüzgarı esti ki sormayın kardeşlerim: Mis gibi kekik kokusu. Yoğurt buz. Yılanların her biri bir köşeye kaçıştı. Alt kata inmeleri mümkün değil. Alt kat kitaplar ve kitapseverler tarafından doldurulmuş. Ragıp Duran ve Altan Gökalp, Yaşar Kemal ve Ayşe Baban’ın arkasındalar ve her yönden, ama bilhassa soldan gelen dalgalarla baş etmeye çalışıyorlar. Bu halay kardeşlerim salonun ana kapısından girdi... Güneş Karabuda da orada ve 'Elli Yıldan Bugüne Portreleriyle Yaşar Kemal' sergisinin açılışını böylece Yaşar Abi’yle birlikte yapıyor. Bu son derece başarılı, kimi ortak hafızamıza mal olmuş fotoğraflara baka baka bir tur attı Yaşar Kemal..."

Paris'te 14 Aralık'a kadar açık olacak bu sergi aslında daha önce Güneş Karabuda'nın İstanbul'daki diğer sergileri gibi İstanbul'da, Yapı Kredi Kültür merkezinde açılacaktı. Nedense olmadı. Duyduğumuza göre şimdi bu konu tekrar gündemde imiş ve daha geniş bir seçki ile İstanbul'a gelecekmiş... Umarız gelir...


"ORNEMENTA PARİS/İSTANBUL"
Paris Atölyesi'nde ("Ateliers de Paris", 30, Rue de Fauborg Saint-Antoine) yer alan "Ornementa Paris/İstanbul" adlı serginin 1 Aralık 2009, Salı açılışına da Koray Özgen'in daveti üzerine gittik...

Özgen, bu sergiye ŞişeCam için yaptığı ve "Seraphim" adını verdiği rakı şişesi tasarımıyla katılmıştı...
Sergi Paris ve Türkiye'den tasarımcıların süsleme sanatı üzerine yaptığı çalışmaları içeriyordu... Çalışmalarını Paris Atölyesi'nde sürdüren tasarımcı Arzu Firuz'un öncülüğünde düzenlenen bu tasarım sergisinde Türkiye'den Dice Kayek, Ela Cindoruk, Erdem Akan, Özlem Süer ve Defne Koz gibi ünlü tasarımcıların yanı sıra Paris'ten aralarında Warmi, Valerie Boy ve Sophie della Rosa'nın da bulunduğu altı tasarımcının projeleri yer alıyordu. "Ornementa Paris/İstanbul" sergisi de 30 Ocak 2010 tarihine kadar gezilebiliyor...

"KONSTANTİNOPOL'DEN İSTANBUL'A KAMONDOLAR"...


Gunes ve AyYahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi, Versailles Sarayı, D'Orsay Müzesi, Louvre Müzesi ve Kamondo Müzesi'nin işbirliğiyle 19. yüzyılda İstanbul'un şehir planlamasına önemli katkılarda bulunan Osmanlı kökenli Kamondo Ailesi'nin öyküsünü konu eden ve 26 Kasım'da açılan "İstanbullu Bir Yahudi Ailenin Öyküsü: Kamondolar ve Sanat Hamilikleri" başlıklı bu sergi Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi'nde yer alıyordu (71, Rue de Temple, Marais). 7 Mart'a kadar açık olan bu sergide Osmanlı kökenli Kamondo Ailesinin üç - dört kuşak yaşam öyküsü izlenebilirken, Yahudi kültürü, finans sektörü ve "sanat"ın bir yatırım aracı olarak nasıl da değerlendirildiğine pek güzel tanık olunabiliyor. Diğer zamanlarda Louvre Müzesi'nde bulunan ve bu sergi için yollanmış onca tablo ve heykel bir yana, sadece sanatlı kravat iğneleri koleksiyonu bile bakanları mest etmeye yeterdi... Tabii, biz "Türkler" olaraktan, sergi girişindeki panolarda yer alan "Kamondo'ların Paris'teki evleri bir müzeye dönüşmüş, ancak İstanbul'daki evleri korunamayıp,
şimdi otel olmuştur
" yollu açıklamalardan bir "gol yemişlik" duygusuna kapılmamışsak... Oysa hanları restore edildi, Tugay'lar sayesinde de kitaplaştı...

Eh, merdivenlerin durumu da şu önündeki tenekeler, ortasındaki direkler filan olmasa çok fena sayılmaz hani!!!

Aaah ah...