Fransızlar Video sanatının Pompidou Sanat Merkezi'yle örtüşen 40 yılını bir gezici sergiye dönüştürmüş: "Centre Pompidou Video-Art 1965-2005". İçinde Pompidou'nun yeni medyalar koleksiyonundaki en eski eser olan Nam June Paik'in "En Eski TV Aydır" ("The Moon is The Oldest TV") eserinden, günümüzün sürprizli, web-tabanlı pratiklerine kadar 30 kadar sanatçının işini barındıran sergi Şubat sonuna kadar Sidney, Avustralya'daki "Çağdaş Sanatlar Müzesi"nde (MCA) izlenebiliyor...
Niye mi buraya yazıyorum? Bu sitenin ziyaretçi istatistikleri dünyanın olmadık coğrafyalarından girilip okunduğunu gösteriyor, bir kere o yüzden. Bizden birileri oralardaysa bakarsınız bu bilgi işe yarar, gider gezerler! İkinci neden "MCA" web sitesini beğendim, paylaşmak için. Üçüncüsü de bu serginin etkileşimli gezilmesi amacıyla yapılmış ve aynı siteden indirebileceğiniz harika bir
broşür var! Bütün bunları da Rhizome'da gördüm!
Kültür ve sanat ilintili web kaynakları, izlenimler, haberler...
Art and culture resources on the web...
- Avniye TANSUG
Salı, Ocak 09, 2007
Perşembe, Aralık 21, 2006
SABAHATTİN ALİ'YE SAYGI...
Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu tarafından düzenlenen “Ustalara Saygı” etkinlikleri 25 Aralık 2006 Pazartesi akşamı gerçekleştirilecek olan Sabahattin Âli gecesi ile sürüyor…
Kültür, sanat, edebiyat ve düşün dünyasındaki usta isimlerin çalıştıkları alanlara damga vuran çeşitli yönleri ile izleyici ile buluştuğu gecelerin yirmincisi, saat 19.00’da Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde (Akatlar Kültür Merkezi)…
Faruk Şüyün’ün hazırladığı ve yöneteceği gece, Sabahattin Âli için hazırlanan belgesel filmle başlayacak…
Ali Kocatepe’nin Sabahattin Âli şiirlerinden yaptığı “Melankoli”, “Ben Sana Vurgunum”, “Çocuklar Gibi” gibi unutulmaz bestelerini piyanoda seslendirip söyleyeceği gecede; Ali Fikirsindi, Aslıhan Özel, Başak Merev, Çağrı Merev, Çiğdem Üz, Evrim Şanlı, Sefer Boztaş, Sabur Ulus, Tülay Merev ve Veysel Kuyumcu’dan oluşan Grup Yeniden de “Aldırma Gönül” ve “Leylim Ley”in aralarında olduğu eserleri yorumlayacaklar…
Sabahattin Âli gecesinde, Gülsen Tuncer ustanın şiirlerini okurken Feyzi Tuna ve Yusuf Kurçenli yazarın yapıtlarından yaptıkları filmlerin öyküsünü anlatacaklar… Gecede Zeliha Berksoy’un konservatuardan öğrencileri de, Sabahattin Âli’nin yapıtlarını okuma tiyatrosu olarak seslendirecekler…
Yazarın kızı müzikbilimci ve eleştirmen Filiz Âli’nin de katılacağı programı Selen Domaç sunacak… Etkinlikte, Adnan Özyalçıner, Öner Yağcı, Sennur Sezer ve Zeki Coşkun ustanın edebiyatçı yönü üzerine konuşacaklar…
“Ustalara Saygı” geceleri, 8 Ocak’ta İlber Ortaylı, 15 Ocak’ta Nâzım Hikmet ile sürecek…
Bilgi için: Faruk Şüyün 0533 4683063
Melih Cevdet Anday Sahnesi (Akatlar Kültür Merkezi): 0 212 351 93 84
Zeytinoğlu Caddesi No. 8 Etiler (Ak Merkez’in karşısındaki cadde)
Kültür, sanat, edebiyat ve düşün dünyasındaki usta isimlerin çalıştıkları alanlara damga vuran çeşitli yönleri ile izleyici ile buluştuğu gecelerin yirmincisi, saat 19.00’da Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde (Akatlar Kültür Merkezi)…
Faruk Şüyün’ün hazırladığı ve yöneteceği gece, Sabahattin Âli için hazırlanan belgesel filmle başlayacak…
Ali Kocatepe’nin Sabahattin Âli şiirlerinden yaptığı “Melankoli”, “Ben Sana Vurgunum”, “Çocuklar Gibi” gibi unutulmaz bestelerini piyanoda seslendirip söyleyeceği gecede; Ali Fikirsindi, Aslıhan Özel, Başak Merev, Çağrı Merev, Çiğdem Üz, Evrim Şanlı, Sefer Boztaş, Sabur Ulus, Tülay Merev ve Veysel Kuyumcu’dan oluşan Grup Yeniden de “Aldırma Gönül” ve “Leylim Ley”in aralarında olduğu eserleri yorumlayacaklar…
Sabahattin Âli gecesinde, Gülsen Tuncer ustanın şiirlerini okurken Feyzi Tuna ve Yusuf Kurçenli yazarın yapıtlarından yaptıkları filmlerin öyküsünü anlatacaklar… Gecede Zeliha Berksoy’un konservatuardan öğrencileri de, Sabahattin Âli’nin yapıtlarını okuma tiyatrosu olarak seslendirecekler…
Yazarın kızı müzikbilimci ve eleştirmen Filiz Âli’nin de katılacağı programı Selen Domaç sunacak… Etkinlikte, Adnan Özyalçıner, Öner Yağcı, Sennur Sezer ve Zeki Coşkun ustanın edebiyatçı yönü üzerine konuşacaklar…
“Ustalara Saygı” geceleri, 8 Ocak’ta İlber Ortaylı, 15 Ocak’ta Nâzım Hikmet ile sürecek…
Bilgi için: Faruk Şüyün 0533 4683063
Melih Cevdet Anday Sahnesi (Akatlar Kültür Merkezi): 0 212 351 93 84
Zeytinoğlu Caddesi No. 8 Etiler (Ak Merkez’in karşısındaki cadde)
Pazartesi, Aralık 04, 2006
PANDOMİM: "JEROME MURAT"
Cumartesi, Aralık 02, 2006
"MUINAR"
"Saldırgan sarı, fazla sıcak... Denize dönüp soluklandım, yüzü yok, benim yüzümü kullanıyor, ellerimi, ayaklarımı... Sürekli konuşuyor, sesi yok, konuşuyor yine de, benim sesimle konuşuyor.
'Göğsümden sızıp içime yerleştin' dedim, 'bir adın var mı? Sana nasıl sesleneceğimi söylersen... Sözlerimizi ayıramayacak olsaydım, günümü zamanımı şaşırırdım.'
'Zaman sizin nerenizden tutuyor da güveniyorsunuz ona o kadar, bilmiyorum ki... Benim adım Muinar"...
Dün çıktı...
-----------------
"Muinar" ile ilgili olarak:
- Zeynep Oral / Cumhuriyet:
"Latife Tekin’den “MUİNAR” Ya da Kadının, Doğanın, Edebiyatın gücü…
Latife Tekin’in “Muinar” kitabını (Everest Yayınları) biraz önce bitirdim… Daha gözyaşlarım kurumadan içimden şöyle haykırdığımı duydum:“Muinar gel! Gel de yeryüzünde soluk alıp vermeye çalışan her insanın içinde uyan! Mulinar gel! Sakın terk etme bizi! Sana öyle çok ihtiyacımız var ki! Muinar gel! Gel ve her birimize ışık dilini öğret!” Sonra haykırışıma kahkahalar karıştı. İyi ki Latife Tekin var, iyi ki Muinar ışık dilini öğretti ona, ve O da, ışık diliyle Muinar’ın romanını yazdı diye, kadınlara ait tüm ruhlara şükrettim! "
(devamı burada)
- Latife Tekin ile "Muinar" üzerine yapılmış -ancak 12 Ocak 2007 itibarıyle herhangi bir yerde yayınlanmamış- son derece ilginç bir röportaj: MedyaTAVA da !
- Birgün Pazar- Latife Tekin'in kendi kaleminden "Muinar Rüyaları"
- Meral Tamer- Milliyet: "Biz kadınlar, dünyanın kız kardeşleri olarak yarından tezi yok, dünyamızı kurtarmak için kolları sıvamalıyız. Ben Latife Tekin'in peşinden gitmeye varım. Ya siz?"
Perşembe, Kasım 23, 2006
USTALARA SAYGININ KONUĞU ORHAN VELİ
Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu tarafından düzenlenen “Ustalara Saygı” etkinlikleri 27 Kasım 2006 Pazartesi akşamı yapılacak olan Orhan Veli Kanık gecesi ile sürüyor…
Kültür, sanat, edebiyat ve düşün dünyasındaki usta isimlerin çalıştıkları alanlara damga vuran çeşitli yönleri ile izleyici ile buluştuğu gecelerin on sekizincisi, saat 19.00’da Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde (Akatlar Kültür Merkezi)…
Faruk Şüyün’ün hazırladığı ve yönettiği gece, Orhan Veli’nin kızkardeşi Fürüzan Yolyapan’ın arşivinden daha önce yayınlanmamış görüntülerle başlayacak… Daha sonra sahneye gelecek olan Mücap Ofluoğlu, Orhan Kahyaoğlu ve Sezai Sarıoğlu, ustanın kültür ve sanat dünyasındaki yerinden söz ederlerken, Ofluoğlu, Kanık’ın kendisine imzaladığı kitabı da izleyicilere göstererek şairle anılarını anlatacak… Alayça Öztürk’ün sunacağı etkinlikte, Atilla Şendil, Beyti Engin, Didem Erdoğan, Selen Domaç, Tolga Gülcüler ve Zeliha Berksoy Orhan Veli Kanık’tan şiirler okuyacaklar… Orhan Veli’nin şiirlerinden yapılmış bestelerin de dinlenebileceği gecede, ustanın fotoğraflarından oluşan bir dia gösterisi de yapılacak.
“Ustalara Saygı” geceleri 11 Aralık’ta Rıfat Ilgaz, 25 Aralık’ta Sabahattin Âli ile sürecek…
Bilgi için: Faruk Şüyün 0533 4683063
Melih Cevdet Anday Sahnesi (Akatlar Kültür Merkezi): 0 212 351 93 84
Zeytinoğlu Caddesi No. 8 Etiler (Ak Merkez’in karşısı)
Kültür, sanat, edebiyat ve düşün dünyasındaki usta isimlerin çalıştıkları alanlara damga vuran çeşitli yönleri ile izleyici ile buluştuğu gecelerin on sekizincisi, saat 19.00’da Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde (Akatlar Kültür Merkezi)…
Faruk Şüyün’ün hazırladığı ve yönettiği gece, Orhan Veli’nin kızkardeşi Fürüzan Yolyapan’ın arşivinden daha önce yayınlanmamış görüntülerle başlayacak… Daha sonra sahneye gelecek olan Mücap Ofluoğlu, Orhan Kahyaoğlu ve Sezai Sarıoğlu, ustanın kültür ve sanat dünyasındaki yerinden söz ederlerken, Ofluoğlu, Kanık’ın kendisine imzaladığı kitabı da izleyicilere göstererek şairle anılarını anlatacak… Alayça Öztürk’ün sunacağı etkinlikte, Atilla Şendil, Beyti Engin, Didem Erdoğan, Selen Domaç, Tolga Gülcüler ve Zeliha Berksoy Orhan Veli Kanık’tan şiirler okuyacaklar… Orhan Veli’nin şiirlerinden yapılmış bestelerin de dinlenebileceği gecede, ustanın fotoğraflarından oluşan bir dia gösterisi de yapılacak.
“Ustalara Saygı” geceleri 11 Aralık’ta Rıfat Ilgaz, 25 Aralık’ta Sabahattin Âli ile sürecek…
Bilgi için: Faruk Şüyün 0533 4683063
Melih Cevdet Anday Sahnesi (Akatlar Kültür Merkezi): 0 212 351 93 84
Zeytinoğlu Caddesi No. 8 Etiler (Ak Merkez’in karşısı)
İSVEÇ'İN "EL YAPIMI İLETİŞİM"İYLE "HARİKA TOKYO", VİYANA'DA "TÜRK GELİYOR!" ve BİR KONFERANS...
Bir haber bülteninin peşinden çıkılan web yolculuğu...
Kültürel ve sanatsal yaratıcılık bağlamında bir uluslararası diyalog ve işbirliği projesi olan ve kendini "el yapımı iletişim" diye konumlayan "Craft in Dialogue", son etkinlikleriyle ilgili bir haber bülteni yollamış. Haberlerin içindeki Tokyo Büyük Şehir Belediyesi tarafından Japonya'nın genel kültür politikası paralelinde sürdürülen "Tokyo Wonder Site" çalışmaları -hele "İstanbul 2010" da gözönüne alındığında- çok dikkat çekici. "Kültürü ve sanatı kent yaşamına katmanın laboratuvarı" diye özetlenebilecek bu projeye İsveçli tasarımcılar da katılmış... "Tokyo Wonder Site" yönetmeni Yusaku Imamura -özetle- diyor ki;
Eh işte, İsveçli tasarım grubu da dünyanın dört bir tarafından katılan diğerleri gibi, gidip 1 hafta orada yaşayıp, "Harika Tokyo" projesine katkıda bulunuyorsa, Imamura da Tokyo da hedefine biraz daha yaklaşmış oluyor... Çağdaş, kimlikli ve akıllı yerel yönetim yaklaşımı böyle birşeyler de değilse nedir?
İşte bütün bu girişe yol açan haber bülteninin özgün metni:
News from Craft in Dialogue
Nov/Dec 2006
Sweden’s Visual Arts Committee (Sveriges bildkonstnärsfond) has decided that, following the Craft in Dialogue project, support for international exchanges on the part of craft/design professionals will be given a greater share of Iaspis’ regular operations. Planning these operations has taken time because of the need for a more rigorous analysis. A final decision will be made by the Visual Arts Committee in October and this will be submitted to the executive of the Arts Grants Committee in December.
UNIQUE VISIT BY HELLA JONGERIUS
Don't miss a unique visit to Stockholm by Hella Jongerius (NL) arranged by Craft in Dialogue. Hella Jongerius will talk to Mark Isitt, Editor of Forum. In collaboration with the Nationalmuseum, Stockholm
Date: Tuesday 28 November at 6pm.
Venue: Nationalmuseum, Stockholm
Language: English
www.nationalmuseum.se
http://www.jongeriuslab.com/www.forumaid.com
We have updated the Craft in Dialogue website with new materials from the Netherlands and Japan. Thimo Te Duits, design curator at the Boijmans van Beuningen Museum in Rotterdam has written an article about Hella Jongerius's art specially for Craft in Dialogue. The article is an excellent introduction and preparation for the forthcoming discussion at the Nationalmuseum in Stockholm.
Craft in Dialogue has interviewed Joanna van der Zanden, artistic director of Platform 21 in Amsterdam. Plattform 21 is a highly innovative institution in the design field.
Craft in Dialogue is collaborating with Tokyo Wonder Site. Design group Front has taken part in their Creator-in-residence programme.
Photos of the residency are posted on the Craft in Dialogue website.
(Read more about Front’s visit to Tokyo: www.frontdesign.se
Front’s project at TWS www.frontdesign.se/sketchfurniture
Tokyo Wonder Site: www.tokyo-ws.org/english )
Ikko Yokoyama has conducted a very interesting interview with Japanese curator and professor Hisako Hara dealing with a wide range of (art) topics.
Check our website for further information: http://www.iaspis.com/craftcraft
- - - - - -
O da ne? "Türkler ve Sarı Tehlike" mi???
Tam bu konuyu kapatacakken, "Craft in Dialog' web sitesinin arşivine de bir göz atayım" demiştim ki, "THE TURK IS COMING AND THE YELLOW PERIL IS ALREADY HERE" ("Türk Geliyor ve İstilacı Sarı Irk Çoktan Burada") diye bir makale başlığı... Seramik sanatçısı ve "el yapımı iletişim" projesinin yöneticilerinden Päivi Ernkvist 2005'te, Mart ayında yazmış
bu makaleyi. Ernkvist, Viyana'da "Die Kunsthalle" sanat müzesinde açılan Türklerle ilgili bir sergi haberi ile başladığı makalede, müze cephesinin ay yıldızlı bayrakla donatıldığını belirtiyor. Bu yaklaşımın "Viyana kuşatmasında tamamlanamayanın" şimdi "Türkiye'nin AB'ne girişi ile tamamlandığı yolunda bir provokasyon" olarak değerlendirildiğine dikkat çekiyor. Başlıktaki "Sarı tehlike"nin ise Türklerle doğrudan ilgisi yok. "Sarı tehlike" metaforu, yazarın Viyana'nın yine önemli uygulamalı ve çağdaş sanat müzelerinden MAK'ta yapılan ve Çin sanatının Avrupa sanatını nasıl etkilediğini kanıtlamayı amaçlayan çalışmalara bir gönderme. Yazar, Avrupa'nın "yabancı" saydığının aslında onun "çoktan içinde" olduğunu söylüyor. Yüzeyi biraz kazıyınca altından çıkan bu kültürel iletişimin bugünkü Avrupa'nın büyümesi için çok önemli olduğunu da ekleyerek...
Ne rastlantı! Tam da bugün, İstanbul'da, İsveç Araştırma Enstitüsü'nde bir konferans var. Konusu: "Johan-David Åkerblad – 18. yüzyıl sonlarındaki Şark konusunda uzman İsveçli". Åkerblad'ın İstanbul'daki çalışmalarını kapsayan Konferansı aynı konuda uzman Fredrik Thomasson verecek...
Baş ya da değil, AB müzakerecilerimizin ya da onların danışmanlarının bu gibi bilgi belge kaynaklarını görmesi/bilmesi herhalde iyi olurdu...
Kültürel ve sanatsal yaratıcılık bağlamında bir uluslararası diyalog ve işbirliği projesi olan ve kendini "el yapımı iletişim" diye konumlayan "Craft in Dialogue", son etkinlikleriyle ilgili bir haber bülteni yollamış. Haberlerin içindeki Tokyo Büyük Şehir Belediyesi tarafından Japonya'nın genel kültür politikası paralelinde sürdürülen "Tokyo Wonder Site" çalışmaları -hele "İstanbul 2010" da gözönüne alındığında- çok dikkat çekici. "Kültürü ve sanatı kent yaşamına katmanın laboratuvarı" diye özetlenebilecek bu projeye İsveçli tasarımcılar da katılmış... "Tokyo Wonder Site" yönetmeni Yusaku Imamura -özetle- diyor ki;
...Yaratıcılık bizi insan olarak diğer canlılardan ayıran şeydir. Zaten
canlı olmak yaratıcı bir etkinliğe bağlı olmak demektir. Onların farklı şeyler
olduğunu düşünmeye eğilimli olmamıza rağmen, aslında politika
ve ekonomi de yaratıcı çalışma biçimlerindendir....
...Büyük kentlerde yaratıcılığın türlü biçimleri çeşitleri birbiriyle
buluşur, karışır... Tokyo büyükkentinde de yaratıcılığın her türünün
filizlendiğini söylemek kesinlikle doğru olur. "Tokyo Wonder Site" (TWS) bu
bağlamda sürekli diyalog ve görüş ve değerlerin değiş tokuş edildiği bir
yer olmayı amaçlamaktadır. Çünkü dünya her ne kadar küçüldüyse de hala gerçek anlamda bir diyalog yok...
Eh işte, İsveçli tasarım grubu da dünyanın dört bir tarafından katılan diğerleri gibi, gidip 1 hafta orada yaşayıp, "Harika Tokyo" projesine katkıda bulunuyorsa, Imamura da Tokyo da hedefine biraz daha yaklaşmış oluyor... Çağdaş, kimlikli ve akıllı yerel yönetim yaklaşımı böyle birşeyler de değilse nedir?
İşte bütün bu girişe yol açan haber bülteninin özgün metni:
News from Craft in Dialogue
Nov/Dec 2006
Sweden’s Visual Arts Committee (Sveriges bildkonstnärsfond) has decided that, following the Craft in Dialogue project, support for international exchanges on the part of craft/design professionals will be given a greater share of Iaspis’ regular operations. Planning these operations has taken time because of the need for a more rigorous analysis. A final decision will be made by the Visual Arts Committee in October and this will be submitted to the executive of the Arts Grants Committee in December.
UNIQUE VISIT BY HELLA JONGERIUS
Don't miss a unique visit to Stockholm by Hella Jongerius (NL) arranged by Craft in Dialogue. Hella Jongerius will talk to Mark Isitt, Editor of Forum. In collaboration with the Nationalmuseum, Stockholm
Date: Tuesday 28 November at 6pm.
Venue: Nationalmuseum, Stockholm
Language: English
www.nationalmuseum.se
http://www.jongeriuslab.com/www.forumaid.com
We have updated the Craft in Dialogue website with new materials from the Netherlands and Japan. Thimo Te Duits, design curator at the Boijmans van Beuningen Museum in Rotterdam has written an article about Hella Jongerius's art specially for Craft in Dialogue. The article is an excellent introduction and preparation for the forthcoming discussion at the Nationalmuseum in Stockholm.
Craft in Dialogue has interviewed Joanna van der Zanden, artistic director of Platform 21 in Amsterdam. Plattform 21 is a highly innovative institution in the design field.
Craft in Dialogue is collaborating with Tokyo Wonder Site. Design group Front has taken part in their Creator-in-residence programme.
Photos of the residency are posted on the Craft in Dialogue website.
(Read more about Front’s visit to Tokyo: www.frontdesign.se
Front’s project at TWS www.frontdesign.se/sketchfurniture
Tokyo Wonder Site: www.tokyo-ws.org/english )
Ikko Yokoyama has conducted a very interesting interview with Japanese curator and professor Hisako Hara dealing with a wide range of (art) topics.
Check our website for further information: http://www.iaspis.com/craftcraft
- - - - - -
O da ne? "Türkler ve Sarı Tehlike" mi???
Tam bu konuyu kapatacakken, "Craft in Dialog' web sitesinin arşivine de bir göz atayım" demiştim ki, "THE TURK IS COMING AND THE YELLOW PERIL IS ALREADY HERE" ("Türk Geliyor ve İstilacı Sarı Irk Çoktan Burada") diye bir makale başlığı... Seramik sanatçısı ve "el yapımı iletişim" projesinin yöneticilerinden Päivi Ernkvist 2005'te, Mart ayında yazmış
Ne rastlantı! Tam da bugün, İstanbul'da, İsveç Araştırma Enstitüsü'nde bir konferans var. Konusu: "Johan-David Åkerblad – 18. yüzyıl sonlarındaki Şark konusunda uzman İsveçli". Åkerblad'ın İstanbul'daki çalışmalarını kapsayan Konferansı aynı konuda uzman Fredrik Thomasson verecek...
Baş ya da değil, AB müzakerecilerimizin ya da onların danışmanlarının bu gibi bilgi belge kaynaklarını görmesi/bilmesi herhalde iyi olurdu...
Çarşamba, Kasım 22, 2006
KÜLTÜR MİRASININ KORUNMASINDA İTALYAN MİMARİ RESTORASYON ve KENTSEL DÖNÜŞÜM DENEYİMLERİ, MALZEMELERİ ve TEKNOLOJİLERİ SEMİNERİ: 12-13 ARALIK 2006
12 Aralık 2006 tarihindeki seminerde, İtalya’daki mimari restorasyon ve kentsel dönüşüm konusunda uzman danışmanlar, üniversitelerden profesörler ve özel firma yetkilileri İtalya’da ve dünyada uyguladıkları teknolojik yenilikleri, kullanılan malzemeleri ve deneyimlerini, İstanbul’daki ve Türkiye’deki kültür miraslarının korunmasında ve restorasyonunda uygulanması amacı ile, Türkiye’de bu sektörde faaliyet gösteren firmalara, mimarlara, kamu yetkililerine ve üniversite camiasına aktaracaklar.
Aynı gün öğleden sonra İtalyan ve Türk firmaları arasında ikili görüşmeler düzenleniyor.
Seminere ve ikili görüşmelere katılım için etkinliğin web sitesinde bulunan katılım formunun mutlaka doldurulması gerekiyor.
Katılım ücretsiz olup simultane tercüman servisi mevcut. "Kültür Miraslarının Korunmasında İtalyan Mimari Restorasyon ve Kentsel Dönüşüm Deneyimleri, Malzemeleri ve Teknolojileri" semineri ve ikili görüşmeleri, Türk ve İtalyan firmalarını ve yetkililerini biraraya getirerek karşılıklı işbirliklerinin kurulması amacıyla düzenleniyor.
Seminerin ayrıntılı programı şurada. Italyan katılımcı firmaların hangileri olduğu ve haklarındaki ayrıntılı bilgi burada.
[Bu etkinliğin 2002 yılında yapılanı hakkında da bir haber yazmışım ben: O da burada !]
Etkinlik süresince 9.30 - 17.00 saatleri arasında bir "Sergi"de açık olacak. Bu Sergide İtalyanların restorasyonda kullandıkları teknolojiler, malzemeler ve ekipmanların neler olduğu, ilintili projelerin panelleri üzerinde fotoğraflar ve projeksiyonla anlatılacak.
Pazartesi, Kasım 20, 2006
YEKTA KARA'NIN SOYUT CADILARI...
400. YILDÖNÜMÜNDE "MACBETH"
Yekta Kara'nın soyut bir anlayışla sahneye koyduğu, oyunun omurgasını oluşturan cadılara farklı anlamlar yükleyerek güç tutkusunu anlattığı "Macbeth" 23 yıllık bir aradan sonra İstanbul'da opera seyircisiyle yeniden buluşuyor.
Shakespeare'in dört büyük trajedisinden biri olan 'Macbeth' 400.yıldönümünde İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde sahneleniyor. 1606'da yazılıp oynanan oyun, ünlü italyan besteci Giuseppe Verdi'yi derinden etkilemiş, sanatçı ilk kez bir Shakespeare yapıtını ele alıp besteleyerek 'Macbeth'in opera seyircisine de ulaşmasını sağlamış. Shakespeare ile Verdi gibi iki büyük ustayı biraraya getiren,Verdi'nin erken dönem operaları içinde en çok sevdiği ve önemsediği opera olarak bilinen 'Macbeth', iktidar hırsının insanoğluna neler yaptırabileceğini bütün açıklığıyla sergiliyor.
Orkestrayı konuk şef Alexander Samoila'nın idare ettiği, dekorlarını Michael Scott'un, kostümlerini Şanda Zıpçı'nın yaptığı 'Macbeth' operasında koroyu Markus Baisch çalıştırmış.
Işık düzeni Ahmet Defne'nin.
Başrollerde Gökhan Koç, Perihan Nayır, Ayşe Tek, Murat Güney'in, öteki önemli rollerde ise Suat Arıkan, Necat Pınazoğlu, Gökhan Ürben, Hüseyin Likos, Turgut İpek, Şahin Öğüt, Deniz Erdoğan, Arzu Yüceer, Sevan Şencan, Barbaros Taştan'ın dönüşümlü olarak izleneceği 'Macbeth' operası perdelerini 25 Kasım'da açıyor.
Prömiyer: 25 Kasım Cumartesi, saat 15.30
Gala: 28 Kasım Salı, saat 20.00 (Daha ayrıntılı bilgi için resme ya da başlığa tıklayabilirsiniz)
Yekta Kara'nın soyut bir anlayışla sahneye koyduğu, oyunun omurgasını oluşturan cadılara farklı anlamlar yükleyerek güç tutkusunu anlattığı "Macbeth" 23 yıllık bir aradan sonra İstanbul'da opera seyircisiyle yeniden buluşuyor.
Orkestrayı konuk şef Alexander Samoila'nın idare ettiği, dekorlarını Michael Scott'un, kostümlerini Şanda Zıpçı'nın yaptığı 'Macbeth' operasında koroyu Markus Baisch çalıştırmış.
Işık düzeni Ahmet Defne'nin.
Başrollerde Gökhan Koç, Perihan Nayır, Ayşe Tek, Murat Güney'in, öteki önemli rollerde ise Suat Arıkan, Necat Pınazoğlu, Gökhan Ürben, Hüseyin Likos, Turgut İpek, Şahin Öğüt, Deniz Erdoğan, Arzu Yüceer, Sevan Şencan, Barbaros Taştan'ın dönüşümlü olarak izleneceği 'Macbeth' operası perdelerini 25 Kasım'da açıyor.
Prömiyer: 25 Kasım Cumartesi, saat 15.30
Gala: 28 Kasım Salı, saat 20.00 (Daha ayrıntılı bilgi için resme ya da başlığa tıklayabilirsiniz)
Pazar, Kasım 19, 2006
ECZACIBAŞI SANAL MÜZESİNDE "FT"
ECZACIBAŞI SANAL MÜZESİ- Fatma Tülin
Perşembe, Kasım 02, 2006
İSVEÇLİ AKADEMİSYEN Dr. WALLIS'ten konferans: "MÜZİK SEKTÖRÜNDE DİJİTAL HAKLAR"
Dr. Roger Wallis, “Müzik Sektöründe Dijital Haklar” başlıklı konferansta, dijital dünyada telif hakları (IPR) ve rekabet; AB’nin kültür ürünleri ve kültürel çeşitliliği ile ilgili olarak ithalat/ihracat konularını ele alacak. İngilizce yapılacak olan etkinlik ilgilenen herkesin katılımına açık olacak.
Tarih: 9 Kasım 2006, Perşembe
Saat: 16:00 –18.00
Yer: İstanbul Bilgi Üniversitesi Kuştepe Kampüsü,
AKO İnönü Cad. No. 28 Kuştepe, Şişli
Ayrıntılı bilgi için: Ceren NEFES 0212 311 53 05, cerenn@bilgi.edu.tr
Çarşamba, Kasım 01, 2006
AMELIE FILMININ MUZİĞİNİ DE SEVENLER İÇİN
Bir dostumuzun kızının yorumuyla:
YouTube - comptine d'un autre ete
YouTube - comptine d'un autre ete
Salı, Ekim 31, 2006
MEHMET SUCU YAZMIŞ BUGÜN: "Bu kuşak bir başka kuşak"
"ENTERNET" / MEHMET SUCU
Cumhuriyet, 31 Ekim 2006
---------------------------------------------------------------------------------
(Bu yazıda anlatılan "kuşak" aslında hallice geniş bir kesimi kapsıyor. Ama eminim "-Hah, işte tam da '68'i anlatmış" diyenler daha fazladır -benim gibi- belki... "d kuşağı" = "dinozor" eskiden olumsuz bağlamlar içerirdi, "yeniliğe direnç" gibi...
Kimler üstüne alındı, kimler alınmadı, kimler alınanlara alınacak, kimler hiç aldırmayacak bilemem. Ama ben bu yazıyı çok önemsedim ve Sayın Sucu burada kullanmam için izin verdi, içten teşekkürle- A.T.)
---------------------------------------------------------------------------------
Bu kuşak bir başka kuşak
Her şeyden önce onlar mütevazı bir kuşak... Gelişmeye karşı koymadılar, aksine hep açık oldular, sadece yozlaşmaya karşı durmaya çalıştılar. Dürüst olmak adına, öğrendikleri değerlerden ödün vermemek adına dinozor diye suçlanmayı göze aldılar.
Dünyayı değiştirmek istediler. Daha güzel, daha insanca yaşamak, daha mutlu olmak istediler. Geleceğe bağlandıkları idealleri oldu. Bu idealler için kavga ettiler ve ediyorlar.
Hiçbir zaman tatminsiz olmadılar. Yetinmeyi bildikleri gibi istemeyi de ihmal etmediler. Sınırsız bir özveriyle yardımseverliğin ne olduğunu gösterdiler.
Hemen hiçbiri, hiçbir zaman içindeki çocuğu öldürmedi. Muzip bir hınzırlıkla eleştirdiler ve eleştiriyorlar. Hayatın her adımında yaşadıklarını sorguladılar.
Küreselleşmeci değil enternasyonalizmden yanaydılar. Irkçılığa, her boydan milliyetçiliğe karşı dünyanın emekçilerinin eylem birliğini savundular.
Örgütlü olmanın erdemini hep üstün tuttular. Bireyciliğin sekter bir tavır olduğunu vurguladılar. Yeraltında veya yasal mutlaka bir örgütle bağları oldu. Kendilerine ait zamanı bencilce kullanmak yerine kitlesel eylemlerde yer almak onları hep daha çok mutlu etti.
İnterneti siteler içinde daldan dala gezinmek yerine örgütlenmek için kullanmayı da ilk kez onlar denedi.
Dağlarda tek tek ateşleri ilk onlar yaktı. Barikatları ilk onlar kurdu. İnandıkları gibi yaşamayı ilk onlar felsefe edindi.
Emekten yana olmak, halktan yana olmak, emperyalizme karşı olmak en önemli üç kıstasları oldu. Onlar çok politize bir kuşak. Kitaplar üzerine tartışmak, özeleştiri istemek ve vermek gündelik yaşamın olmazsa olmazı onlar için.
Aşk ise politik kavgaların gölgesinde yaşanan şiddetli bir duyguydu. Ancak yaşama hep sevgiyle, tutkuyla bağlıydılar. Daha insancıl, daha yaşanılır bir dünya için çabaladılar. Geleceği kurtaracak olan onlara göre hiçbir zaman para olmadı. Gelecek sadece elbirliğiyle savaşarak daha güzel olabilirdi.
Bu kuşak aslında belirli bir yaş grubunu da temsil etmiyor. Onlara biz 'd kuşağı' diyelim. Yani dinozor kuşağı.
Dinozor birçoklarına göre küçümseme içeren bir kelime.. ancak aslında bize dayatılan yeni yoz yaşam biçimine karşı duran bir avuç insanı tanımlayan bir terim.
Her ne kadar büyüklerimiz dinozorluğu kendilerine ait bir tanım olarak kullansalar da.. hemen her yaş grubundan bu kuşağa mensup insan bulmak çok olası. Kalkın bir çevrenize bakın.. onlardan çok göreceksiniz. Onlardan biri belki bir köşede oturmuş sessizce kitap okuyordur. Belki Taksim'de düzenlenen bir eylemde bağırıyordur. Ya da hemen yanı başınızda sessizce yürüyordur.
Hâlâ birini göremedinizse ve bu gazetede bu yazıyı okuyorsanız en yakındaki aynaya bakın, onu tanıyacaksınız.
Cumhuriyet, 31 Ekim 2006
---------------------------------------------------------------------------------
(Bu yazıda anlatılan "kuşak" aslında hallice geniş bir kesimi kapsıyor. Ama eminim "-Hah, işte tam da '68'i anlatmış" diyenler daha fazladır -benim gibi- belki... "d kuşağı" = "dinozor" eskiden olumsuz bağlamlar içerirdi, "yeniliğe direnç" gibi...
Kimler üstüne alındı, kimler alınmadı, kimler alınanlara alınacak, kimler hiç aldırmayacak bilemem. Ama ben bu yazıyı çok önemsedim ve Sayın Sucu burada kullanmam için izin verdi, içten teşekkürle- A.T.)
---------------------------------------------------------------------------------
Bu kuşak bir başka kuşak
Her şeyden önce onlar mütevazı bir kuşak... Gelişmeye karşı koymadılar, aksine hep açık oldular, sadece yozlaşmaya karşı durmaya çalıştılar. Dürüst olmak adına, öğrendikleri değerlerden ödün vermemek adına dinozor diye suçlanmayı göze aldılar.
Dünyayı değiştirmek istediler. Daha güzel, daha insanca yaşamak, daha mutlu olmak istediler. Geleceğe bağlandıkları idealleri oldu. Bu idealler için kavga ettiler ve ediyorlar.
Hiçbir zaman tatminsiz olmadılar. Yetinmeyi bildikleri gibi istemeyi de ihmal etmediler. Sınırsız bir özveriyle yardımseverliğin ne olduğunu gösterdiler.
Hemen hiçbiri, hiçbir zaman içindeki çocuğu öldürmedi. Muzip bir hınzırlıkla eleştirdiler ve eleştiriyorlar. Hayatın her adımında yaşadıklarını sorguladılar.
Küreselleşmeci değil enternasyonalizmden yanaydılar. Irkçılığa, her boydan milliyetçiliğe karşı dünyanın emekçilerinin eylem birliğini savundular.
Örgütlü olmanın erdemini hep üstün tuttular. Bireyciliğin sekter bir tavır olduğunu vurguladılar. Yeraltında veya yasal mutlaka bir örgütle bağları oldu. Kendilerine ait zamanı bencilce kullanmak yerine kitlesel eylemlerde yer almak onları hep daha çok mutlu etti.
İnterneti siteler içinde daldan dala gezinmek yerine örgütlenmek için kullanmayı da ilk kez onlar denedi.
Dağlarda tek tek ateşleri ilk onlar yaktı. Barikatları ilk onlar kurdu. İnandıkları gibi yaşamayı ilk onlar felsefe edindi.
Emekten yana olmak, halktan yana olmak, emperyalizme karşı olmak en önemli üç kıstasları oldu. Onlar çok politize bir kuşak. Kitaplar üzerine tartışmak, özeleştiri istemek ve vermek gündelik yaşamın olmazsa olmazı onlar için.
Aşk ise politik kavgaların gölgesinde yaşanan şiddetli bir duyguydu. Ancak yaşama hep sevgiyle, tutkuyla bağlıydılar. Daha insancıl, daha yaşanılır bir dünya için çabaladılar. Geleceği kurtaracak olan onlara göre hiçbir zaman para olmadı. Gelecek sadece elbirliğiyle savaşarak daha güzel olabilirdi.
Bu kuşak aslında belirli bir yaş grubunu da temsil etmiyor. Onlara biz 'd kuşağı' diyelim. Yani dinozor kuşağı.
Dinozor birçoklarına göre küçümseme içeren bir kelime.. ancak aslında bize dayatılan yeni yoz yaşam biçimine karşı duran bir avuç insanı tanımlayan bir terim.
Her ne kadar büyüklerimiz dinozorluğu kendilerine ait bir tanım olarak kullansalar da.. hemen her yaş grubundan bu kuşağa mensup insan bulmak çok olası. Kalkın bir çevrenize bakın.. onlardan çok göreceksiniz. Onlardan biri belki bir köşede oturmuş sessizce kitap okuyordur. Belki Taksim'de düzenlenen bir eylemde bağırıyordur. Ya da hemen yanı başınızda sessizce yürüyordur.
Hâlâ birini göremedinizse ve bu gazetede bu yazıyı okuyorsanız en yakındaki aynaya bakın, onu tanıyacaksınız.
Pazartesi, Ekim 23, 2006
Cuma, Ekim 13, 2006
NOBEL GELDİ, HOŞGELDİ!
Georgia Brown, Nobel web sitesinde Orhan Pamuk hakkında bilgi veriyor...
Bu da Orhan Pamuk resmi web sitesi...
"Dışarı"dakiler şaşkın. İçerdekiler de "bileğinin hakkıyla mı aldı, yoksa politik mi"yi tartışıyor...
Ama bu ülkeye bir Nobel gelmesi son derece hoş geliyor kulağa...
Burada Nobel komitesi adına Orhan Pamuk ile yapılan telefon röportajının ses kaydı var: Röportaj
Aynı Röportajın metni ise şöyle:
"Culture means a mix of things from other sources"Telephone interview with Orhan Pamuk immediately following the announcement of the 2006 Nobel Prize in Literature, October 12, 2006. The interviewer is Adam Smith, Editor-in-Chief of Nobelprize.org.
[Orhan Pamuk] – Hello.
[Adam Smith] – Hello, may I speak to Orhan Pamuk please? Hello?
[OP] – Hello.
[AS] – Hello, may I speak to Orhan Pamuk please?
[OP] – Speaking.
[AS] – Oh, my name is Adam Smith and I'm calling from the official website of the Nobel Foundation in Stockholm.
[OP] – Yes.
[AS] – We have a tradition of recording very short conversations with new Laureates immediately after the announcements.
[OP] – OK.
[AS] – So, first of all, many, many congratulations on being awarded ...
[OP] – Oh, thank you very much. It's such a great honour.
[AS] – I gather you're in New York. What were you doing when you received the news?
[OP] – Oh, I was sleeping, and thinking that, in a hour, probably they will announce the Nobel Prize, and then someone would maybe tell me who won it. And then I'm thinking, so what am I going to do, what's today's work? And I'm a little bit sleepy. And then the phone call, and then I'm "Oh, it's already half past seven". You know, this is New York and I don't know the light, so I don't feel pretty ... And I answered, and they said I won the Nobel Prize.
[AS] – That's an extraordinary phone call to receive. There was an enormous cheer went up at the press conference when they announced the prize.
[OP] – Really, of that's great, I'm very happy to hear this. This is great.
[AS] – We've recorded it on the website so you can, when finally you get off the phone you can go and relive the moment.
[OP] – And also I saw so many journalists you know, wanted me to have it, so I'm pleased about that. I'm very pleased about all these details. Thank you very much, sir.
[AS] – You're the first ever Turkish writer to be awarded a Nobel Prize for Literature. Does that give the award a special significance for you?
[OP] – Well, unfortunately, that makes the thing very precious in Turkey, which is good for Turkey of course, getting this prize, but makes it more extra sensitive and political and it somehow tends to make it as a sort of a burden.
[AS] – Yes, because it's been quite a public year for you.
[OP] – Yes.
[AS] – So I imagine this will add to that. The citation for the award refers particularly to your "quest for the melancholic soul of (your) native city", and there's an extremely long tradition of writing about Istanbul, and in praise of Istanbul. Could you describe briefly what it is about the city that has acted as such a strong draw for people's imagination over the years?
[OP] – Well, it was at the edge of Europe, but different. So it was the closest ‘other'. And it was really both close and, in a way, other. Mysterious, strange, uncompromising and totally un-European in ways, although in its spirit there was such a great place for Europe [words unclear].
[AS] – And referring to the phrase "melancholic soul", how would you describe Istanbul to those who've never seen it?
[OP] – I would say that it's one of the early modern cities where modernity decayed earlier than expected. I would say that the ruins of the past gave the city its melancholy, along with its poverty. But then I would also say that it's now recovering from this melancholy, hopefully.
[AS] – And another facet of your writing that was particularly emphasized in the citation, from the Committee, is the way that you deal with the interactions between different cultures. And of course it's a cliché to say that Turkey lies at the crossroads between East and West, but it does presumably offer the perfect vantage point from which to view the cross-cultural interface?
[OP] – This meet of East and West and clash of civilizations, this is unfortunately one of the most dangerous and horrific ideas that have been produced in the last twenty years, and is now serving for... This fanciful idea is now unfortunately getting to be real, and this theory is serving the clash of civilizations and the deaths of so many people.
[AS] – Because historically there has really been much more mixing of cultures than is popularly supposed.
[OP] – Culture is mix. Culture means a mix of things from other sources. And my town, Istanbul, was this kind of mix. Istanbul, in fact, and my work, is a testimony to the fact that East and West combine cultural gracefully, or sometimes in an anarchic way, came together, and that is what we should search for. This is getting to be a good interview by the way.
[AS] – Thank you, that's very kind of you. Many of your characters might be said to embody multiple cultural influences. I mean your writing indicates that they're far from uniformly either Eastern or Western, it's a mix.
[OP] – Yes.
[AS] – Do you write solely in Turkish?
[OP] – Yes. I think I wrote some six or seven articles in English, in international magazines, in Times Literary Supplement, in Village Voice.
[AS] – So there are presumably ...
[OP] – But of course I'm a Turkish writer, essentially, and live in the language. Language is me, in a way. Really, I feel it.
[AS] – Right, and there are ideas that you can express in Turkish, I assume, that would be very hard to capture in other languages?
[OP] – Exactly. Because thinking is composed of two things; language and images, and then yeah, half of thinking is the language. I agree, yes sir, please ask the question.
[AS] – Well, could you give an example of a concept that ...
[OP] – Wow! I can of course, but not on the day that I have received the Nobel Prize.
[AS] – That's fair enough, you don't really have to answer any questions on the day you receive the Nobel Prize.
[OP] – Yeah, OK.
[AS] – You can say anything you like.
[OP] – OK, thank you very much sir.
[AS] – So then an easy question. I mean the award will encourage a lot of new readers to dip into your work for the first time. Where would you recommend they start? What would you suggest to people, and also ...
[OP] – Oh, depending on the reader of course; the reader who buys books because the writer has received the Nobel Prize should start with My Name is Red. The reader who has already read that book should continue with The Black Book. The reader who is interested in more contemporary issues and politics should go ahead with Snow, so forth and so on.
(Burada araya girip kısa bir çevirelim: AS Pamuk'u ilk kez okuyacak dünya vatandaşlarına tavsiyesini soruyor. O da Nobel'i aldığı için "Benim Adım Kırmızı"dan başlanabileceğini belirtip, onun okuyanın ardından KAra Kitap'ı okumasını salık veriyor. Daha çağdaş sorunlarla ilgilenenlere ise "KAr"ı tavsiye ediyor)
[AS] – Wonderful, wonderful. And if your readers are lucky enough to be able to read in multiple languages, but can't manage Turkish, do you have a recommendation for which language most excellently captures the spirit?
[OP] – Of course English is the world's language now, and that's the language I've been checking my books with, and I'm proud with my translator and I'm also confident. So, basically English translations.
[AS] – OK, thank you very much.
[OP] – Thanks, as you see I'm a dutiful good boy, I did my homework very well now.
[AS] – Very well indeed! No, I'm thrilled with your cooperation. Thank you very much.
[OP] – Bye, bye. I'm have to hang now because my agent is calling and others, so many responsibilities that I have to address.
[AS] – Of course, quite so, thank you for sparing the time. See you soon, bye, bye.
[OP] – OK, bye, bye.
Bu da Orhan Pamuk resmi web sitesi...
"Dışarı"dakiler şaşkın. İçerdekiler de "bileğinin hakkıyla mı aldı, yoksa politik mi"yi tartışıyor...
Ama bu ülkeye bir Nobel gelmesi son derece hoş geliyor kulağa...
Burada Nobel komitesi adına Orhan Pamuk ile yapılan telefon röportajının ses kaydı var: Röportaj
Aynı Röportajın metni ise şöyle:
"Culture means a mix of things from other sources"Telephone interview with Orhan Pamuk immediately following the announcement of the 2006 Nobel Prize in Literature, October 12, 2006. The interviewer is Adam Smith, Editor-in-Chief of Nobelprize.org.
[Orhan Pamuk] – Hello.
[Adam Smith] – Hello, may I speak to Orhan Pamuk please? Hello?
[OP] – Hello.
[AS] – Hello, may I speak to Orhan Pamuk please?
[OP] – Speaking.
[AS] – Oh, my name is Adam Smith and I'm calling from the official website of the Nobel Foundation in Stockholm.
[OP] – Yes.
[AS] – We have a tradition of recording very short conversations with new Laureates immediately after the announcements.
[OP] – OK.
[AS] – So, first of all, many, many congratulations on being awarded ...
[OP] – Oh, thank you very much. It's such a great honour.
[AS] – I gather you're in New York. What were you doing when you received the news?
[OP] – Oh, I was sleeping, and thinking that, in a hour, probably they will announce the Nobel Prize, and then someone would maybe tell me who won it. And then I'm thinking, so what am I going to do, what's today's work? And I'm a little bit sleepy. And then the phone call, and then I'm "Oh, it's already half past seven". You know, this is New York and I don't know the light, so I don't feel pretty ... And I answered, and they said I won the Nobel Prize.
[AS] – That's an extraordinary phone call to receive. There was an enormous cheer went up at the press conference when they announced the prize.
[OP] – Really, of that's great, I'm very happy to hear this. This is great.
[AS] – We've recorded it on the website so you can, when finally you get off the phone you can go and relive the moment.
[OP] – And also I saw so many journalists you know, wanted me to have it, so I'm pleased about that. I'm very pleased about all these details. Thank you very much, sir.
[AS] – You're the first ever Turkish writer to be awarded a Nobel Prize for Literature. Does that give the award a special significance for you?
[OP] – Well, unfortunately, that makes the thing very precious in Turkey, which is good for Turkey of course, getting this prize, but makes it more extra sensitive and political and it somehow tends to make it as a sort of a burden.
[AS] – Yes, because it's been quite a public year for you.
[OP] – Yes.
[AS] – So I imagine this will add to that. The citation for the award refers particularly to your "quest for the melancholic soul of (your) native city", and there's an extremely long tradition of writing about Istanbul, and in praise of Istanbul. Could you describe briefly what it is about the city that has acted as such a strong draw for people's imagination over the years?
[OP] – Well, it was at the edge of Europe, but different. So it was the closest ‘other'. And it was really both close and, in a way, other. Mysterious, strange, uncompromising and totally un-European in ways, although in its spirit there was such a great place for Europe [words unclear].
[AS] – And referring to the phrase "melancholic soul", how would you describe Istanbul to those who've never seen it?
[OP] – I would say that it's one of the early modern cities where modernity decayed earlier than expected. I would say that the ruins of the past gave the city its melancholy, along with its poverty. But then I would also say that it's now recovering from this melancholy, hopefully.
[AS] – And another facet of your writing that was particularly emphasized in the citation, from the Committee, is the way that you deal with the interactions between different cultures. And of course it's a cliché to say that Turkey lies at the crossroads between East and West, but it does presumably offer the perfect vantage point from which to view the cross-cultural interface?
[OP] – This meet of East and West and clash of civilizations, this is unfortunately one of the most dangerous and horrific ideas that have been produced in the last twenty years, and is now serving for... This fanciful idea is now unfortunately getting to be real, and this theory is serving the clash of civilizations and the deaths of so many people.
[AS] – Because historically there has really been much more mixing of cultures than is popularly supposed.
[OP] – Culture is mix. Culture means a mix of things from other sources. And my town, Istanbul, was this kind of mix. Istanbul, in fact, and my work, is a testimony to the fact that East and West combine cultural gracefully, or sometimes in an anarchic way, came together, and that is what we should search for. This is getting to be a good interview by the way.
[AS] – Thank you, that's very kind of you. Many of your characters might be said to embody multiple cultural influences. I mean your writing indicates that they're far from uniformly either Eastern or Western, it's a mix.
[OP] – Yes.
[AS] – Do you write solely in Turkish?
[OP] – Yes. I think I wrote some six or seven articles in English, in international magazines, in Times Literary Supplement, in Village Voice.
[AS] – So there are presumably ...
[OP] – But of course I'm a Turkish writer, essentially, and live in the language. Language is me, in a way. Really, I feel it.
[AS] – Right, and there are ideas that you can express in Turkish, I assume, that would be very hard to capture in other languages?
[OP] – Exactly. Because thinking is composed of two things; language and images, and then yeah, half of thinking is the language. I agree, yes sir, please ask the question.
[AS] – Well, could you give an example of a concept that ...
[OP] – Wow! I can of course, but not on the day that I have received the Nobel Prize.
[AS] – That's fair enough, you don't really have to answer any questions on the day you receive the Nobel Prize.
[OP] – Yeah, OK.
[AS] – You can say anything you like.
[OP] – OK, thank you very much sir.
[AS] – So then an easy question. I mean the award will encourage a lot of new readers to dip into your work for the first time. Where would you recommend they start? What would you suggest to people, and also ...
[OP] – Oh, depending on the reader of course; the reader who buys books because the writer has received the Nobel Prize should start with My Name is Red. The reader who has already read that book should continue with The Black Book. The reader who is interested in more contemporary issues and politics should go ahead with Snow, so forth and so on.
(Burada araya girip kısa bir çevirelim: AS Pamuk'u ilk kez okuyacak dünya vatandaşlarına tavsiyesini soruyor. O da Nobel'i aldığı için "Benim Adım Kırmızı"dan başlanabileceğini belirtip, onun okuyanın ardından KAra Kitap'ı okumasını salık veriyor. Daha çağdaş sorunlarla ilgilenenlere ise "KAr"ı tavsiye ediyor)
[AS] – Wonderful, wonderful. And if your readers are lucky enough to be able to read in multiple languages, but can't manage Turkish, do you have a recommendation for which language most excellently captures the spirit?
[OP] – Of course English is the world's language now, and that's the language I've been checking my books with, and I'm proud with my translator and I'm also confident. So, basically English translations.
[AS] – OK, thank you very much.
[OP] – Thanks, as you see I'm a dutiful good boy, I did my homework very well now.
[AS] – Very well indeed! No, I'm thrilled with your cooperation. Thank you very much.
[OP] – Bye, bye. I'm have to hang now because my agent is calling and others, so many responsibilities that I have to address.
[AS] – Of course, quite so, thank you for sparing the time. See you soon, bye, bye.
[OP] – OK, bye, bye.
İFSAK 1. Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienali devam ediyor!
İFSAK'ın 20 senelik Fotoğraf Günleri tecrübesinin üzerine inşa ettiği ilk "Fotoğraf Bienali", 15 Eylül – 31 Ekim 2006 tarihleri arasında. Fotoğraf Bienali'nin bu seneki teması, "Kent: Kaos ve Büyü". Sergiler, tarihi Darphane-i Amire binaları, Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi, Kargart, Taksim Sanat Galerisi, Ziraat Bankası Tünel Sanat Galerisi, Ahmet Yıldırım Şehir Hatları Vapuru ve İstiklal Caddesi gibi pek çok mekanda takip edilebiliyor. Fotoğraf Bienali, sergilerin yanında, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçılarının atölye çalışmalarına yer vermeye devam ediyor.
Ana Mekan: Tarihi Darphane-i Amire binaları, Sultanahmet
Sultanahmet'teki tarihi Darphane-i Amire binalarında, Magnum üyesi Gueorgui Pinkhassov'un "Sightwalk / Seyir Yürüyüşü" sergisi, Michal Macku, Keith Gerling ve Sandy King'in alternatif teknik sergileri, Vehbi Koca küratörlüğünde gerçekleşen "Kent: Kaos ve Büyü" (David Bate, Mitra Tabrizian, Bianca Kadic, Zadoc Nava, Anna Sherwin ve Vehbi Koca'nın fotoğraf ve videoları), Ceyiz Makal ve Nezaket Tekin'in fotoğrafları ve "Zincirleme" fotoğraf sergisi izlenebilir. Darphane-i Amire İstanbul Sokağı'nda ise, Murat Germen'in küratörlüğünü yaptığı "Kent ve Aidiyet" görülebilir.
Ahmet Yıldırım Şehir Hatları Vapuru
Darphane-i Amire'den sonraki durak, Karaköy-Kadıköy seferi yapan Ahmet Yıldırım Şehir Hatları Vapuru'ndaki "Şehir Hayali, Hayali Şehir" olabilir. Haluk Çobanoğlu'nun küratörlüğünü yaptığı proje kapsamında, Asya ile Avrupa arasında gidip gelen vapurda, Alexandra Boulat, Dario Mitidieri, Jonas Bendiksen, Nicos Economopoulos, Stanley Greene ve Gökşin Varan'ın "masal" şehirlerden büyülü fotoğrafları sergileniyor.
Kargart
Kadıköy'e doğru devam edilirse, Kadıköy-Pendik minibüslerinde sergilenen, minibüsleri, şoförleri ve yolcuları, minibüs içindeki gündelik hayatı anlatan Fatih Pınar sergisi takip edilebilir. Kargart'a uğranırsa ise, Lana Slezic'in "Afganistan'da Kadınlar" başlıklı etkileyici çalışmasından bir seçki ile, Sisli Ayna (Bir düş, altı düşünüş) ve 24 fps (Hakan Babacan) görülebilir.
İstiklal Caddesi: "Fanus"
İstiklal Caddesi'ne çıkınca ise, Ömer Orhun'un küratörlüğünü üstlendiği "Fanus", izleyiciyi karşılıyor. Sergi, İstiklal Caddesi boyunca yürürken tellerde asılı fotoğraflara bakarak izlenebiliyor.
Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi, Beyoğlu
İstiklal Caddesi'nde yürürken, Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'ndeki Alexander Rodchenko sergisi ziyaret edilmeli. Rus avangardının en önemli temsilcilerinden Rodchenko'nun eserleri, MIR Trade AG'nin desteğiyle, Türkiye'de ilk defa sergileniyor. 1891-1956 yılları arasında yaşayan sanatçının fotoğraflarının orijinal baskıları, 28 Ekim'e kadar Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'nde görülebilecek.
İFSAK Sergi Salonları
Taksim'e gelmişken, İFSAK Sergi Salonları'ndaki Galina Manikova sergisiyle Bekir İnce ve Çağatay Göktan'ın çalışmaları izlenebilir.
Taksim Sanat Galerisi
Taksim Sanat Galerisi'ndeki "İstanbul'la Buluşma" ve "Prens Adaları" sergileri, İFSAK'ta bir araya gelen fotoğrafçıların birlikte ürettikleri projeler. İlteriş Tezer Atölyesi'nin "İstanbul'la Buluşma" sergisi ve İbrahim Zaman'ın küratörlüğüyle İstanbul'u Fotoğraflayanlar Grubu'nun gerçekleştirdiği "Prens Adaları", İstanbul'a yeni bir gözle bakan projeler.
Timurtaş Onan ve Sadık Demiröz küratörlüğündeki "Açık Alanlar, Parklar ve Meydanlar sergileri" ise, Ekim ayı boyunca şehrin çeşitli yerlerindeki sürprizli etkinliklerle devam edecek.
Fotoğraf Bienali kapsamındaki ortak etkinliklerden "Çocukların Gözüyle…" Odakule'nin karşı duvarlarında devam ediyor. İnta Ruka sergisi ise, İstanbul Fotoğraf Merkezi'nde. Paralel etkinliklerden EPSON Fotoğraf Ödülleri sergisi, Goethe Institut – Teutonia Haus'ta izlenebiliyor. Timurtaş Onan'ın "Beyoğlu Geceleri" sergisi ise, Fransız Kültür Merkezi'nde 3-27 Ekim tarihleri arasında görülebilecek.
Fotoğraf Bienali eş sponsorları Sony ve a DSLR-A100 işbirliğiyle gerçekleştirilen "DSLR-A100 Performans: Haliç'te Bir Gün", Metro City alışveriş merkezinde 31 Ekim'e kadar devam edecek.
6-8 Ekim'deki Uluslararası Fotoğraf Forumu, Victor Burgin, David Bate ve Laura Padgett gibi fotoğraf sanatçıları ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşti. Forumda konuşulanların tam metinlerinden oluşan kitap, 2007 Haziran'ında yayımlanacak.
Ayrıntılı program ve içerik, www.ifsak.org.tr/bienal adresinden takip edilebilir. Broşür ve kitapçık, İFSAK merkezi, Darphane-i Amire ve Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'nden edinilebilir. "Fanus" sergisinin kataloğu da aynı mekanlardan temin edilebilir.
İFSAK
İstiklal Caddesi Ayhan Işık Sokak No: 34 / 2 Beyoğlu
212 245 34 60 bienal@ifsak.org.tr
Ana Mekan: Tarihi Darphane-i Amire binaları, Sultanahmet
Sultanahmet'teki tarihi Darphane-i Amire binalarında, Magnum üyesi Gueorgui Pinkhassov'un "Sightwalk / Seyir Yürüyüşü" sergisi, Michal Macku, Keith Gerling ve Sandy King'in alternatif teknik sergileri, Vehbi Koca küratörlüğünde gerçekleşen "Kent: Kaos ve Büyü" (David Bate, Mitra Tabrizian, Bianca Kadic, Zadoc Nava, Anna Sherwin ve Vehbi Koca'nın fotoğraf ve videoları), Ceyiz Makal ve Nezaket Tekin'in fotoğrafları ve "Zincirleme" fotoğraf sergisi izlenebilir. Darphane-i Amire İstanbul Sokağı'nda ise, Murat Germen'in küratörlüğünü yaptığı "Kent ve Aidiyet" görülebilir.
Ahmet Yıldırım Şehir Hatları Vapuru
Darphane-i Amire'den sonraki durak, Karaköy-Kadıköy seferi yapan Ahmet Yıldırım Şehir Hatları Vapuru'ndaki "Şehir Hayali, Hayali Şehir" olabilir. Haluk Çobanoğlu'nun küratörlüğünü yaptığı proje kapsamında, Asya ile Avrupa arasında gidip gelen vapurda, Alexandra Boulat, Dario Mitidieri, Jonas Bendiksen, Nicos Economopoulos, Stanley Greene ve Gökşin Varan'ın "masal" şehirlerden büyülü fotoğrafları sergileniyor.
Kargart
Kadıköy'e doğru devam edilirse, Kadıköy-Pendik minibüslerinde sergilenen, minibüsleri, şoförleri ve yolcuları, minibüs içindeki gündelik hayatı anlatan Fatih Pınar sergisi takip edilebilir. Kargart'a uğranırsa ise, Lana Slezic'in "Afganistan'da Kadınlar" başlıklı etkileyici çalışmasından bir seçki ile, Sisli Ayna (Bir düş, altı düşünüş) ve 24 fps (Hakan Babacan) görülebilir.
İstiklal Caddesi: "Fanus"
İstiklal Caddesi'ne çıkınca ise, Ömer Orhun'un küratörlüğünü üstlendiği "Fanus", izleyiciyi karşılıyor. Sergi, İstiklal Caddesi boyunca yürürken tellerde asılı fotoğraflara bakarak izlenebiliyor.
Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi, Beyoğlu
İstiklal Caddesi'nde yürürken, Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'ndeki Alexander Rodchenko sergisi ziyaret edilmeli. Rus avangardının en önemli temsilcilerinden Rodchenko'nun eserleri, MIR Trade AG'nin desteğiyle, Türkiye'de ilk defa sergileniyor. 1891-1956 yılları arasında yaşayan sanatçının fotoğraflarının orijinal baskıları, 28 Ekim'e kadar Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'nde görülebilecek.
İFSAK Sergi Salonları
Taksim'e gelmişken, İFSAK Sergi Salonları'ndaki Galina Manikova sergisiyle Bekir İnce ve Çağatay Göktan'ın çalışmaları izlenebilir.
Taksim Sanat Galerisi
Taksim Sanat Galerisi'ndeki "İstanbul'la Buluşma" ve "Prens Adaları" sergileri, İFSAK'ta bir araya gelen fotoğrafçıların birlikte ürettikleri projeler. İlteriş Tezer Atölyesi'nin "İstanbul'la Buluşma" sergisi ve İbrahim Zaman'ın küratörlüğüyle İstanbul'u Fotoğraflayanlar Grubu'nun gerçekleştirdiği "Prens Adaları", İstanbul'a yeni bir gözle bakan projeler.
Timurtaş Onan ve Sadık Demiröz küratörlüğündeki "Açık Alanlar, Parklar ve Meydanlar sergileri" ise, Ekim ayı boyunca şehrin çeşitli yerlerindeki sürprizli etkinliklerle devam edecek.
Fotoğraf Bienali kapsamındaki ortak etkinliklerden "Çocukların Gözüyle…" Odakule'nin karşı duvarlarında devam ediyor. İnta Ruka sergisi ise, İstanbul Fotoğraf Merkezi'nde. Paralel etkinliklerden EPSON Fotoğraf Ödülleri sergisi, Goethe Institut – Teutonia Haus'ta izlenebiliyor. Timurtaş Onan'ın "Beyoğlu Geceleri" sergisi ise, Fransız Kültür Merkezi'nde 3-27 Ekim tarihleri arasında görülebilecek.
Fotoğraf Bienali eş sponsorları Sony ve a DSLR-A100 işbirliğiyle gerçekleştirilen "DSLR-A100 Performans: Haliç'te Bir Gün", Metro City alışveriş merkezinde 31 Ekim'e kadar devam edecek.
6-8 Ekim'deki Uluslararası Fotoğraf Forumu, Victor Burgin, David Bate ve Laura Padgett gibi fotoğraf sanatçıları ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşti. Forumda konuşulanların tam metinlerinden oluşan kitap, 2007 Haziran'ında yayımlanacak.
Ayrıntılı program ve içerik, www.ifsak.org.tr/bienal adresinden takip edilebilir. Broşür ve kitapçık, İFSAK merkezi, Darphane-i Amire ve Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'nden edinilebilir. "Fanus" sergisinin kataloğu da aynı mekanlardan temin edilebilir.
İFSAK
İstiklal Caddesi Ayhan Işık Sokak No: 34 / 2 Beyoğlu
212 245 34 60 bienal@ifsak.org.tr
Perşembe, Ekim 12, 2006
ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ GENEL MERKEZİ’NDEN DUYURU VAR:
Dünyadaki sayılı Sümerologlardan biri olan 93 yaşındaki bilim kadını Muazzez İlmiye Çığ’a, “Vatandaşlık Tepkilerim” isimli kitabında başörtüsünün ilk olarak Sümerlere dayandığını yazdığı için dava açılmıştır. Çığ’ın yazdıkları kendi uydurmaları değil Sümer tabletlerinin bilimsel çevirisidir.
Çağdaş Türk bilim kadınlarının en değerli temsilcilerinden biri olan ve “tarihsel gerçekleri” yazdığı için kendisine dava açılan Çığ’a, derneğimiz tarafından Atatürk’ün 125. yaşı anısına, bir Atatürk kızı olarak “Çağdaş Yaşam Ödülü” verilecektir.
14 Ekim 2006 Cumartesi Saat 14.00
İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri’nde
değerli basın mensuplarımızdan, aşağıdaki programla yapılacak etkinliğimizi izlemelerini ve yayın organlarında yer vermelerini bekliyoruz.
Saygılarımızla,
PROGRAM
14.00 – 14.10 Açılış ve saygı duruşu
14.10 – 14.20 Açılış Konuşması
Prof. Dr. Türkel Minibaş, ÇYDD Genel Başkan Yardımcısı
Konuşmacılar
14.20– 14.40 Necdet Sakaoğlu, Tarihçi, yazar
14.40 – 15.00 Yard. Doç. Dr. Firdevs Gümüşoğlu, MSÜ Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
15.00– 15.10 Prof. Dr. Türkan Saylan tarafından
Sayın Muazzez İlmiye Çığ’a ödülün verilmesi
15.10 Sayın Muazzez İlmiye Çığ’ın kitaplarını imzalaması...
Çağdaş Türk bilim kadınlarının en değerli temsilcilerinden biri olan ve “tarihsel gerçekleri” yazdığı için kendisine dava açılan Çığ’a, derneğimiz tarafından Atatürk’ün 125. yaşı anısına, bir Atatürk kızı olarak “Çağdaş Yaşam Ödülü” verilecektir.
14 Ekim 2006 Cumartesi Saat 14.00
İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri’nde
değerli basın mensuplarımızdan, aşağıdaki programla yapılacak etkinliğimizi izlemelerini ve yayın organlarında yer vermelerini bekliyoruz.
Saygılarımızla,
PROGRAM
14.00 – 14.10 Açılış ve saygı duruşu
14.10 – 14.20 Açılış Konuşması
Prof. Dr. Türkel Minibaş, ÇYDD Genel Başkan Yardımcısı
Konuşmacılar
14.20– 14.40 Necdet Sakaoğlu, Tarihçi, yazar
14.40 – 15.00 Yard. Doç. Dr. Firdevs Gümüşoğlu, MSÜ Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
15.00– 15.10 Prof. Dr. Türkan Saylan tarafından
Sayın Muazzez İlmiye Çığ’a ödülün verilmesi
15.10 Sayın Muazzez İlmiye Çığ’ın kitaplarını imzalaması...
Cuma, Ekim 06, 2006
“AVRUPA NEREDE BAŞLIYOR BURADA MI ORADA MI?”
Geniş toplum kesimlerinin katılımına açık ve sürdürülebilir projeler ile, kurulduğu bölge olan Haliç ve çevresinde yaşayan gençlere kültür sanatla dolaysız iletişim kuracakları bir ortam sunmaya hazırlanan santralistanbul; Fransa, Bulgaristan ve İtalya ortaklığıyla “AVRUPA NEREDE BAŞLIYOR BURADA MI ORADA MI?” başlıklı uluslararası bir tiyatro projesine imza atıyor. Proje, somut sanat çalışmaları yoluyla değişik sosyal kesimlerden gelen gençleri bir araya getirecek. Projede öncelikle sosyal olarak ihmal edilmiş bölgeler hedefleniyor.
“Avrupa Nerede Başlıyor Burada mı Orada mı?” adlı proje Image Aigue Tiyatrosu (Fransa) öncülüğünde, Türkiye’den santralistanbul, Bulgaristan’dan Gençlik ve Spor Sahne Ajansı ve İtalya’dan Palermo Fransız Kültür Merkezi ortaklığıyla gerçekleştiriliyor. Kültürlerarası tiyatro çalışmaları yoluyla toplumda duyarlılık yaratmayı hedefleyen projenin ilerleyen aşamalarında Yunanistan, Makedonya, İspanya ve İngiltere’nin de katılması bekleniyor.
Proje; Fransa, Türkiye, Bulgaristan ve İtalya’da özellikle sosyal ve ekonomik yönden gelişmeye muhtaç bölgelerde gençlere tiyatro eğitimi vererek yerel bilinci geliştirmeyi ve çoktaraflı bir perspektiften yerel çalışmalar yürütmeyi amaçlıyor. Proje kapsamında dört ülkede gerçekleştirilecek atölye çalışmaları ve seminerler Ocak 2007’de başlayıp, Nisan 2008’e kadar devam edecek. Bu süreçte, merkez ve çevre arasında coğrafi ve sosyal etkileşimi sağlamak ve ihmal edilmiş bölgelerdeki nüfusu tiyatro yoluyla görünür kılmak öncelikli amaçlar arasında bulunuyor.
Gençlere, deneyimleyerek öğrenme metoduyla eğitim vermeyi hedefleyen proje, yenilikçi ve katılımcı bir sosyal laboratuvar görevi yapacak. Tiyatro ve sanat aracılığıyla gençlerle toplum arasında bir diyalog oluşturmayı amaçlayan çalışmalarda, gençlerin yanı sıra çocuklar, yaşlılar ve engelliler de hedefleniyor. “Avrupa Nerede Başlıyor Burada mı Orada mı?” adlı proje, sürdürülebilir ve somut bir Avrupa projesi olması açısından Türkiye ve Bulgaristan’ın Avrupa Birliği üyeliğiyle ilişkili olarak da önem taşıyor.
Projenin öncüsü Image Aigue Tiyatrosu yöneticileri Christiane Véricel ve Nicolas Bertrand, 10-11 Ekim tarihlerinde, santralistanbul ve çevresini ziyaret etmek, İstanbul’da projeye konu olabilecek bölgeleri tanımak ve bazı kültür yöneticileriyle görüşmek amacıyla, santralistanbul’un davetlisi olarak İstanbul’da olacak.
Image Aigue:
Image Aigue Tiyatrosu, 23 yıl önce Christiane Véricel tarafından 10 kadar aktör, müzisyen ve sahne sanatçısının bir araya gelmesi ile kuruldu. Image Aigue’yü orijinal kılan iki özellikten biri; oyunların önceden yazılmış senaryolara değil, müzik, metin ve imajların kombinasyonuna dayalı olması. Diğer özellik ise; her yapımda, dünyanın çeşitli uluslarından, kimi Fransa’da kimi Fransa dışında yaşayan göçmen çocuk ve gençlerin kendi dillerini konuşarak sahne almaları. Tüm oyunlarda, oyunculara kendi kişiliği ve kültürü ile yer alma imkanı sağlanıyor. Oyunlarda iletişim; ifade, vurgu, müzik, hareket ve duygular yoluyla sağlandığı için sahnede on hatta daha fazla farklı dil konuşulsa da seyircilerde anlama güçlüğü yaşanmıyor.
Image Aigue, tiyatroyu dünyaya açılma mekanı olarak tanımlıyor. Sahnede ve sahne çevresinde; sanatçıları, genç oyuncuları, aileleri, çocukları, biliminsanlarını, öğretmenleri, kültür profesyonellerini ve dünyanın çeşitli ülkelerinden insanları tiyatro yoluyla buluşturmayı amaçlıyor.
Arzu A. Girgin, Istanbul Bilgi Üniversitesi, Halkla İlişkiler Müdürü
aaslan at @bilgi.edu.tr
SORU: http://www.santralistanbul.com/ niçin hala "yapım aşaması"nda?
“Avrupa Nerede Başlıyor Burada mı Orada mı?” adlı proje Image Aigue Tiyatrosu (Fransa) öncülüğünde, Türkiye’den santralistanbul, Bulgaristan’dan Gençlik ve Spor Sahne Ajansı ve İtalya’dan Palermo Fransız Kültür Merkezi ortaklığıyla gerçekleştiriliyor. Kültürlerarası tiyatro çalışmaları yoluyla toplumda duyarlılık yaratmayı hedefleyen projenin ilerleyen aşamalarında Yunanistan, Makedonya, İspanya ve İngiltere’nin de katılması bekleniyor.
Proje; Fransa, Türkiye, Bulgaristan ve İtalya’da özellikle sosyal ve ekonomik yönden gelişmeye muhtaç bölgelerde gençlere tiyatro eğitimi vererek yerel bilinci geliştirmeyi ve çoktaraflı bir perspektiften yerel çalışmalar yürütmeyi amaçlıyor. Proje kapsamında dört ülkede gerçekleştirilecek atölye çalışmaları ve seminerler Ocak 2007’de başlayıp, Nisan 2008’e kadar devam edecek. Bu süreçte, merkez ve çevre arasında coğrafi ve sosyal etkileşimi sağlamak ve ihmal edilmiş bölgelerdeki nüfusu tiyatro yoluyla görünür kılmak öncelikli amaçlar arasında bulunuyor.
Gençlere, deneyimleyerek öğrenme metoduyla eğitim vermeyi hedefleyen proje, yenilikçi ve katılımcı bir sosyal laboratuvar görevi yapacak. Tiyatro ve sanat aracılığıyla gençlerle toplum arasında bir diyalog oluşturmayı amaçlayan çalışmalarda, gençlerin yanı sıra çocuklar, yaşlılar ve engelliler de hedefleniyor. “Avrupa Nerede Başlıyor Burada mı Orada mı?” adlı proje, sürdürülebilir ve somut bir Avrupa projesi olması açısından Türkiye ve Bulgaristan’ın Avrupa Birliği üyeliğiyle ilişkili olarak da önem taşıyor.
Projenin öncüsü Image Aigue Tiyatrosu yöneticileri Christiane Véricel ve Nicolas Bertrand, 10-11 Ekim tarihlerinde, santralistanbul ve çevresini ziyaret etmek, İstanbul’da projeye konu olabilecek bölgeleri tanımak ve bazı kültür yöneticileriyle görüşmek amacıyla, santralistanbul’un davetlisi olarak İstanbul’da olacak.
Image Aigue:
Image Aigue Tiyatrosu, 23 yıl önce Christiane Véricel tarafından 10 kadar aktör, müzisyen ve sahne sanatçısının bir araya gelmesi ile kuruldu. Image Aigue’yü orijinal kılan iki özellikten biri; oyunların önceden yazılmış senaryolara değil, müzik, metin ve imajların kombinasyonuna dayalı olması. Diğer özellik ise; her yapımda, dünyanın çeşitli uluslarından, kimi Fransa’da kimi Fransa dışında yaşayan göçmen çocuk ve gençlerin kendi dillerini konuşarak sahne almaları. Tüm oyunlarda, oyunculara kendi kişiliği ve kültürü ile yer alma imkanı sağlanıyor. Oyunlarda iletişim; ifade, vurgu, müzik, hareket ve duygular yoluyla sağlandığı için sahnede on hatta daha fazla farklı dil konuşulsa da seyircilerde anlama güçlüğü yaşanmıyor.
Image Aigue, tiyatroyu dünyaya açılma mekanı olarak tanımlıyor. Sahnede ve sahne çevresinde; sanatçıları, genç oyuncuları, aileleri, çocukları, biliminsanlarını, öğretmenleri, kültür profesyonellerini ve dünyanın çeşitli ülkelerinden insanları tiyatro yoluyla buluşturmayı amaçlıyor.
Arzu A. Girgin, Istanbul Bilgi Üniversitesi, Halkla İlişkiler Müdürü
aaslan at @bilgi.edu.tr
SORU: http://www.santralistanbul.com/ niçin hala "yapım aşaması"nda?
Pazartesi, Ekim 02, 2006
Belgesel Festivali'nin bitimine 3 gün kaldı...
9. Uluslararası 1001 Belgesel Festivali kapsamında, Enis Rıza'nın "Bir Yurt Edinmek"ini izledik dün gece...
Belgesel seyrederken de ağlanır mı?
Kayaköy'lü Ayşe Nine'nin "çok zor gittiler, giderken buradaki topraklardan alıp koyunlarına koydular" deyişini izlerken... ben tutamadım gözyaşlarımı...
Filmin sonunda, Enis'in ekibini alkışlatması sırasında bir de...
Festival'in 3 gün kaldı bitimine...
Program için başlığa tıklayabilirsiniz...
Belgesel seyrederken de ağlanır mı?
Kayaköy'lü Ayşe Nine'nin "çok zor gittiler, giderken buradaki topraklardan alıp koyunlarına koydular" deyişini izlerken... ben tutamadım gözyaşlarımı...
Filmin sonunda, Enis'in ekibini alkışlatması sırasında bir de...
Festival'in 3 gün kaldı bitimine...
Program için başlığa tıklayabilirsiniz...
Pazar, Ekim 01, 2006
MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ ve "GAZETECİ DİLİYLE" MİTOLOJİ...
Bardakçı öyle demiş kendi anlatımı için:
Hürriyet - Muazzez Hanım’ı 92 yaşında mahkemelik eden Sümer tanrıçası İnanna, bizim Mecnun’un Leylá’sıdır
Hürriyet - Muazzez Hanım’ı 92 yaşında mahkemelik eden Sümer tanrıçası İnanna, bizim Mecnun’un Leylá’sıdır
Çarşamba, Eylül 27, 2006
ENİS RIZA’NIN SON BELGESELİ “YENİ BİR YURT EDİNMEK” ‘9. ULUSLARARASI 1001 BELGESEL FİLM FESTİVALİ’ KAPSAMINDA GÖSTERİLİYOR
Belgesel yönetmeni Enis Rıza’nın son filmi “Yeni Bir Yurt Edinmek”,
Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından düzenlenen 9. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında, İtalyan Kültür Merkezi ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi-Kadıköy’de gösterime sunuluyor.

“Yeni Bir Yurt Edinmek” belgeseli, Kayaköy/Livissi ve Fethiye/Makri’de yaşayan Anadolu Rumları’nın, 1922 yılında çıkan nüfus mübadelesi kanunu ile Yunanistan’a göçlerini ve Nea Makri’de kendilerine yeni bir yurt kurma aşamasında yaşadıkları süreçleri konu alıyor.
Belgeselin öyküsü, Enis Rıza tarafından 2001’de gerçekleştirilmiş olan “Ayrılığın Yurdu Hüzün...” filminin Yunanistan’daki gösterimleri ile başlıyor. “Yeni Fethiye” yani Nea Makri’liler bu filmi izledikten sonra Türkiye ve Türkiyeli komşularına karşı önyargılarını sorgulamaya başlıyorlar. Acıları ile oluşmuş duyguları dönüşüme uğruyor ve hikâyelerini yeniden anlatma ihtiyacı duyuyorlar. Yeni yurtlarını kurmak için verdikleri mücadeleleri, Nazi işgaline karşı direnme ruhunu ‘Anadolulu’ olmaya bağladıklarını ifade ederlerken, eski yurtları Anadolu’ya duydukları özlem ve merak bir kez daha bakışlarına yansıyor.
Belgesel film, insanları birbirinden uzaklaştıran, acı ve yokluklara neden olan savaşlar yerine, dostluk ve barışın korunmasının önemine bir kez daha vurgu yapıyor.
VTR Araştırma Yapım Yönetim tarafından gerçekleştirilen, yapımcılığını Nalân Sakızlı’nın üstlendiği “Yeni Bir Yurt Edinmek” belgeselinin çekimleri 2003-2005 yılları arasında Fethiye-Kayaköy, Atina ve Nea Makri’de yapıldı. Nea Makri’de beş kişilik bir araştırma ekibi çalışmalara destek verdi.
TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın finansal katkısı ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nun çekim izinleri konusundaki desteği ile gerçekleştirilen filmin belgesel konusunda deneyimli ve profesyonel ekibinde görüntü yönetmeni Koray Kesik, editör Burak Dal ve yardımcı yönetmenler Ebru Şeremetli ve Bahriye Kabadayı, yapım yönetmeni Selda Salman görev aldı. Yrd. Doç. Dr. Elçin Macar’ın danışmanlığını üstlendiği belgeselin araştırma ve dokümantasyon çalışmaları Aran Kaynak tarafından yürütüldü. Filmin Yunanca danışmanlığını ve çevirilerini Anna Maria Aslanoğlu yaptı. Belgeselin müzikleri ise Sinan Sakızlı’ya ait.
Kurgu, müzik ve ses kayıtları Stüdyo Baykuş kayıt ve kurgu stüdyolarında
2006 yılı başında tamamlanan film bugüne kadar 1001 Belgesel Film Atölyesi, Alanya Belgesel Film Günleri, Bodrum Film Festivali, Adana Altın Koza Film Festivali, Erivan Altın Kayısı Film Festivali gibi festivallerde ve özel gösterimlerde yer aldı.
“Yeni Bir Yurt Edinmek”in 9. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’ndeki
gösterim yerleri ve saatleri:
29 Eylül 2006 Cuma, 13:30, Nazım Kültür Merkezi- Kadıköy, Telefon: 0 216 414 22 39
1 Ekim 2006 Pazar, 21:30, İtalyan Kültür Merkezi- Tepebaşı, Telefon: 0 212 293 98 48
2 Ekim 2006 Pazartesi, 20:30, Nazım Kültür Merkezi- Kadıköy, Telefon: 0 216 414 22 39
Not: Gösterimler ücretsiz!
Daha fazla bilgi için: Ebru Şeremetli, Selda Salman
Tel: (212) 231 39 31, 32, Faks: (212) 232 61 47
mailto:selda@vtr.com.tr, www.vtr.com.tr
Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından düzenlenen 9. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında, İtalyan Kültür Merkezi ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi-Kadıköy’de gösterime sunuluyor.
“Yeni Bir Yurt Edinmek” belgeseli, Kayaköy/Livissi ve Fethiye/Makri’de yaşayan Anadolu Rumları’nın, 1922 yılında çıkan nüfus mübadelesi kanunu ile Yunanistan’a göçlerini ve Nea Makri’de kendilerine yeni bir yurt kurma aşamasında yaşadıkları süreçleri konu alıyor.
Belgeselin öyküsü, Enis Rıza tarafından 2001’de gerçekleştirilmiş olan “Ayrılığın Yurdu Hüzün...” filminin Yunanistan’daki gösterimleri ile başlıyor. “Yeni Fethiye” yani Nea Makri’liler bu filmi izledikten sonra Türkiye ve Türkiyeli komşularına karşı önyargılarını sorgulamaya başlıyorlar. Acıları ile oluşmuş duyguları dönüşüme uğruyor ve hikâyelerini yeniden anlatma ihtiyacı duyuyorlar. Yeni yurtlarını kurmak için verdikleri mücadeleleri, Nazi işgaline karşı direnme ruhunu ‘Anadolulu’ olmaya bağladıklarını ifade ederlerken, eski yurtları Anadolu’ya duydukları özlem ve merak bir kez daha bakışlarına yansıyor.
Belgesel film, insanları birbirinden uzaklaştıran, acı ve yokluklara neden olan savaşlar yerine, dostluk ve barışın korunmasının önemine bir kez daha vurgu yapıyor.
VTR Araştırma Yapım Yönetim tarafından gerçekleştirilen, yapımcılığını Nalân Sakızlı’nın üstlendiği “Yeni Bir Yurt Edinmek” belgeselinin çekimleri 2003-2005 yılları arasında Fethiye-Kayaköy, Atina ve Nea Makri’de yapıldı. Nea Makri’de beş kişilik bir araştırma ekibi çalışmalara destek verdi.
TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın finansal katkısı ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nun çekim izinleri konusundaki desteği ile gerçekleştirilen filmin belgesel konusunda deneyimli ve profesyonel ekibinde görüntü yönetmeni Koray Kesik, editör Burak Dal ve yardımcı yönetmenler Ebru Şeremetli ve Bahriye Kabadayı, yapım yönetmeni Selda Salman görev aldı. Yrd. Doç. Dr. Elçin Macar’ın danışmanlığını üstlendiği belgeselin araştırma ve dokümantasyon çalışmaları Aran Kaynak tarafından yürütüldü. Filmin Yunanca danışmanlığını ve çevirilerini Anna Maria Aslanoğlu yaptı. Belgeselin müzikleri ise Sinan Sakızlı’ya ait.
Kurgu, müzik ve ses kayıtları Stüdyo Baykuş kayıt ve kurgu stüdyolarında
2006 yılı başında tamamlanan film bugüne kadar 1001 Belgesel Film Atölyesi, Alanya Belgesel Film Günleri, Bodrum Film Festivali, Adana Altın Koza Film Festivali, Erivan Altın Kayısı Film Festivali gibi festivallerde ve özel gösterimlerde yer aldı.
“Yeni Bir Yurt Edinmek”in 9. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’ndeki
gösterim yerleri ve saatleri:
29 Eylül 2006 Cuma, 13:30, Nazım Kültür Merkezi- Kadıköy, Telefon: 0 216 414 22 39
1 Ekim 2006 Pazar, 21:30, İtalyan Kültür Merkezi- Tepebaşı, Telefon: 0 212 293 98 48
2 Ekim 2006 Pazartesi, 20:30, Nazım Kültür Merkezi- Kadıköy, Telefon: 0 216 414 22 39
Not: Gösterimler ücretsiz!
Daha fazla bilgi için: Ebru Şeremetli, Selda Salman
Tel: (212) 231 39 31, 32, Faks: (212) 232 61 47
mailto:selda@vtr.com.tr, www.vtr.com.tr
Pazartesi, Eylül 18, 2006
Salı, Eylül 12, 2006
"FARAZİ KOSMOS"DAN "DOMATOZAN"A...
Merhaba,
Çünkü "Grafi 2000-2001 Flash Animasyon Yarışması Birincisi"; "Farazi Kosmos"u gerçekten çok sevmiştim... Özgün, kimlikli ve özenli tasarımlara açız ya...
Korkmaz web tasarımından müzik dünyasına doğru bir geçiş yapmış aradan geçen 5 yıl içinde... Bestesini de vokalini de kendisinin yaptığı "demo"lar dinleyip oy vermenizi bekliyor "Gümbürtüye gittim, ("geleceğim" diyememiş tabii!) gelicem" dediği yeni sitede... Aktüel'ciler onu geçenlerde verdiği bir röportajda "Acıların rockçusu" diye konumlamışlar... Espri ürettiği gibi kaldırmayı da beceren Korkmaz, bu konumlamayı "İlk bakışta arockbesk bir lezzet taşıyor gibi görünse de bence olayın tümünü harika özetlemiş" diye yorumluyor. Aynı siteye eklediği web-kütüğünde ise "yorum yazmak yerine düşündüklerini" yazıyor.
Güven Erkin Erkal, Maximum Rock isimli radyo programında "Anadolu Rock tarzı ve Barış
Manço ekolünün kötü örneklerinin karikatürünü çizen müzisyen" diye nitelediği Faruk Korkmaz'ın "Domatozan" çalışmasını paylaşmış dinleyicilerle... Domatesli desene tıklarsanız siz de bu ropörtajı ve de -bu girişi yazmaya başladığım son 10 dakikadır benim yaptığım gibi- "Domatozan"ı dinleyebilirsiniz. Üstelik aynı Faruk Korkmaz, bizim Evde Pembe Domates Serüveni başladığında,
Web'de Kültür Sanat'a gelen e-postalar özel bir klasörde toplanıyor, Temmuz'da gelmiş ve telaşeden göremediğim bu mesajı bugün farkeder etmez hemen koşup baktım siteye...2001 yılında; haber yapmıştınız benimle ilgili. google'da kendimi ararken hatırladım. o günlerden bu günlere, neler değişti göstermek istedim size; http://www.farukkorkmaz.com adresinde, yeni dünyama bekliyorum sizi / Faruk :)
Çünkü "Grafi 2000-2001 Flash Animasyon Yarışması Birincisi"; "Farazi Kosmos"u gerçekten çok sevmiştim... Özgün, kimlikli ve özenli tasarımlara açız ya...
Korkmaz web tasarımından müzik dünyasına doğru bir geçiş yapmış aradan geçen 5 yıl içinde... Bestesini de vokalini de kendisinin yaptığı "demo"lar dinleyip oy vermenizi bekliyor "Gümbürtüye gittim, ("geleceğim" diyememiş tabii!) gelicem" dediği yeni sitede... Aktüel'ciler onu geçenlerde verdiği bir röportajda "Acıların rockçusu" diye konumlamışlar... Espri ürettiği gibi kaldırmayı da beceren Korkmaz, bu konumlamayı "İlk bakışta arockbesk bir lezzet taşıyor gibi görünse de bence olayın tümünü harika özetlemiş" diye yorumluyor. Aynı siteye eklediği web-kütüğünde ise "yorum yazmak yerine düşündüklerini" yazıyor.
Güven Erkin Erkal, Maximum Rock isimli radyo programında "Anadolu Rock tarzı ve Barış
diyerek bir yorum yazmıştı ama o zaman becerip dinleyememiştim parçayı bir türlü. Şimdi bu açığı da kapatmış olduk. Hoy! Vay! Oy!"Desteğimi "domatOzan" isimli bestemle vermek istiyorum; www.farukkorkmaz.com adresinden dinleyebilirsiniz.
Kolay gelsin :) "
Eline sağlık sevgili Korkmaz "yeni dünyan" ve bu yaratıcı destek için -çok gecikmiş de olsa- çok teşekkürler!
"Domatozan"ı şimdi doğru pembelerin sitesine linklemeye gidiyorum ben! Yüzümde -nedenini parçayı dinlediğinizde anlayabileceğiniz- gülümseme, kulağımda da kendini tekrarlayıp duran melodi: Domatozan, domat ozan, Sofranı donat ozan, Kuru ekmek, bir bardak çay, Domatesi paylaş ozan! Nimetini paylaş ozan. Vay, oy, hoy... Fiyat fahiş kese mafiş, Domatozan ne eylesin! Vay, vay, oy, hoy... :)
YASAL, SAYISAL, KLASİK FİLMLER...
Kuzuloğlu yazmış, 11/09/2006 tarihi itibarıyla haberi okuyan 2500. kişi ben olmuşum:
YASAL, KLASİK FİLM DEPOSU!
500'den fazla film var Her ay 120 bin farklı kullanıcıyı kendisine çeken ve 700 bin sayfa gösteren Public Domain Torrents sitesi, internetin en popüler paylaşım protokolü Bittorrent'i kullanarak telif hakları herkesin paylaşımına açılmış film ve televizyon dizilerinin izini tutuyor. Sessiz dönem filmlerinden birçok örneğin bulunabileceği sitede sesli siyah-beyaz döneme ait klasiklere de ulaşmak mümkün. Özellikle bilim- kurgu alanındaki örnekler internet tutkunlarının kaçırmaması gereken cinsten. Last man on earth, Plan 9 from Outerspace, Little Shop of Horrors, Living Dead, Reefer Madness ve Sex Madness gibi klasiklerin yanı sıra Dick Tracy, Flash Gordon, Tarzan, Zorro gibi klasik televizyon dizilerini de bu sistem sayesinde çekip seyretmek mümkün. DivX formatındaki bu video dosyalarının aynı zamanda el bilgisayarları, Sony Playstation Portable ve iPod cihazları için de özel sürümleri yer alıyor. Yapımları DVD ya da VHS kaset formatında satın almak isteyenler için satış ağlarına bağlantılar da bulunuyor. Filmleri çekmek istemeyenler için bazı başlıklar Google Video hizmeti altında web üstünden de seyredilebiliyor. Bunun için gerekli bağlantılar yine sitenin sayfalarında bulunuyor. 500'den fazla başlığın yer aldığı site klasik tutkunları için benzersiz bir hizmet sunuyor. Sitenin tasarımından başka bir kusuru yok. : publicdomaintorrents.com
YASAL, KLASİK FİLM DEPOSU!
500'den fazla film var Her ay 120 bin farklı kullanıcıyı kendisine çeken ve 700 bin sayfa gösteren Public Domain Torrents sitesi, internetin en popüler paylaşım protokolü Bittorrent'i kullanarak telif hakları herkesin paylaşımına açılmış film ve televizyon dizilerinin izini tutuyor. Sessiz dönem filmlerinden birçok örneğin bulunabileceği sitede sesli siyah-beyaz döneme ait klasiklere de ulaşmak mümkün. Özellikle bilim- kurgu alanındaki örnekler internet tutkunlarının kaçırmaması gereken cinsten. Last man on earth, Plan 9 from Outerspace, Little Shop of Horrors, Living Dead, Reefer Madness ve Sex Madness gibi klasiklerin yanı sıra Dick Tracy, Flash Gordon, Tarzan, Zorro gibi klasik televizyon dizilerini de bu sistem sayesinde çekip seyretmek mümkün. DivX formatındaki bu video dosyalarının aynı zamanda el bilgisayarları, Sony Playstation Portable ve iPod cihazları için de özel sürümleri yer alıyor. Yapımları DVD ya da VHS kaset formatında satın almak isteyenler için satış ağlarına bağlantılar da bulunuyor. Filmleri çekmek istemeyenler için bazı başlıklar Google Video hizmeti altında web üstünden de seyredilebiliyor. Bunun için gerekli bağlantılar yine sitenin sayfalarında bulunuyor. 500'den fazla başlığın yer aldığı site klasik tutkunları için benzersiz bir hizmet sunuyor. Sitenin tasarımından başka bir kusuru yok. : publicdomaintorrents.com
Pazar, Eylül 03, 2006
15. PARİS BİENALİ - BASIN TOPLANTISI
26 Eylül'de yolu Paris'ten geçecek kültür-sanat gazetecilerini ilgilendirebilir:
XV BIENNALE DE PARIS
*****************************************************************
INFORMATION NOTE – SEPTEMBER 8, 2006
*****************************************************************
Press Conference – September 26, 11am – Maison de Radio France
Almost fifty years after it was first celebrated, the XVth Biennale de Paris will be held in Paris, France and abroad, mostly between 1 and 31 October 2006.
Nearly 100 projects from more than 20 countries will take part : 58 projects in Paris and its surrounding area, 11 in the provinces and 29 in foreign countries.
The approaches presented speak for themselves. The Biennale de Paris no longer imposes objects, works, artists or ideas.
The catalogue (1185 pages) brings together a comprehensive selection of unpublished documents and is available from Paris Musées http://www.parismusees.com or from the following website: http://www.biennaledeparis.org
The Biennale de Paris would like to thank all its partners for their precious support. http://www.biennaledeparis.org/2006/en/associates.htm
The press conference will be held on 26 September at 11 am at the Centre for Foreign Press in France (Maison de Radio France).116 Avenue du Président Kennedy 75220 Paris Cedex 16Phone. : + 33 (0)1 56 40 15 15http://www.capefrance.com
Accès : RER C, Bus 70 ou 72.
- Translated by Abadenn Multilingue Internationale -
------------------------------------------
Biennale de ParisBP 35875868 Paris cedex 18FranceT: + 33 (0)1 42 29 48 23E: contact@biennaledeparis.orghttp://www.biennaledeparis.org
XV BIENNALE DE PARIS
*****************************************************************
INFORMATION NOTE – SEPTEMBER 8, 2006
*****************************************************************
Press Conference – September 26, 11am – Maison de Radio France
Almost fifty years after it was first celebrated, the XVth Biennale de Paris will be held in Paris, France and abroad, mostly between 1 and 31 October 2006.
Nearly 100 projects from more than 20 countries will take part : 58 projects in Paris and its surrounding area, 11 in the provinces and 29 in foreign countries.
The approaches presented speak for themselves. The Biennale de Paris no longer imposes objects, works, artists or ideas.
The catalogue (1185 pages) brings together a comprehensive selection of unpublished documents and is available from Paris Musées http://www.parismusees.com or from the following website: http://www.biennaledeparis.org
The Biennale de Paris would like to thank all its partners for their precious support. http://www.biennaledeparis.org/2006/en/associates.htm
The press conference will be held on 26 September at 11 am at the Centre for Foreign Press in France (Maison de Radio France).116 Avenue du Président Kennedy 75220 Paris Cedex 16Phone. : + 33 (0)1 56 40 15 15http://www.capefrance.com
Accès : RER C, Bus 70 ou 72.
- Translated by Abadenn Multilingue Internationale -
------------------------------------------
Biennale de ParisBP 35875868 Paris cedex 18FranceT: + 33 (0)1 42 29 48 23E: contact@biennaledeparis.orghttp://www.biennaledeparis.org
Perşembe, Ağustos 31, 2006
"MİDAK SOKAĞI"NI ÇOK SEVMİŞTİM...
"Dünya Mahfuz'u yitirdi"...
Milliyet, 31 Ağustos 2006
Arap dünyasından Nobel ödülü alan ilk sanatçı olan Mahfuz'un ardından Bush da bir "taziye" mesajı yayınlamış... O da 11 eylülden sonra Bush'a "dünya ile ilişkilerinize adalet egemen olsun" diyerek bir taziye mesajı yollamış... Edebiyat ve politika ilişkileri çok ilginç değil mi? Size kimlerinkini çağrıştırıyor bilemem...
Ben en çok Midak Sokağı'nı sevmiştim... Üstelik bu kitabın elime ilk geçişi -günlük basının kültüre sanata önem verdiği yıllarda-, Sabah'ın armağan ettiği "Nobel Ödüllü Kitaplar" yoluyla olmuştu...
Milliyet, 31 Ağustos 2006
Arap dünyasından Nobel ödülü alan ilk sanatçı olan Mahfuz'un ardından Bush da bir "taziye" mesajı yayınlamış... O da 11 eylülden sonra Bush'a "dünya ile ilişkilerinize adalet egemen olsun" diyerek bir taziye mesajı yollamış... Edebiyat ve politika ilişkileri çok ilginç değil mi? Size kimlerinkini çağrıştırıyor bilemem...
Ben en çok Midak Sokağı'nı sevmiştim... Üstelik bu kitabın elime ilk geçişi -günlük basının kültüre sanata önem verdiği yıllarda-, Sabah'ın armağan ettiği "Nobel Ödüllü Kitaplar" yoluyla olmuştu...
Çarşamba, Ağustos 30, 2006
ANADOLU SANATÇILAR DERNEĞİ’NİN 33. SERGİSİ
Sadık VARER yollamış:
________________
ANADOLU SANATÇILAR DERNEĞİ’NİN 33. SERGİSİ HAKKINDA...
Beş yaşına girmekte olan Anadolu Sanatçılar Derneği bugüne değin altısı yurtdışında, toplam otuz iki sergi gerçekleştirdi. Otuz üçüncü sergiyle bu sezonu açıyoruz.
Seçkinci davranmıyoruz. İnsanları bir araya getiren bütün mekânlarda etkinlikler düzenliyoruz. Sergilerimizi izlemeye gelen insanların ulusal kimlikleri ile ilgilenmiyoruz.
Paris’te, Cannes’da ya da Duisburg’da gerçekleştirdiğimiz sergilerle, Kadıköy’de, Beyoğlu’nda ya da Kartal’da gerçekleştirdiğimiz sergiler arasında bir fark görmüyoruz.
Pek çok ressamın "olabilecek en iyi şey" saydığı yurtdışı sergileri bizler için sadece izleyici farkını ifade ediyor. Türkiye’deki sergilerimizi Türkler, Kürtler, Lazlar ya da Çerkezler izliyorlar, yurtdışındaki sergilerimizi ise Fransızlar, İtalyanlar ya da Almanlar izliyorlar.
İzleyenlerin ulusal kimliklerinin farklı olması bu sergilerin önemini ne arttırıyor ne de azaltıyor !
Yurtdışında yürüttüğümüz “Anadolu Sergileri” başlıklı projemize profesyonel sanatçıları katıyoruz. Yurt içindeki sergilerimize ise bazen yalnızca profesyonel sanatçıları katıyoruz; bazen de bu sergimizdeki gibi, resme yeni başlamış ama ressam olmaya kararlı sanatçı
adaylarını da içine alan karma sergiler düzenliyoruz. Ve elbette ASD olarak, üstenci davranan
“ben bu acemilerle birlikte karma sergilere katılmam" diyen ressamları yurtiçinde ve yurtdışında gerçekleştirdiğimiz profesyonel sergilere katmama hakkımızı kullanıyoruz.
Kendinden menkul, yetenek iktidarı kullanan bu tip üstenci sanatçılarla aramızdaki mesafeyi koruyoruz.
Yeni sergilerde birlikte olmak dileğiyle...
Sadık VARER
Anadolu Sanatçılar Derneği Sözcüsü
Sergiye katılan sanatçılar ve sanatçı adayları :
Ali Ekber ATAŞ, Ali YAĞCI, Aynur KIZILTAN, Baki DEMİR , Bahar EMRE, Bahar ERGEN, Canan AKAR, Cevahir AYMA, Ceyda HÜNDAL, Derya PARLAK, Dilek KILIÇ, Diren BALKANLI, E.Tamay TATAR, Emine YÜKSEL, Erdal ÜNAL, Eren ERDOĞAN, Engin Sezai ÜLGEN, Gültekin ŞAMLI, Hande ÇINAR, Hasan SEÇKİN, Hasan DEMİR, Hasan ÖKTEM, İsmail KARAPOLAT, Kemal KURBAN, Mine UĞURKAN, Nihal DOĞANAY, Nizamettin YILMAZ, Ruveyda TEZCAN, Sadık VARER, Seda NAS, Selin AKSOY, Serpil AKTAŞ, Sibel ERGÜN, Şerafettin TÜRKMENOĞLU, Tülay ER, Vasfiye YAĞCI, Zeynep ÜNLÜ.
Desen: İsmail Yıldırım
Sergi tarihi: 02 . 09 .2006 / 07.09.02006
Açılış Kokteyli: 02.09.2006, saat 18oo – 20oo
Adres: Kadıköy Belediyesi (Sergi Salonu ) Hasanpaşa _ Kadıköy.
İletişim: (0216) 353 48 54 sadikvarer@ hotmail.com
ASD Web: http://www.anatoliart.com ( Görsel malzeme için web sitesindeki resimleri
kullanabilirsiniz.)
English: Please see the "Anatolian Artists Association" website: http://www.anatoliart.com/default_eng.htm
________________
ANADOLU SANATÇILAR DERNEĞİ’NİN 33. SERGİSİ HAKKINDA...
Beş yaşına girmekte olan Anadolu Sanatçılar Derneği bugüne değin altısı yurtdışında, toplam otuz iki sergi gerçekleştirdi. Otuz üçüncü sergiyle bu sezonu açıyoruz.
Seçkinci davranmıyoruz. İnsanları bir araya getiren bütün mekânlarda etkinlikler düzenliyoruz. Sergilerimizi izlemeye gelen insanların ulusal kimlikleri ile ilgilenmiyoruz.
Paris’te, Cannes’da ya da Duisburg’da gerçekleştirdiğimiz sergilerle, Kadıköy’de, Beyoğlu’nda ya da Kartal’da gerçekleştirdiğimiz sergiler arasında bir fark görmüyoruz.
Pek çok ressamın "olabilecek en iyi şey" saydığı yurtdışı sergileri bizler için sadece izleyici farkını ifade ediyor. Türkiye’deki sergilerimizi Türkler, Kürtler, Lazlar ya da Çerkezler izliyorlar, yurtdışındaki sergilerimizi ise Fransızlar, İtalyanlar ya da Almanlar izliyorlar.
İzleyenlerin ulusal kimliklerinin farklı olması bu sergilerin önemini ne arttırıyor ne de azaltıyor !
Yurtdışında yürüttüğümüz “Anadolu Sergileri” başlıklı projemize profesyonel sanatçıları katıyoruz. Yurt içindeki sergilerimize ise bazen yalnızca profesyonel sanatçıları katıyoruz; bazen de bu sergimizdeki gibi, resme yeni başlamış ama ressam olmaya kararlı sanatçı
adaylarını da içine alan karma sergiler düzenliyoruz. Ve elbette ASD olarak, üstenci davranan
“ben bu acemilerle birlikte karma sergilere katılmam" diyen ressamları yurtiçinde ve yurtdışında gerçekleştirdiğimiz profesyonel sergilere katmama hakkımızı kullanıyoruz.
Kendinden menkul, yetenek iktidarı kullanan bu tip üstenci sanatçılarla aramızdaki mesafeyi koruyoruz.
Yeni sergilerde birlikte olmak dileğiyle...
Sadık VARER
Anadolu Sanatçılar Derneği Sözcüsü
Sergiye katılan sanatçılar ve sanatçı adayları :
Ali Ekber ATAŞ, Ali YAĞCI, Aynur KIZILTAN, Baki DEMİR , Bahar EMRE, Bahar ERGEN, Canan AKAR, Cevahir AYMA, Ceyda HÜNDAL, Derya PARLAK, Dilek KILIÇ, Diren BALKANLI, E.Tamay TATAR, Emine YÜKSEL, Erdal ÜNAL, Eren ERDOĞAN, Engin Sezai ÜLGEN, Gültekin ŞAMLI, Hande ÇINAR, Hasan SEÇKİN, Hasan DEMİR, Hasan ÖKTEM, İsmail KARAPOLAT, Kemal KURBAN, Mine UĞURKAN, Nihal DOĞANAY, Nizamettin YILMAZ, Ruveyda TEZCAN, Sadık VARER, Seda NAS, Selin AKSOY, Serpil AKTAŞ, Sibel ERGÜN, Şerafettin TÜRKMENOĞLU, Tülay ER, Vasfiye YAĞCI, Zeynep ÜNLÜ.
Desen: İsmail Yıldırım
Sergi tarihi: 02 . 09 .2006 / 07.09.02006
Açılış Kokteyli: 02.09.2006, saat 18oo – 20oo
Adres: Kadıköy Belediyesi (Sergi Salonu ) Hasanpaşa _ Kadıköy.
İletişim: (0216) 353 48 54 sadikvarer@ hotmail.com
ASD Web: http://www.anatoliart.com ( Görsel malzeme için web sitesindeki resimleri
kullanabilirsiniz.)
English: Please see the "Anatolian Artists Association" website: http://www.anatoliart.com/default_eng.htm
Perşembe, Ağustos 24, 2006
JOSEPH NECHVATAL ve MASALSI "NEOCON" PORTRELERİ
Sanat felsefesi ve teknoloji alanında doktoralı Joseph Nechvatal, Paris ve ABD'de yaşayan bir Amerikalı. "Elektronik görsel enformasyon" konusunda ilginç işleri var. "Masal Ülkesinin İdeologları" başlıklı son çalışması "Neocon"larla ilgili. Çok ilginç:
ideologues in fairyland
-A series of fairy portraits of some prominent neo-conservatives-*
* note: A neo-conservative (abbreviated as neo-con or neocon) is part of a U.S. based ideological political movement rooted in liberal Cold War anticommunism and a backlash against the social liberation movements of the 1960s and 1970s. Many follow the philosophic instruction of Leo Strauss, including his conviction in the necessity for governmental Machiavellian fraudulence, manipulation and mass deception.
They favor an aggressive unilateral U.S. foreign policy and generally believe that elites must protect democracy from the masses. One of their most noteworthy organizations is the neocon think tank called the Project for the New American Century (PNAC)
ideologues in fairyland
-A series of fairy portraits of some prominent neo-conservatives-*
* note: A neo-conservative (abbreviated as neo-con or neocon) is part of a U.S. based ideological political movement rooted in liberal Cold War anticommunism and a backlash against the social liberation movements of the 1960s and 1970s. Many follow the philosophic instruction of Leo Strauss, including his conviction in the necessity for governmental Machiavellian fraudulence, manipulation and mass deception.
They favor an aggressive unilateral U.S. foreign policy and generally believe that elites must protect democracy from the masses. One of their most noteworthy organizations is the neocon think tank called the Project for the New American Century (PNAC)
Salı, Ağustos 22, 2006
GÜLERYÜZ'ÜN İZMİR SERGİSİ
tarihleri arasında, Akdemir Grubu sponsorluğunda, “AGORA’da Sanat" etkinlikleri kapsamında İzmir (Balçova'daki ) Agora'da ziyarete açık olacak...
Ayrıntılı bilgi burada!
"Okurken"- M. Güleryüz
Perşembe, Ağustos 10, 2006
SAVAŞ ve SANAT
Radikal'de bugün New York Times haberlerinden birine atfen "Kentin kültür yaşamı durma noktasında" başlıklı bir haber yayınlandı... Haberde Lübnanlı müzik yapımcısı Gazi Abdül Baki'nin yapacağı, (savaşın ikinci gününde yapılacağı için Baki açısından aynı zamanda küçük bir direniş eylemi olacak) bir etkinliğin "nasıl yapılamadığı" ve kentin savaş nedeniyle duran sanat yaşamından sözediliyor. Baki'nin web sitesinde "Web sitemizi güncelleyemiyoruz" dediği de yazılı. O siteyi ben merak ettim. Siz de etmişsinizdir belki, burada: http://www.ghazibaki.com/
NY Times, Gazi Abdül Baki'yle yakından ilgili... Pek çok da haber çıkmış hakkında...
Burada da TR- UNICEF'in çocuklar için açtığı kampanyanın sitesi var...
NY Times, Gazi Abdül Baki'yle yakından ilgili... Pek çok da haber çıkmış hakkında...
Burada da TR- UNICEF'in çocuklar için açtığı kampanyanın sitesi var...
Pazar, Temmuz 30, 2006
Cuma, Temmuz 28, 2006
WEB'DE BEYRUT'LU BİR SANATÇI; ZENA el-KHALİL'DEN MESAJLAR
Zena, "Imagining Ourselves" ("Kendimizi Imgelemek") web sitesinde diğer sanat projeleri arasında evlilik hikayesini de anlatıyor. Pembe bir gelinlik giyip Beyrut sokaklarında dolaşmayı da içeren "Bir Koca Lütfen" başlıklı bir etkinliği var. O sırada gerçekten evlenmeyi hiç düşünmeyen Zena, Wael ile evlendiğinde aynı pembe gelinliği giymiş...
Zena, sanatsal çalışmalarını "Ziggydoodle" web sitesinde belgeliyor. Aynı sitede "günlük" formatındaki yazılarını son günlerde "Beyrout Update" adını verdiği savaş günlüğüne taşımış...
Israel uçaklarının attıkları arasında sadece bomba yok. Aşağıdaki karikatür gibi psikolojik silahlar da atıyorlar. Bir Lübnan haritası üzerine oturan Hamas lideri, Suriye ve İran cumhurbaşkanları... Cam kaptan Nasrullah çıkmış "Başka bir emriniz var mı?" diyor...

Zena kendisine "empoze edilen" bu savaş yüzünden Lübnan'ı terkedip, "öteki yaşam"ına devam etmek zorunda olduğunu belirtiyor. "Yoruldum" diyor. "Bütün savaşlar gibi sivillere empoze edilen bu savaştan çok yoruldum ve yazdıklarımla 'gelen posta' kutunuzdaki baskı yaratan mesajlardan bir tanesi daha olmak istemiyorum!"
O böyle diyor ama...
Savaş hakkında yazdıkları arasından bir mektup var ki bugünlerde hemen hemen tüm Internet basınında yer alıyor.
İstanbul "Indymedia"da bu mektubun Ufuk Dalmış tarafından yapılmış çevirisi var. Bir Türkçe çeviri de Betül Akdağ tarafından yapılmış. Bu metin arkadaşım Laleper Aytek'e ulaşmış. O da "ne yazsam siliyorum, kelimeler kifayetsiz kalıyor ve bu elimiz kolumuz bağlılıkta donup kalıyorum, sizlerle de paylaşmak istedim." diyerek bana (da) yollamış. Ben de "Web'de Kültür Sanat" okur ve ziyaretçileri ile paylaşıyorum.
********
Date: 27.07.2006 14:00:16
Subject: Beyrutlu bir kadın sanatçıdan mektup
************
Öksürmeye başladım. Ama nedenini bilmiyorum. Hasta değilim. Soğuk algınlığım da yok. Sanırım fazla stresten kaynaklanıyor. Bedenim kendini güçsüz hissediyor. Ne kadar su içersem içeyim ağzım hep kuru. Tükenmesini istemediğimden çok fazla su içmeye de korkuyorum.
Dün gece muhtemelen bütün hayatım boyunca deneyimlediğim en korkunç gündü. Çok yorgun ve bitkindim. Günlerdir uyumuyorum. Nihayet bir an sessizlik olduğunda ise, karnım ve kalbimdeki gerginlik beni derin bir uykuya dalmaktan alıkoyuyor.
Dün gece Dahiyeh (Beyrut’un varoş bölgesi) üzerine düşen en az 15 bomba saydık. Bunlar sadece bizim duyduklarımız. Gecenin bir yerlerinde kendi kendime, eğer birazcık olsun uyuyamazsam çıldıracağımı söyledim ve beni öldürenin bu olacağını…
Hiçbirşey yiyemiyorum. Bu yüzden psikolojik direncimi kaybediyorum. Bu noktada herşey ruh halime bağlı. Biliyorum ki güçlü olmalıyım ve olacağım. Ama yaşadıklarımı inkâr edemem.
İnsanların kahramanlıktan olduğu kadar dibe vurmaktan da haberdar olmalarının önemi olduğunu düşünüyorum. Pek çoğumuz bir çok şeyle başetmeye çalışıyoruz, tehlikeye içindeyiz. Beyrut, halkı için yiyecek, su ve ilaç bulmaya çalışıyor. İnternet üzerinden ya da başka bir biçimde birşeyler yapıyor olmamız hasta, korkmuş ve bitkin olmadığımız anlamına gelmez.
Dün gece, bu ana kadar yaşadığımız en kötü bombardımanı yaşarken, gürültülerden artık korkmadığımı farkettim; ne kadar da çabuk alışıyorsunuz. Farkettim ki en çok canımı yakan, “BİLİNMEYEN”.
Yarın ne olacak? Bu olanlar ne zaman son bulacak? Nasıl yeniden ayağa kalmaya başlayacağız? Mülteciler kabul edilecek mi? Güneydeki insanlar ne halde? Ve bütün bir ülkeyi cezalandırmak neden? Bunların ardındaki gerçek plan ne? Herşey daha ne kadar kötüye gidecek?.. Eşim ve ben, ülkeyi terketmek konusunda yardımcı olduğumuz yabancı sığınmacıları barındırıyoruz. Bu sabah ikisi gitmeyi başardı, bir Alman ve bir İsviçreli. Diğer ikisi İngiliz ve Alman. En saçma olan da şu ki Amerikan büyükelçiliği buradaki vatandaşlarına en az yardım eden elçilik. Telefon hatları servis dışı. Birkaç gün önce tesadüfen tanıştığım Arkadaşım Amanda, kendisini Beyrut’un dışındaki elçiliğe götürmesi için bir taksi kiralamak zorunda kaldı. Ve ona bütün söyledikleri, ne yapacaklarını bilmedikleri ve gelişmeleri elçilik web sitesinden takip etmeye devam etmeleri oldu. Web sitesinden edinebildiği tek bilgi ise, 5 gün sonra bir tahliye yapılacağı ama bu tahliye için para ödemek zorunda kalacak olması!
Evet, kendi vatandaşlarına, kurtulmak için para ödemeleri gerektiğini söylüyorlar. Buna inanabiliyor musunuz?!
İnsanları ülke dışına çıkarmaya çalışmak beni stres altına alıyor. Sorun şu ki eğer ülkeden çıkma fırsatım olsa ne yapacağım? Gider miyim? Arkadaşlarım ne olacak? Ailem? Sanat stüdyom? Bir İngiliz pasaportum var, eşimle birlikte ülke dışına çıkabilirim. Ama en iyi arkadaşım Maya’ya ne olacak? Ender görülen ve kötü cins bir kansere yakalandı. Birkaç ay önce teşhis konduğundan bu yana ona ben bakıyorum ve biliyorum ki benim bakımım onun mücadele etmesine yardım ediyor. Yakalandığı kanser “ tedavi edilemez” bir tür, fakat ironiye bakın ki bombardımanın başladığı gün doktoru tümörlerinin küçüldüğünü söyledi. İnanılmaz- gerçek bir mucize.
Maya’yı bırakamam!
Ya stüdyodaki resimlerim ne olacak? Ya bütün fırçalarım, boyalarım, ışığım kitaplarım! Bütün kitaplarım !
Ve işte yine beynimden geçen çılgınca şeyler.Fotoğraf albümlerimiz ne olacak? Bütün aile fotoğraflarımız… Anılarımız…Ya birkaç yaz önce ayrılık acısı çekerken balkon duvarına çiziktiriverdiğim resimler ne olacak? Ya sakladığım bütün aşk mektuplarına? Birgün kızıma vermek istediğim, geçliğimin bu kanıtlarına ne olacak?Ya diğer en iyi dostlarım? Köpeğim Tampopo’ ya ne olacak? Daima saflık ve şefkat kaynağı olan ve beni asla yalnız bırakmayan güzel Jack Russel teriyerim. Bir meleğin gözlerini taşıyan…
Köpeklerin ülke dışına çıkmasına izin verilmiyor ki…
Amerikalı arkadaşım Christine -adı Arapça öpücük anlamına gelen- Baousi adındaki buldog köpeğini bana bırakmak zorunda kalacak. Çok üzülüyor… Neredeyse ülkesine gitmek istemeyecek…Köpeğini almalarını sağlamak için pek çok elçiliğe başvurdu.
Üzülme Christine. Ben Baousi’ye bakarım…
Kızkardeşim devlet okullarında barınan sığınmacılara yardım için gönüllü olarak çalışıyor. (Şu anda para, gıda, ilaç, su, battaniye ve şilte yardımında bulunmak için vatandaşlarımızı çağırıyorlar). İnsanlardan para yardımı topluyor ve sonra sığınmacılara ilaç almak için harcıyor. Kendi inisiyatifiyle! Annem de onlara katıldı. Bir arkadaşımız bağış toplamak için bir web sitesi kurdu: http://atrissi.com/helplebanon/
Günün en inanılmaz ifadesi: İsrail insanlara güneyi boşaltmalarını, çünkü Lübnan’ın güneyini yok edeceğini söyledi. Ama insanlar ordan ayrılamıyor çünkü bütün yollar ya yıkıldı ya da önleri kesildi. Ve dün oradan ayrılmayı denediklerinde İsraillilier üzerlerine ateş açtı.
Burada bir katliam yapılıyor !
Tekrarlanan saldırılarda, dün olduğu gibi,- İsrail Lübnan’ın güneyini fosfor ve diğer kimyasal silahlarla bombalıyor.
- İsrail Lübnan sahil şeridi boyunca tüm limanları bombaladı.- İsrail bütün yerel askeri radarlarımızı ve bazı ileri karakollarımızı bombaladı.- İsrail güneydeki bütün askeri tugaylarımızı ve Arama ve Kurtarma ekiplerimizi bombaladı. Yaşayan masum sivilller kayboldu. Sığınmacıların kaldığı binalarda da katliam yapıldı. - İsrail Beyrut varoşlarını (Dahiyeh ve Haret Hreik) bombalamaya devam ediyor.- İsrail şu ana kadar 100’den fazla sivili öldürdü ve yüzlercesini yaraladı. Ve güneyi bombalamaya devam ediyor.- İsrail dağ yollarını vurmaya başladı. Shouf’a giden bir ana yolu bombaladılar.- İsrail dağlardaki bitkilere gaz bombaları atıyor.
Daha fazla devam edemeyeceğim…
***
İsrail Lübnan’daki ileri karakolları hedef almaya başladı. Lübnan askerlerini katletti. Artık hedeflerinde sadece Hizbullah yok. Lübnan’ın tamamını yok etmeyi hedefliyorlar.Gerçek:İsrail, Lübnan’ı dize getirmeye çalışıyor.
İsrail, Lübnan’ı ve Lübnan ruhunu yok etmeye çalışıyor.İsrail, Lübnanlıları yine birbirlerine düşürmeye çalışıyor.
İsrail, bizleri su, yiyecek ve barınak için otlanan hayvanlara çevirmeye çalışıyor.
İsrail ve Amerika, Suriye ve İran’ı da bunun içine çekmeye çalışıyor. Lübnan’ı yem olarak kullanıyorlar. Lübnan ise ortada kalmış durumda.
Amerika ve İsrail bölgesel bir savaş çıkarmaya çalışıyor !
Lütfen yapabildiğiniz her biçimde yardım edin. Lütfen bu mesajı herkese iletin, isterseniz yeniden yazın.Lütfen insanlara neler olduğunu anlatın. Lütfen kendi bürokratlarınıza bir adım atıp, birşeyler yapmaları için baskı kurun.Lübnan barışsever bir ülkedir. Biz Ortadoğu’da bütün dinlere mensup insanların birarada ve barış içinde yaşadığı tek ülkeyiz.
Haberlerin bu kadar önyargılı olması inanılmaz. Gerçek hasarları bildirmiyorlar. İsrail’in masum insanları öldürdüğünü bildirmiyorlar.Bu durumdan öyle anlaşılıyor ki hepsi G8 odaklılar.İsrail ve US yönetimi gerçekten sadece bizi mi ortadan kaldırmaya çalışıyor?
Onlara gitmeyeceğinizi söyleyebilirsiniz. Pek çoğumuz gitmiyor. Lübnan’ı seviyoruz.
Onlara benim gibi insanları anlatın…
kültür ve hoşgörü inşa eden
barış ve uzlaşma için çalışan
eğitmek için çabalayan
sevgi ve merhameti yücelten insanlardan bahsedin onlara…
Burada benim gibi binlerce insan var.
Bize ne olacak? Onlara benim gibi, bütün bunlara rağmen hâlâ nefret etmeyi öğrenmemiş insanlardan söz edin. Benden değerlerim dışında herşeyimi alabilirler. İnançlarım ve erdemlerim dışında herşeyi. Ama asla ve asla ruhumu dizginleyemezler! İsrail halkına yöneticilerinin bize neler yaptığını anlatın. Şiddetin şiddet doğuracağını söyleyin onlara. Lübnan’ın komşuları olduğunu ve barış içinde yaşamanın mümkün olduğunu anımsatın onlara. Şiddetle nasıl bir uzlaşmaya varabiliriz ki?
Çok yakındık…
Çok yakındık…
Lütfen bu vahşete son verin!
Yine de sevgiyle
Zena el-Khalil
çeviri: Betül Akdağ
****************************
Pazar, Temmuz 23, 2006
BODRUM'DA ŞENLİK VAR: CARLOS ACOSTA ve "The TROCKS"!
30 - 31 Agust 2006
4. Bodrum Ballet Festival
BODRUM
Founded in 1974 by a group of ballet enthusiasts for the purpose of presenting a playful, entertaining view of traditional, classical ballet in parody form and en travesti, LES BALLETS TROCKADERO DE MONTE CARLO first performed in the late-late shows in Off-Off Broadway lofts. The TROCKS, as they are affectionately known, quickly garnered a major critical essay by Arlene Croce in The New Yorker, and combined with reviews in The New York Times and The Village Voice, established the Company as an artistic and popular success... Devamı: http://www.trockadero.org/
Efsanevi Bale Dansçısı Carlos Acosta da Bodrum da...
2 gösteri: 11-12 Ağustos 2006
Efsanevi Kübalı bale dansçısı Carlos Acosta, Bodrum Uluslararası Bale Festivalinde Olivier’e aday gösterilen Tocoroco adlı şovunun iki özel gösterisini sahneleyecek.
Londra’da The Royal Ballet (Kraliyet Balesi) Baş Konuk Sanatçısı ve New York’ta American Ballet Theatre (Amerikan Bale Tiyatrosu) Konuk Sanatçısı olan Acosta, çoğunlukla, kuşağının en büyük klasik dansçısı olarak görülmekte...
The Royal Ballet’te Kenneth MacMillan’ın Romeo adlı eserinde yıldızı parlamış olup performansından dolayı büyük övgüler almış: “Acosta’nın dansı coşkulu ve net olup müzikle yükselmekte ve vücudu havada sevinçle yayılmaktadır.” (The Independent).
- Sanatçının Gavin Evans imzalı olağanüstü fotoğraflardan oluşan galerisinde (flash ile verildiği ve "copyright" ile korunduğu için izinsiz buraya alamadığım 14. resim) ayaklarına yakından bakmak bile nasıl çalıştığı hakkında fikir vermeye yetiyor!Mamafih Evans'ın kendi sitesinde de aynı fotoğraf var:
KARAGÖZ SANAT EVİ'NDE KAYALI SERGİSİ - Ayvalık
Ressam Gülseren Kayalı , Ayvalık’taki ilk sergisini, Karagöz Sanat Evi’nde açıyor.

Bölgenin sanatsal gelişimine destek olmak amacı ile yüz yıllık, mimari dokusu korunarak restore edilen yıkık bir Rum marangozhanesinde hayata geçirilen "Karagöz Sanat Evi", 5—20 Ağustos 2006 tarihleri arasında, Gülseren Kayalı’nın “Dünden Bugüne Resim Sergisi 1976-2006” retrospektifine evsahipliği yapacak...
KARAGÖZ SANAT EVİ
Cumhuriyet Cad. No.78
Ayvalık 10400
Tel: 0 266 312 65 61
http://www.cafeturc.com/
http://www.gulserenkayali.com/
Ayrıntılı bilgi Fügen Akkemik'te:
fugenakkemik@sanattanitim.com
http://www.sanattanitim.com
Bölgenin sanatsal gelişimine destek olmak amacı ile yüz yıllık, mimari dokusu korunarak restore edilen yıkık bir Rum marangozhanesinde hayata geçirilen "Karagöz Sanat Evi", 5—20 Ağustos 2006 tarihleri arasında, Gülseren Kayalı’nın “Dünden Bugüne Resim Sergisi 1976-2006” retrospektifine evsahipliği yapacak...
KARAGÖZ SANAT EVİ
Cumhuriyet Cad. No.78
Ayvalık 10400
Tel: 0 266 312 65 61
http://www.cafeturc.com/
http://www.gulserenkayali.com/
Ayrıntılı bilgi Fügen Akkemik'te:
fugenakkemik@sanattanitim.com
http://www.sanattanitim.com
Pazartesi, Temmuz 17, 2006
CHIRAC'IN KULTUR SANATA ATTIĞI İMZA: Musée du quai Branly
"Musée du quai Branly"!
Nitekim bu müzeden Jacques Chirac döneminde kültür ve sanata verilen önemin somut bir göstergesi olarak sözedildiğini söyledi bu haberi veren dostum... (Küçük resme tıklandığında Müze'nin web sitesini, büyük resme tıklandığında ise Le Monde gazetesinin bu müzenin açılış haberini görebiliyorsunuz... Hatta Le Monde sadece göstermiyor, duyuruyor da! O yüzden bu sayfayı şu anda iş yerinizden okuyorsanız bilgisayarınızın sesini kısmadan tıklamayın büyük resmi!!)
Şu belgede ise harcama kalemleri görülüyor:
İnşaat: €204.3 milyon,
Bilgisayar teknolojileri: €12.4 milyon,
Sanatsal objelerin toplanması, onarımı ve "dijitalize edilmesi": €5,7 milyon,
Mediatheque": €6.4 milyon
"Multimedia": €3.7 milyon...
Müze, "açılışı şerefine" şu sıralar ücretsiz geziliyormuş...
Bu haberden benim çıkardığım dersler:
- Fransa geç de olsa bilgi teknolojilerinin ve elektronik iletişimin önemini algılamış, eskiden içeri para ile girilen Le Monde web sitesinde şimdi sesli ve hareketli görüntü ile haberlere erişiliyor...
- Siyasilerin "iz bırakma" hırsının kapsamına kültür ve sanatın girmesi insanlık için harika bir olgu olabilir (tersi de varit olmakla birlikte)...
- Paris, kültür ve sanat kenti olma özelliğini kaptırmamakta kararlı...
Perşembe, Temmuz 13, 2006
Pazar, Temmuz 09, 2006
BOYABAT'A BİLGİSAYAR YARDIMI...
Boyabat Endüstri Meslek Lisesi'nden gelen bir mesaja göre elinizdeki fazla kitap ve bilgisayar aksamını göndemeniz çok makbule geçecek... Mesajı şuradan okuyabilirsiniz...
Çarşamba, Temmuz 05, 2006
TARIM POLİTİKASINA ETKİLİ OLMAK İÇİN ŞİİR YAZMAK...
"Ekinleri ne sevindirir,
toprak hangi yıldızda alt üst edilir,
hangi yıldızda asmalar karaağaçlara sarılır,
sığırlar nasıl bir bakım ister, koyunlar nasıl,
nasıl yetiştirilir tutumlu arılar,
işte şiirime bunlarla başlayacağım, Maecenas!"
KAYNAK: M.Ö. 70-19 yılları arasında yaşamış Roma'lı şair Publius Vergilius Maro'nun M.Ö. 30 yılında yazdığı "Georgica" şiiri.
Niye bu zahmete kalkışmış Vergilius, Maecenas kimmiş, hikayesi burada...
KOMETSEVERLERE İYİ HABER...
Bugün Paris'ten -Gürel Yontan'dan- gelen habere göre, başarılı bir operasyon geçiren Komet'in sağlık durumunda "korkutucu" bir şey olmayıp, yarın normal şartlar altındaki hastaların yattığı odasına alınacakmış... Ohhh... İçimiz rahatladı. Bütün sevenlerin gözü aydın...
Pazar, Temmuz 02, 2006
Mardin’e "Sakıp Sabancı Müzesi" mi "Mardin Sakıp Sabancı Kent Müzesi" mi?
Mardin Kent Müzesi'ne dönüşecek olan eski Vergi Dairesi...
"Mardin'e Sakıp Sabancı Müzesi" gibi başlıklar altında yer aldı haber kimi yazılı basın organlarında... Internet yayınlarında da aynı konuyla ilgili haberlerde müzenin adı ve genel bilgiler birbirinden çok farklı... "Sakıp Sabancı" adı "Kent Müzesi"nin önünde mi olmalıydı? Öyle mi olacak? Bilmiyorum. Ama bildiğim, Mardin'deki de dahil, "Kent Müzeleri"nin ÇEKÜL ve Tarihi Kentler Birliği'nin yıllardır yaygınlaştırmaya çalıştığı bir uygulama olduğu. Mardin projesi ise hani ne derler, "elim üzerinde" misali, bu iki kurumun ve Marev'in gündemini sürekli işgal eden maddelerin başında gelir. Mardin Valiliği de web sitesinde bunu vurguluyor zaten...
Tıklanınca neler çıkar kimbilir, ÇEKUL GAZETE 'sindeki haberler ve haber arşivinden de...
Yalnız Mardin mi?
- İşte Bursa Kent Müzesi...
İşte tarihe düşülmüş başka kayıtlardan bazıları:
"İzmir'e 70 yıldır hizmet veren Çankaya'daki tarihi 'İtfaiye' binası işlev değiştirerek, 'Kent Müzesi ve Arşivi'ne dönüşüyor... İtfaiye ise Yenişehir'de yaptırılan yeni merkezine taşınacak. Tarihi bina, Kent Müzesi olarak hizmet verebilmesi için restore ettiriliyor... 1930-32 yılları arasında inşa edilen ve birinci derece tarihi eser olarak 1988 yılında tescillenen, itfaiye hizmet merkezi olarak tasarımlanmış bina, erken cumhuriyet dönemi mimarisinin özelliklerini taşıyor ve yine o yıllarda inşa edilen ender betonarme yapılar arasında yer alıyor. 1932’den 2001 yılı sonuna kadar aralıksız itfaiye merkezi olarak hizmet veren bina şimdi İzmirli’lere yeni işleviyle başka bir hizmet vermeye hazırlanıyor: 'Kentsel hafıza kaybını önleme merkezi' ya da 'İKEMA"= İzmir Kent Müzesi ve Arşivi'... Müzenin amaçlarının başında toplumsal bilincin gelişmesi, estetik kaygının yerleşmesine katkı koymak geliyor. Ayrıca bu Müze, İzmirliler'i klasik müze ve kütüphanenin tekdüzeliğinden kurtaracak. Müzeyi ziyaret edenler, geçmişi eğlenerek araştırma ve öğrenme imkanı bulacaklar. Çünkü İzmir kent müzesi, insanların tüm duyularına hitap edecek şekilde tasarlanıyor ve günümüz teknolojisinin tüm olanaklarından yararlanılarak, sunulan içeriğin sürekli değişmesi planlanıyor...
Kent Müzesi ve Arşivi’nin anlamı...
Kent müze ve arşivleri yerel ölçekte ilk kez 19. yüzyılda, kültürel, ulusal kimlik ve hemşehrilik ruhu yaratmaya gereksinim duyan ABD’de görülmekle birlikte, ulusal ölçekli kurumlar olarak Avrupa’da eskiden beri bulunuyordu. Son 30 yılda, iktidarın yerelleşmesi sürecinde kent müzeleri ve arşivleri de tıpkı, temizlik, aydınlatma, yol yapımı gibi bir kentsel hizmet kurumu olarak algılanmaya başladılar. Ülkemizde de bu kavram ilk kez Tarihi Kentler Birliği’nin geçen ay çıkardığı 'Yönerge' (*) ile kurumsallaştırılmaya başlandı. Aynı tarihte Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz da İzmir projesinin sunumunu yapmışlardı... "
Yukarıdaki yazının tarihi 22 Ekim 2002! Devamı burada :
"70 Yıllık İtfaiye'den İzmir Kent Müzesi ve Arşivi'ne..."
"Kent Müzesi"ne dair başka bir anekdot:
“-Bizim niye güzel bir müzemiz yok?”
Yer; Kula’da bir düğün salonu, bir önceki hafta bu sayfadan duyurulan "Kula -Koruma, Yaşatma, Geliştirme, Araştırma, Proje, Uygulama- Sempozyumu"ndaydık. “Kenan Evren Etnografya Müzesi’nin Kula Kent Müzesi’ne Dönüştürülmesi Projesi” başlıklı bildirinin sunumunun ardından söz istedi ve aynen böyle sordu genç ortaokul öğrencisi. “Peki bunun nedeni Kula’nın coğrafi konumu olabilir mi?” diye de ekledi. “Hayır” dediler genç öğrenciye, “Kula bu konuda yalnız değil, kent müzesinin ne olup, ne olmadığının anlaşılması, coğrafi konumdan daha önemli”... Sonra kent müzesi kavramı hakkında daha ayrıntılı bilgi verildi. Sempozyumun en ilginç tarafı izleyicilerin arasında Kula’lı genç öğrencilerin de bulunması ve zaman zaman bilim insanlarına böyle ilginç sorular yöneltmeleriydi...
Bu yazının ayrıntıları da şurada...
"Şeytan ayrıntılarda gizli" denir ya, bu Internet'in yararlarından biri de bu galiba, deştikçe çıkan ayrıntılar... Son yazılarda "doğrucu Davut"luk gibi habire arşivden çıkardıklarımı buraya koymak zorunda kaldığım için huzursuz oluyorum biraz. Ama bugün bunları buraya koymasaydım daha çok canım sıkılacaktı. ÇEKÜL konuşmayı çok sevmez, fakat birinin de bunları naftalinli web sayfalarından bulup çıkarması gerekiyordu...
Sonuçta, bu kadar yıldan beri olgunlaştırılmaya çalışılan bir proje desteklenirken, destekleyenin "adı", projenin önüne geçmemeli, "ortasında" kalabilmeli hiç değilse... Yani, bence...
* * * * * * * * * * * * *
(*) Bahsi geçen Yönerge'de müellifinin Prof. Dr. Metin Sözen olduğu "Kent Müzesi" konusu aşağıdaki gibi yer alıyordu ki bu metnin yazıldığı yıl 2002'dir:
Kent Tarihi Müzeleri’ne Doğru...
KENTLERİN KİMLİĞİ MÜZELERİNE YANSIMALIDIR...
Çok yakın bir gelecekte nüfusumuzun büyük bir bölümü yaşamlarını kentlerde sürdürmeye başlayacak. Bilindiği gibi bunun temel nedeni,Yirminci Yüzyılın ikinci yarısında ivme kazanan kentlere yönelme sürecinin, günümüze kadar hızını hiç yitirmemiş olmasıdır. Artık sonuçlarıyla birlikte çok yönlü araştırılması gereken “göç olgusunun”, yaşamımıza, doğal-kültürel varlıkların yitirilmesine yaptığı olumsuz etkilerinin saptanması, aynı zamanda “toplumsal kimliğimizin aldığı yaraların” belirlenmesini de sağlayacaktır.
Kentlerin, beklediklerinin çok ötesinde yükle şaşkına döndükleri bu dönemde, her şeyin altüst olmasıyla birlikte “kentsel dokunun çöküşü”, bu arada yetkilerin belirsizliği-yetersizliği, örgütlenme biçiminin çağın gerisinde oluşu, kenti diri tutan temel öğelerin de yitirilmesine yol açmıştır. Bir anlamda hukuk dışı alana dönüşen kentlerde, önünü görmenin, geleceği tasarlamanın güçleşmesi, “ülke yönetimini besleyecek kaynağın kurumasını ” birlikte getirmiş, en küçük yerleşme biriminden büyük kentlere kadar Türkiye coğrafyasının her noktası, bu uzun süren sağlıksız ortamdan etkilenmiştir.
Böylesi bir geniş alanda “dinmeyen hareketlilik”, yerelden evrensele aktarılması mümkün özgün birikimlerin genelleşmesini önlemiş, bu arada kentlere gelenlerin kısa sürede “yeni hemşehri” olma şansı zayıflamış, herkes “getirdikleri ile gördükleri arasında bocalama” sürecini yaşamak zorunda kalmıştır. İster istemez bu durum, kentlerin sorumluluklarını artırmış, kendilerine özgü “kentsel eğitim ortamı” yaratmalarını önlemiştir. Günlük olayların ötesine geçmeyi kaçınılmaz kılan yaklaşımları, sorunlar yumağına dönüşmüş yerleşme yerlerinden beklemek, günümüz koşullarında olanaksız gözükmekte, “farklı örgütlenmelerle ortak bir dayanışma ortamı yaratmak” gerekmektedir. Böyle bir gündem oluşturabilmek için, geniş zaman dilimi içinde “kenti kent yapan temel birimlerin” büyük bölümünün ayakta tutulması, temel koşullardan biri olarak gözükmektedir.
Kısacası, gelinen bu noktada, kenti kent yapan temel öğeler daha fazla yitirilmeden nasıl korunabilir ve bu süreçte kentsel bilinç nasıl güçlendirilebilir? Öncelikle, Anadolu ve Trakya’nın farklı niteliklerle yüklü yerleşme yerleri, kendilerini ayakta tutan geçmişlerine yaşama şansı yaratmalı, onsuz “yaşamın tekdüze olduğunu” bilmelidirler. Bununla yetinmeyerek, kentlerini yaşamın kopmaz “anlamlı parçası” kılmanın yollarını aramalıdırlar. Çünkü kentlerin de bellekleri vardır ve bu “kentte insanların niçin yaşadığının” temel göstergesidir. Edip Cansever’in “İnsan yaşadığı yere benzer/O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/Suyunda yüzen balığa/Toprağını iten çiçeğe/Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine...” dizelerinde vurguladığı gibi, insanlar giderek yaşadıkları kentlerin “görünen varlığı, görünen yüzü” olmalıdırlar...
Bunu geçmişin ilişkiler ağı içinde sağlayan, kentlerin geleneksel dokularıdır. Kentin her noktasında, “evinde-sokağında-mahallesinde-çarşısında-pazarında”, “çocuklar-gençler-yaşlılar”, her yaş diliminde insanlar, birbirleriyle ve kentle ilişkilerini güçlendirecek biçimde yaşayabiliyorlarsa, o “kentte yaşam henüz diriliğini yitirmemiş” demektir. Bu hangi boyutta, hangi nitelikte olursa olsun “geçmişi olan kentler” için önemli bir ölçüdür. Artık sokaklarını çocuklar değerlendiremiyor, apartmanda insanlar kimlerle yaşadıklarını bilmiyorlarsa bu, gücünü ve niteliğini geçmiş birikimlerinden alan kentlerde bir şeylerin yittiğinin-tükendiğinin temel işaretleridir. Bunu önlemek, yaşamın anlamını yitirmemeye çalışmak, kentlerin “kendilerini ciddiye almalarına” bağlıdır. Dünyada değişik coğrafyalarda yeni kurulan kentlerin bulmaya, yaratmaya çalıştıkları, özlemini çektikleri öğeleri, “var olanların yitirmesi”, en dikkatli sözcükleri seçerek söylemek gerekirse, “toplumsal bellek çöküntüsüyle” ilgilidir.
Yıllar önce, kentlerin bu temel sorununa bir cevap niteliğinde olmak üzere ÇEKÜL Vakfı, birbirine bağlı bir dizi projeyi gündeme getirerek, ülke bütününü içerecek genişlikte uygulamaya dönüştürmeye çalıştı. Özellikle Yirminci Yüzyılın son on yılı içinde, kentlerde gittikçe artan “dağınıklığı önlemek”, “kültürel sürekliliğin anlamını vurgulamak” amacıyla önce, “7 Bölge 7 Kent” projesi kapsamına giren başta Kemaliye-Midyat-Kastamonu-Talas-Akseki-Birgi-Mudanya olmak üzere kimliğini koruyan kentlerde, özgün özelliklerini yitirmemiş bir geleneksel konutu “Çevre Kültür Evi” olarak onarıp değerlendirmeye başladı. Bu özlenen hedefe ulaşmada ilk adımdı. Kentlerde yeni dayanışma odaklarının gelişmesine bağlı olarak ardından bu kez, her kent için, “Kent Tarihi Müzesi” oluşturma düşüncesi gündeme getirildi. Bunun çıkış noktası, diğerinde olduğu gibi, kentlerin işlevini yitirmiş bir tarihi yapısını onararak kurtarmak, müzeyi bu yapıda geliştirmekti. Çok yönlü düşünmeyi gerekli kılan bu çabalarda, öncelikle “yerel yönetimlerin ve sivil toplum örgütlerinin sorumluluğu yüklenmeleri”, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktaydı. Yerel yönetimlerin ve sivil toplum örgütlerinin kentlerinin kimliğiyle ilgili tüm verileri toplamaya ve değerlendirmeye başlamaları, binlerce bilinmeden gözden çıkarılacak değerlerin kurtarılmasını sağladığı gibi, gelecekte kenti “niteliğine uygun tanımak ve geliştirmek” isteyecek kurum-kuruluş-kişilere sağlıklı ortam hazırlamaktı. Adından da anlaşılacağı gibi, kentin hemşehrilerinin oluşturacağı bu müzelerde, ailelerin fotoğraflarından eşyalarına, yönetenlerin kentlerine yaptıkları katkılara, kentin içinde ve çevresinde bulunmuş tarihin her döneminin sonuçlarını içeren buluntulara, anılarla yüklü kişilerin kentin kimliğini belirleyecek açıklamalarına, kısacası kenti kent kılan her öğeye kapıları açık tutmaktı. Diğer değişik başlıklar altında işlevlerini sürdüren müzelerle birlikte “Kent Tarihi Müzeleri”, her noktasında hemşehrilerinin emeğinin yansıdığı bir kimlikle, “kentin varlığının doğru okunmasını” sağlayacak yeni bir iletişim ağının oluşmasına, eğitim kurumlarının dolaylı doğrudan etkilenmesine yarayacaktı. Müzenin içinde yer alacağı yapının onarımından başlayarak her evresi için gerekli giderlerin kentin yerel yönetimi, sivil toplum örgütleri ve hemşehrileri tarafından karşılanması, “sahiplilik duygusunun pekişmesi” açısından da büyük önem taşımaktaydı. Burada Kültür Bakanlığı’nın, çağın gereklerine uygun bilginin toplanmasına, objelerin kimliklerine uygun sergilenmesine, düzeyli yayınlarla tanıtılmasına “yönlendirici katkıları”, projenin niteliğinin artmasında, sürekliliğin sağlanmasında çok önemli bir nokta olarak gözükmekteydi.
Bu düşüncelerin ışığında, dünyada gelişmiş örnekleri de dikkate alarak, “kentlerin anılarla yüklü geçmişini-gününü-geleceğini doğru yansıtacak, kentlinin kendisinden kopmaz bir parça olarak göreceği ortamları yaratmak”, ortak bir görev olarak karşımızda duruyor. Kendini korumaya çalışan kentler, el yordamıyla da olsa ilk örnekleri vermeye başladılar bile. Tokat bölgesinden “Niksar”, duyarlı bir yaklaşımla kentini ilgilendiren her belgeyi bir araya getiriyor. Eski Hükümet Konağı’nın onarımı gerçekleşebilirse, yapıya ve belgelere ikinci bir yaşam sansı yaratılmış olacak. Antalya bölgesinde Elmalı, Kültür Bakanlığı’na başvurarak yönlendirici destek istemekte, tüm yükümlülüğü üzerine alarak en kısa sürede “Elmalı Kent Tarihi Müzesi”ni yaşama geçirmeye çalışmakta. Benzer süreçten, Erzincan bölgesinden “Kemaliye”, Ankara bölgesinden “Beypazarı” da geçmekte. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Mardin, kentin en görkemli yapılarından Eski Vergi Dairesi’ni onararak, “Mardin Kent Tarihi Müzesi”ne dönüştürme aşamasında. Bursa ise, özel bir programla eski bir başkent olduğunu gösterecek “Bursa Kent Tarihi Müzesi” ni Zafer Meydanı’nda oluşturmak üzere...
Kısacası her kentte bir “Çevre Kültür Evi”, bir “Kent Tarihi Müzesi” yaratma düşüncesi düş olmaktan çıkma yolunda... Bütün bu içtenlikli-bilinçli çabalar, salt bir müze oluşturma eylemi olarak nitelendirilmemeli, “yaşamı-kenti anlamlı kılma yolunda atılmış ilk adımlar”, aynı zamanda “bir bütünün kaçınılmaz parçası” olarak görülmelidir. Çünkü kentler artık, tüm varlıklarını yeniden değerlendirmeye, doğru kavramlara yaslanan “yeni kimlik arayışlarına” cevap vermeye yönelmekteler...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)