Perşembe, Kasım 22, 2012

MISIR APARTMANI'NDA KEYİFLİ BİR ÖĞLEDEN SONRA...

Bir Başkentin Su Yolları ve
merhum Prof. Dr. Kazım Çeçen
Geçtiğimiz hafta sonu aziz dostum Mine Akdeniz ile İstiklal Caddesi'ndeki sergilerin bazılarını gezdik...
Su kemerlerinden birinin içi...
Önce "Bir Başkentin Su Yolları" sergisini gezdik. Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Merkezi, Prof. James Crow ve Prof. Dr. Derya Maktav küratörlüğünde, Dr. Buket Coşkuner koordinatörlüğünde hazırlamış bu sergiyi. Analog ve dijital tasarımlar "Tetrazon" tarafından yapılmış... İstanbul'un tarihi çeşmeleri ile yıllarca uğraşmış biri olarak su kemerlerinin içini hep merak ederdim. Bu sergide teknoloji o kadar güzel kullanılmış ki bizzat oralara girip gezmiş kadar oluyorsunuz... Bu arada tabii ki İstanbul ve su yolları denince bu konuda ilk akla gelen isim ve ilk bilimsel çalışmaları başlatıp sürdüren merhum Prof. Dr. Kazım Çeçen'i, resimde de olsa orada görmek çok güzeldi. Sonra Mısır Apartmanı'na gittik. Mübarek, kendisi zaten bir müze/yapı! Birçok galeri de orada. Mine merdivenlerin önünde turist gibi poz verip, bir resmini çekmemi istedi hatta! 

Mısır Apartmanı'nda ilk önce Galeri Nev'e, Mike Berg'in "Basit Geometri" (Simple Geometry) sergisine gittik.
 "Art Nouveaux-sever" Mine 
Mike Berg, 1999 yılından beri İstanbul’da yaşayan bir sanatçı. Metal heykellerinin yanı sıra büyük boy kilim ve tuval üzerine işleme tasarımları ile tanınıyor. Yapıtlarını “karşı kültürlerin öğelerini ödünç alıp sentezlemek “ şeklinde açıklayan Mike Berg, bilinen en temel geometrik formları; küre prizma ve piramidi temel alarak metal sarmallar ile biçimler oluşturuyor. 
Sergide temel geometrik formlarla üretilen heykellerin yanı sıra büyük boy çelik duvar heykelleri de var. Sanki duvara yapılmışmış gibi duran bu desenleri Berg şöyle tarif etmiş: 
Mike Berg- Simple Geometry
(Fotoğraf: Galeri Nev Arşivi)

“Duvar yüzeyindeki metal işlerimi ortaya koymamın temelinde desen üretimi anlayışının da yeri bulunuyor. Bu işlerin kağıttan ziyade metal üzerinde var olduklarını da söylemek mümkün. Mürekkeple yapılmış, ancak kağıt üzerinde olmayan desenler de diyebiliriz onlara. Öte yandan duvar işlerinde çalışırken hoşuma giden bir diğer etken de belli bir mesafede duvara konuşlandırıldıklarında yarattıkları gölge oyunları.”
Berg'in ne dediği, Galeri NEV'in girişindeki duvara bakılırsa daha iyi anlaşılabilir!
Sonra Nejat Satı'nın "Halet-i Ruhiye" ("State of Mind") sergisinin olduğu "Pi Art Works" vardı sırada! Gördüğümüz işler bizim de halet-i ruhiyemizi değiştirdi, neşelendik! Mine, mesleğine tutkuyla bağlı bir eczacı, sanatla pek uğraşmadığını söyler ama yaratıcılığa karşı zaafı vardır. Endüstriyel tasarım okuyan yeğeninin master çalışmasını "Politecnico di Torino"da yapabilmesi için ciddi uğraşlar vermesi gibi pırıltılı gençlerin yolunu açacak bir sürü desteğin de görünmeyen kahramanıdır. İşte aynı ruh bu sergiyi şöyle yorumladı: "-Şimdi herkes 'no'lucak bunu ben bile yapardım' diyecek belki bu işleri görünce ama işte marifet akıl edip yapabilmekte!"

Daha sonra "Nesrin Esirtgen Collection" galerisine uğradık. Mehmet Ali Uysal'ın "Kabuk" ("Peel") başlıklı işlerini görelim diye. 4 beyaz duvar ve boş salona ilk girişte "Aaa işler nerede?" derken Uysal'ın yeni bir duvar yaparak "galeri içinde galeri" oluşturduğunu, sonra da yeni duvarları kabuk gibi soyup kaldırarak, kıvırıp bükerek, duvarın arkasındaki kiremitleri gösterip kapatarak, kimilerini dışarı alıp köşelerde yeni biçimler yaratıp, duvarla oynayarak bizleri şaşırttığını farkettik.  "İş" oydu!
"Kabuk", Mehmet Ali Uysal, "Nesrin Esirtgen Collection"
Nesrin Esirtgen de bu galeriyi kâr amacı gütmeyen bir sosyal sorumluluk projesi olarak açmış... Serginin sadece broşürü bile inanılmaz bir estetik ve ciddiyetle hazırlanmış, tasarımı Onur Bayiç, içerik İdil Ergün, Marcus Graf, Eda Derala tarafından oluşturulmuş. Fotoğrafları Teri Erbeş çekmiş. Sakın kaçırmayın!

Son durak, gene Mısır Apartmanı'nda Galeri NON'da o gün açılan, "Aşamalı Değişim" ("Incremental Change") başlıklı sergi oldu. Galeri NON, Meriç Algün Ringborg, Olof Olsson, Pilvi Takala ve Erdem Taşdelen'in işlerini bir araya getirmiş. 24 Aralık'a kadar sürecek sergideki işlerin ortak özelliği, sanatçılarının ya kendilerini yeniden kurgulayıp ya da yarattıkları hayali karakterler aracılığıyla düzeni sorgulayıp, klişelerden "çıkış olasılıklarını kurcalamaları" diye özetlenebilir. "Görmeseydim üzülürdüm" denecek türden bir sergi bu. Hele galerinin sahibi Derya Demir de oradaysa ve tatlı tatlı açıklamalar yapıyorsa siz gezerken...

Erdem Taşdelen- "I will not sail my boat into storm"








Derya Demir, Galeri NON'un kurucusu
Erdem Taşdelen’in "New Me" (2012) (Yeni Ben) projesi, son iki yıl boyunca kendine verdiği birtakım sözleri belgeleyen obje ve metinlerin çizimlerinden oluşan bir seri. Uyguladığı basit görsel tasvirler, ilkokul çağındaki çocuklara verilen aynı cümleyi tekrar tekrar yazdırma cezasını kullanarak çocuk pedagojisine gönderme yapıyor. İşlerinde tekrarladığı cümlelerden bazıları: “I will not make a spectacle of myself” (“Kendimi gülünç duruma düşürmeyeceğim”), "I will not compare myself to others" ("Kendimi başkalarıyla kıyaslamayacağım"), “I will not be overly critical” (“Aşırı eleştirel olmayacağım”)... Kendi açıklaması da şöyle: "Bu işlerde insanın kendisini kendi isteğiyle değiştirip dönüştürmesi olasılığı ile ilgilendimse de bu uğraş, yardımsız ve umutsuz bir girişim olarak da yorumlanabilir." 

Performans sanatçısı Olof Olsson, sergide Walser'i Okumak" başlıklı işiyle yer alıyor. Ama onu görmeden önce girişteki duvarların birinde onun "Office Work" ( "Cutting 500 A4 pieces of paper into 8000 pieces of A8 paper.") adını verdiği (tamamı 3 küsür saat sürüyormuş) videosunu görmek gerek. Olsson bu videoda 500 adet A4 kağıdı keserek ufak parçalara bölüştürüyor. Video tamamlandığında 8000 parçaya bölünüyor kağıtlar...
Walser'in NON'daki kitapları...
Derya Demir, Olof'un kestiği kağıtları onun
"Ofis"ine de taşıdığını gösteriyor...
Sonra "Reading Walser" ("Walser’i Okumak") işine geçiyorsunuz. Olsson bunun için NON’un bir odasında, İsviçreli yazar Robert Walser’in Almanca (yazıldıkları orijinal dildeki) kitaplarından oluşan bir kütüphane ile çevirmiş.  Bu odayı, haftanın 5 günü boyunca günlük çalışma saatleri içinde kendi ofisi olarak kullanıp NON’da vaktini yalnızca Walser’in kitapları ile Almanca öğrenmeye çalışarak geçiriyor. Walser, genellikle kurşun kalemle ve milimetrik harflerle yazan, bazı kitapları ölümünden sonra özel aletler yardımıyla çözümlenebilen, kullandığı sözcükler de "benim" diyecek kadar iyi Almanca bilenler tarafından bile kolay kolay anlaşılamayan bir yazar. Olof'un Walser’e olan özel ilgisi, bu yazarın modernitenin çok daha az iyimser ve kendinden emin yüzünü temsil ettiğine olan inancında yatıyormuş.  ("Borges Defteri" blogunda Walser'in bazı Türkçe öyküleri var, merak edip hemen okumak isterseniz!)

Meriç Algün Ringborg "Which No One Will Ever See" ("Hiç Kimsenin Asla Göremeyeceği") serisinde, Coppola’nın "The Conversation" (1974) ("Konuşma") ve Michelangelo Antonioni’nin "Blow-Up" (1966) ("Cinayeti Gördüm") adlı filmlerinden esinlenmiş. Farklı tekniklerden oluşan ve inanılmaz zahmetli bir takiple oluşan bir dizi işiyle bu filmlerde baskın olan "gözetim" olgusu ve "gerçek ile kurgu arasındaki kırılgan ilişki"ye dikkat çekiyor.
Her iki filmin de ana karakterleri ipuçlarının izini sürmek ve gizemleri çözmekle meşgulken, Algün Ringborg bu karakterleri saplantılı bir biçimde gözetim altına alarak ve karakterlerini parça parça yeniden inşa ederek durumu tersine çeviriyor. Bu bağlamda neler yapmamış ki! 
"Gölge" - Şeffaf yağmurluk
Harry Saksafon Çalar...
Coppola'nın "Konuşma" filmindeki ana karakter Harry Caul, bir ses izleme uzmanı, her an her yerde iki kişi arasındaki bir konuşmayı kaydedip duruyor. Caul'ü takip ettikleri değil de kendisi yapan tek özel zevki ise saksafon çalmak. Algün Ringborg'un serisindeki "Harry Saksafon Çalarken"de, Caul'ün filmde doğaçlama olarak çaldığı parçaların notaya dökülmüş hallerini görüyoruz. (Açılışta onlar gerçekten de çalınmış.) "Appartment" bir daire planını gösteriyor. Ama bu daire Caul'ün filmdeki evine ait. O evi bulup planını çıkarmış ve dairenin filmde görülmeyen fakat gerçekte sayısı iki olan giriş kapılarını gösteriyor. Duvarda asılı bir şeffaf yağmurluk ("Gölge") var. Bu da Caul'ün film boyunca sık sık giydiği bir şey ama burada onun kişiliğindeki görünürlük ve görünmezliği simgeliyor. 
"T'a Mektup"
"Bomb"
Diğer taraftan "Ben bir fotoğrafçıyım" ile bir ses kaydını dinliyoruz. Burada da bir kadın sesi Blow-UP'daki moda fotoğrafçısı (Thomas) karakterinin çekim yaparken mankenlere söylediği sözleri tekrarlıyor. "Başını çevir, yana eğil" v.b. gibi. Derken bu komutlar üstüste bindikçe sesin sahibinin de gerildiğini farkediyorsunuz. "Bomb" filmdeki Thomas'ın kullandığı Nikon kameranın aynısı. Kamera duvara gömülü bir camekanda, kesekağıdı içinde sergileniyor. Nedeni filmdeki delilleri ortaya çıkarmada baş rolü oynarken, kendisinin de neredeyse bir "delil" haline dönüşmesi... Algün Ringborg neyse ki bu takipten en sonunda yorulmuş ve "Letter to T" (Thomas'a Mektup) yazıp, ona artık karakterinin gölgesi olmaktan yorulduğunu, o gerçek yerlere gittiği, gerçek nesnelere dokunduğu halde gerçek olmamasına rağmen kendisi iki yıl süren bu iz sürmeyi biraz daha uzatırsa "tamamen ortadan kaybolabileceğini hissettiğini", oysa bunu da hiç istemeyip "var olmak" istediğini söylemiş. 

Serginin en şaşırtıcı işlerinden biri de Pilvi Takala'ya ait "The Trainee", ("Stajyer") idi. Pilvi Takala, meşhur hizmet sektörü şirketi "Deloitte" ve Helsinki’deki Kiasma Çağdaş Sanat Müzesi işbirliğiyle gerçekleştirdiği 2008 tarihli projesi "Stajyer"le sergiye katılmış. Takala,  Deloitte’ın pazarlama bölümünde bir aylığına stajyer pozisyonu üstlenmiş. Ama onun asıl amacını, yani varlığının bir sanat projesi yaratmak olduğunu şirkette çalışanların çok azı biliyormuş. Şirkette çalıştığı süre boyunca gizli kamerayla çekilen fotoğraf ve videolarda, Takala’nın saatlerce hiçbir şey yapmadan vakit geçirdiği, boş gözlerle baktığı ve hatta bir gün de bütün bir mesai günü süresince bir asansörün içinde durduğu görülüyor. 
Pilvi Takala. Deloitt'te boş boş otururken...
"-Sen böyle hiç birşey yapmadan ne yapıyorsun? Ne iş?" diyenlere "-Ben beyin işçisiyim, düşünüyorum" diyormuş. Sürekli aşağı yukarı inip çıkan asansörde ne yaptığı sorulduğunda da "Hareket beynime iyi geliyor" gibi cevaplar veriyormuş.
Takala, sonra ofis ortamında çabucak tuhaf bir karakter haline geliyor ve davranışları kendisinden uzak durmaya başlayan iş arkadaşları tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Takala bu proje ile herhangi bir şey yapmayı reddederek toplumsal uygunluğa direnişin ve onu yıkmanın olanaklarını araştırıyor. 
Ayrılırken, bilgi ve iletişim teknolojileri hukukçusu kimliğim birden sıradan sanat tüketicisininkini bastırıyor, Derya Demir'e şu soruyu sormadan edemiyorum: 
-Peki bu çalışanlar da bilgileri dışında bu işlerde görüntülenmişler ve biz Pilvi'nin yanısıra onları da izliyoruz. Sonradan nasıl tepki göstermişler, izinleri alınmış mı?
Hepsinin imzalı rızaları alınmış elbette. Ne de olsa AB hukukuna tabi bir coğrafyadalar!

"DEVERAN"- Yeniden Keçe II- Sabancı Üniversitesi Karaköy Minerva Han



"DEVERAN"

Koreografi: Mustafa Kaplan
Vokal ve siirsel sunum: Sema Morits
Işık: Hakkı Yazıcı
Yapım/Üretim asistanı: Ali Alev
Üretim ve hammadde: Suteks Tekstil Sanayi Aş, Nur Ger
Prodüksiyon: Yeşim Yalman, Asiye Cengiz
Tanıtım destek: Alim Günay, Songül Sarıpınar
Projeye destek: Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Sanat Fakültesi Mehmet Bac, Elif Ayiter, İnci Ceydeli
Kasa Galeri Direktörü:
Lanfranco Assetti, asistanı Özden Şahin ve çalışanları,
Teknik: Mustafa Caymaz
Görseller: Sevim Sancaktar

20 Kasım 2012, Salı akşamı, Sabancı Üniversitesi Karaköy Minerva Han salonunda Dr. Selçuk Gürışık'ın "Deveran" "Yeniden Keçe-II başlıklı sergisi yukarıdaki Kostüm- Ses- Dans gösterisi ile açıldı... Sergi 25 Kasım'a kadar açık...

Keçe deyip geçilmemeli, gerçekten ve "yeniden" keçenin ne anlama geldiğini bu işleri görünce anlıyor insan...

Bu gösteri şöyle açıklanmış Sergi ile ilgili içerikte:

"Ürünler, görünen değerlerinin ardında tetikledikleri duygu ve düşünceler ile gizli bir sahiplenme arzusu da yaratırlar. Gerçekte hiçbir nesneye sahip olamayacağımız; ancak bir Deveran içinde o ürünle birlikteliğin anılarını oluşturabileceğimizi vurgulayan bu çalışma madde ötesinde nesnelerle bir maneviyat oluşturmayı denemekte."
Sema Moritz
(Sağda) Selçuk Gürışık






Çarşamba, Kasım 21, 2012

Behiç Ak: "YAZMAYA ÇİZMEYE DEVAM"!


Behiç Ak Sergisi -22 Kasım 2012'de Karşı Sanat'ta:
"Yazmaya çizmeye devam!"


Otuz yılı aşkın süredir çalışmalarını tiyatro, karikatür, çocuk kitapları, roman, belgesel sinema gibi farklı alanlarda sürdüren Behiç Ak, ilk defa çalışmalarından derlediği bir koleksiyonu bir arada sergiliyor. Sergi, Türkiye gibi bir toplumda, farklı alanlardaki çalışmalarını tutarlı bir anlayışla kesintisiz sürdüren sanatçının yolculuğunu yansıtması açısından da bir "ilk" özelliği taşıyor.

Sergide, Behiç Ak’ın değişik ülke ve şehirlerde sergilenmiş oyunlarından lobi fotoğrafları, afişler, otuz yıl boyunca Cumhuriyet Gazetesi'ne her gün çizdiği karikatürlerinden örnekler, öykülerini yazıp resimlediği çocuk kitaplarından alıntı ve resimler yer alıyor. Ayrıca, Behiç Ak’ın 1994’te çektiği “Türk Sinemasında Sansürün Tarihi - Siyahperde” adlı ilginç belgeseli ve bazı oyunlarının video kayıtlarını da sergi kapsamında izlemek mümkün.

“Yazmaya Çizmeye Devam” adlı sergi, Beyoğlu, Karşı Sanat Çalışmaları salonlarında 22 Kasım-14 Aralık 2012 tarihlerinde, pazar hariç her gün 11.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak.



Karşı Sanat Çalışmaları
Adres: Gazeteci Erol Dernek Sokak, Hanif Han No: 11/4 Beyoğlu, İstanbul
Tel: 90 (212) 245 71 53-54

BERİL ANILANMERT'DEN YENİ BİR SERGİ: "ENTROPİ"

Beril Anılanmert, bütün özellik ve güzelliklerinin yanı sıra çok sevdiğim bir dost... 
Dün FMV Işık Galerisi, Teşvikiye'de yeni bir sergisi açıldı: "ENTROPİ"
Beril ve Oktay Anılanmert konukları karşılarken...


 Beril Anılanmert, sergiye adını veren
-porselen- uçurtmalarının önünde... 
Sadi Hoca, Beril Hanım ve dostları...
Mehmet ve ben de Sadi Hoca ile
bir hatıra pozu istedik!
Açılışta birçok eski dostun yanısıra Anılanmert'in de hocası Prof. Sadi Diren'i gördük... Sadi Hoca, geçen yıllarda açtığı son sergilerinden bahsederken yaratıcı heyecanı gözlerinden okunuyordu.

Beril Anılanmert, artık MSÜ'de değil, Işık Üniversitesi'nde ders veriyor.
Aşağıdaki sergi bülteninde de belirtildiği gibi eski iyimserliği yok artık "gidişat" hakkında... Akademi yıllarındaki öğrencilik heyecanını da bugün pek göremediğinden sözetti. Günümüzde en büyük heyecanın bir an önce ve ne olursa olsun "ünlü olmak" olduğunu, buna da "sevinemediği"ni belirtti...

Sunak


Kutsal Kurban, 2003, 51X21X16 cm Raku
Sergide yer alan işler arasında beni en çok "Sunak"lar ve "Kurban"lar etkiledi... Ayrıca "Anima" başlıklı seri seramik 40x40'lık tablolar da heyecan vericiydi.

Işık Galeri'den gelen basın bültenine göre ise "bir tür bildiri" niteliğindeki Entropi Sergisi’nde 2012 yılı itibariyle Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun kısa bir özeti var!

"Beril Anılanmert, bugün, toplum olarak geldiğimiz noktadan geri dönüşün mümkün olmadığının, ciddi bir yozlaşma, çürüme, ayrışma ve parçalanma içinde olduğumuzun altını çiziyor. Bu çürümenin tasarlanmış bir çürüme/bozulma olduğunu ve eğitim sistemleri ile geliştirilip, dönüştürüldüğünü iddia ediyor. Sergi düzeneğinin arka planında toplumsal gerçekler, yaşananlardan derlenmiş hikayeler, yazılı basın haberlerinden küpürler ile savını savunmuyor, adeta ispatlıyor. Böylesine derin bir toplumsal yarayı seramik eserler üzerinden yorumluyor.

Anılanmert’in daha önceki sergilerinde izlediğimiz “Sunaklar” teması bu sergide de yerini alıyor. Sanki daha önce farkedilmiş, gösterilmiş ve şimdi sonucunu sorgular gibi bizlere “neyi neye değiştik de bugün böyle oldu?” diye soruyor.

Beril Anılanmert’i hepimizi gerçekliğe davet ettiği bu sergide tecrübesi, yeteneği, sorgulamaları, “mesele” ettiklerine yorumlarıyla, bir defa daha soluksuz izliyoruz. Yalnız bu defa bambaşka bir Beril Anılanmert var karşımızda. 

Kendi deyimiyle: “-Yıllardır yaptığım çalışmalarda daima bir dönüşüm kavramı var oldu… Düzen-Düzensizlik olarak ele aldığımda sonuçta 'düzensizlik' veya 'yeniden yapılanma' olarak daha iyimser bir yaklaşımım vardı…Bunlar olumluluk taşıyan önerilerdi… Bu gün aynı düşüncede değilim...” diyor.

"Entropi" Sergisi 17 Aralık 2012'e kadar açık...

Beril Anılanmert Hakkında:
İlk sergisinden itibaren devim, dönüşüm, bölünme, ayrışma gibi temalarla çalışan sanatçı, kişisel ve grup sergileri ile çalışmalarını Asya, Avrupa, Kuzey Afrika, Amerika ve Avusturalya’nın bir çok ülkesinde ve şehirlerinde sergilemiştir. Eserleri, özel ve müze koleksiyonlarında bulunmaktadır.
Sanatçı Uluslararası Seramik Akademisi üyesidir.
Entropi Sergisi’nde seramik, porselen ve cam uygulamalardan oluşan kırka yakın eser sergilenmektedir.
Anılanmert Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde ders vermekte...

Pazar, Kasım 04, 2012

RASİM KONYAR'DAN YENİ BİR SERGİ!

Rasim Konyar, İstanbul'da 8 Kasım 2012-1 Aralık 2012 tarihleri arasında, Terakki Sanat Vakfı'nda "Dokunduklarımız" başlıklı yeni bir sergi açıyor!


Konyar, iki yıl aradan sonra; yeni dönem resimlerini de  bu sergide gösterecek. Keza "Gemiler", "Ağaçlar", "Alşimist Formlar", "Dengeler Cambazlar" adlı heykel serilerini de...

1951 yılında, İstanbul’da doğan Konyar, 1975 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Dekoratif Sanatlar Bölümü’nden mezun oldu. Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü’nde bir yıl ihtisas yaptı.

1976-1980 yılları arasında School of Visual Arts (New York Görsel Sanatlar Yüksek Okulu) ve San Diego State University, California’da Roy Paul Madsen’dan animasyon ve film eğitimi aldı. Mezuniyet Projesi olan kısa metrajlı filmiyle "En iyi Kamera Ödülü"nü kazandı.


1989 yılında, "A Country Between Worlds" (Kıtalararasındaki Ülke) adlı Türkiye ve GAP Projesi üzerine iki ayrı belgesel çekti ve aynı yıl heykel ve resim çalışmalarına başladı.
1992’ye kadar Los Angeles’da yaşayan sanatçı, Türkiye’ye dönüşünden sonra çalışmalarını İstanbul Şile’deki atölyesinde sürdürmeye başladı.


1994 Şubat ayında; Vakko İstanbul Sanat Galerisi’nde, Türkiye’deki ilk kişisel heykel sergisini açtı. 2009 yılında yeniden California eyaletinin San Diego şehrine yerleşen Rasim Konyar, çalışmalarını halen, hem İstanbul Şile’de hem de San Diego’daki atölyelerinde yürütüyor.

Heykellerinde mermer, bronz ve mozaik; resimlerinde ağırlıklı olarak tuval üzerine yağlı boya kullanan sanatçı, sergilerini Maskeler ve Rütbeler, Bronz Anadolu, İnsan ve Varlık, Dengeler ve Cambazlar, Füseyfisa, Ağaçlar, Gemiler, Alşimist Formlar, Transformasyon gibi çeşitli konseptler altında topladı.
* * * * * * * * * 
Açılıştan:
Sağda Rasim Konyar
Hümeyra Konyar, Mehmet Tansuğ

Çarşamba, Ekim 10, 2012

MERAK KUŞU "COPPERNICKEL"...

"Coppernickel, Mondrian'a Gidiyor"
Epeydir zevkle izlediğim bir site var; "BrainPickings.Org". Akla hayale gelebilecek ne kadar alan varsa hepsinden düşündürücü konuları toplayıp önünüze atıyor! Sanat, bilim, kültür ve teknoloji başta olmak üzere.

Geçenlerde de çocuklar için yapılmış şu kitaptan sözediyordu:
Coppernickel Goes Mondrian: A Picture-Book Homage to the Iconic Artist 

"Coppernickel", Holandalı sanatçı Wouter Van Reek'in yarattığı bir çizgi kahraman. Bir meraklı kuş. Bu kitap, türlü çizgi/desen/renk ustalıklarıyla çocukların dikkatini Coppernickel üzerinden Mondrian'a çekmeyi ve onun hakkında fikir vermeyi -akıllardan hayat boyu çıkmamacasına- başarıyor.

Wouter Van Reek, Coppernickel ile 2011'de Bratislava'da yapılan "BIBIANA" İllüstrasyon Bienali'nde Altın Elma ödülü de kazanmış.  (BİBIANA, aynı bienalin 2013 afişinin tasarımı için 15 Kasım 2012'ye kadar  yarışmaya davet ediyor dünya sanatçılarını bu arada!)

BrainPicking.Org'un kurucusu ise M.I.T. çıkışlı yazar-editör-gazeteci Maria Popova. Gerçekten izlenmeye değer biri!

Sabancı Müzesi- Çocuklar Monet hk.
anlatılanı dinliyor.
Bugünlerde İstanbul'a "Monet'nin Bahçesi" geldi. Sadece "İstanbul'un elitleri" (!) ve bir avuç entelektüel için yapılmıyorsa bu çalışmalar, Monet'yi hiç görmeyenleri ve özellikle çocukları, birilerinin düşünmesi gerek. Sabancı Müzesi,  -hat sergisi ile sınırlı da olsa- örneğin "Artırılmış Gerçeklik" ("Augmented Reality") teknolojisini ilk kez kullanan bir kurum. Çocuklar ve Yetişkinler için Eğitim programları da var. Örneğin Monet'yi 25'er çocukluk gruplara günde 4 kez yarım saat içinde anlatabiliyor. Bu süreye serginin gezilmesi ve sonra çocukların gördüklerinden esinlenerek kendi resimlerini yapması da dahilmiş.

Bu öncülüğünü "Coppernickel" benzeri işleri teşvik ederek ve daha çok sayıda beyine ulaşarak sürdürse keşke.

Çarşamba, Ekim 03, 2012

ÇEVİRİ, ŞİİR, İNGİLİZCE: Word Express - Home

Word Express - Home :

Word Express is a project for literary exchange in South-East Europe. In a region marked with past and present conflicts, Word Express aims to cross cultural and linguistic boundaries and bring new literary voices of the region to the fore.
 October 2009. Three epic train journeys took place from three corners of South East Europe.
Starting from Ljubljana, Bucharest and Sarajevo, a group of adventurous authors and translators from  Armenia, Turkey, Bulgaria, Bosnia, Croatia, Greece, Israel Macedonia, Montenegro, Serbia, Slovenia, Romania and the United Kingdom travelled through the Balkans to Istanbul, Turkey.
The Word Express writers arrived in Istanbul on 30th October and spent five days giving readings and meeting other writers at the newly launched Istanbul Tanpinar Literature Festival and the annual Istanbul Book Fair.
Word Express is a project of    
LAF logo orange small  

Çarşamba, Eylül 19, 2012

KARİKATÜRLERLE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ VE DAHASI...

İzel Rozental'den:


Değerli Dostlar,

Önümüzdeki hafta İstanbul’da bir karikatür etkinlikleri zinciri gerçekleşecek.
Uzun zamandır üzerinde çalışılan ve Tarih Vakfı ile Cartooning for Peace Vakfı’nın müşterek girişimiyle Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini konu edinen uluslar arası bir karikatür sergisi ile panel düzenlenecek. Panel esnasında çizerler canlı çizim yaparak oturuma farklılık getirecekler.

Ayrıca yabancı çizerlerle bir workshop ve bir de imza günü gerçekleşecek.
İmza gününde, Michel Kichka’nın Fransa’da yeni çıkan kitabı “Deuxième génération” un Türkçe versiyonu tanıtılacak.

Etkinlik programı şöyle:
-        18 Eylül Salı saat 18.30, Galatasaray’da Cezayir Lokantasında kokteyl ve sergi açılışı;
-        19 Eylül Çarşamba saat 15.00 – 18.00, Taksim City Hotel’de panel;
-        20 Eylül Perşembe saat 15.00 – 19.00, Beyoğlu Leman Kültür Café’de workshop ve imza günü.

Panel ve atölye çalışmasına katılacak sanatçılar:
-        Aurel (Fransa)
-        Nicolas Vadot (Belçika)
-        Michel Kichka (İsrail)
-        Norio Yamanoi (Japonya)

Bütün etkinlikler ücretsiz olup, Türkçe-Fransızca simültane çeviri yapılacaktır.
* * * * * 

Ekteki Basın Bülteninden:
İMZA GÜNÜ

Michel KICHKA Leman Kültür’de!..

Belçika asıllı dünyaca ünlü barış karikatüristi Michel Kichka İstanbul’ a geliyor…

Eylül ayında Gözlem Yayıncılıktan çıkan “İkinci Kuşak – Babama Söylemediklerim”
adlı otobiyografik çizgi roman 20 Eylül’de Türk okuruyla buluşacak.

Fransa’da “Dèuxieme Génération” adıyla Mart ayında yayınlandığı günden itibaren yankı uyandıran çizgi romanının dünyadaki ilk çevirisi Türkçe basıldı.

Michel Kichka’nın 20 Eylül Perşembe, saat 17.00’de Leman Kültür – Beyoğlu’nda
gerçekleşecek imza gününe, “The Cartooning for Peace” oluşumundan çizerler de katılacak.

Halka açık gerçekleşecek etkinlikte

Michel Kichka Türk okurlarıyla buluşup kitabını imzalayacak. Ç

ocukluğunu, travmalarını, duygularını dile getiren Kichka, otobiyografik kitabıyla çizgi roman sanatına da farklı bir boyut kazandırıyor; daha ilk sayfalarından okuyucuyu etkisi altına alıyor.


Michel KICHKA 1954 yılında Belçika’nın Liège kentinde doğdu. Burada bir yıl mimarlık eğitimi gördükten sonra 1974’de İsrail’e göç etti ve 1978’de Kudüs Bezalel Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu. Dört yıl sonra, 1982’de, aynı üniversitenin eğitim kadrosunda yer alarak grafik tasarım ve basın karikatürü konularında ders vermeye başladı.
Kichka, 1997’den itibaren İsrail televizyonu ikinci kanalının canlı yayınlarında politik karikatürler çizmeye başladı. 2009’da, İsrail’de “Dosh Award” ödülüne layık görüldü. Courrier International, Herald Tribune, L’Arche gibi uluslararası basın organlarında, Fransız TV5 kanalında ve çok sayıdaki internet sitelerinde karikatürleri yayınlanmakta olan sanatçı, aynı zamanda merkezi Fransa’da bulunan ‘Cartooning for Peace’ adlı vakfın aktif bir üyesidir.
Tel-Aviv yakınlarındaki Holon Karikatür ve Çizgi Roman Müzesi’nin danışmanlığını da yapan Michel Kichka’nın, yayınlanmış çeşitli karikatür kitapları, resimlediği çok sayıda çocuk kitabı ve makaleleri mevcuttur.
Ülkemizde 2006 yılında İstanbul’da, 2007’de de Ankara’da “Ne Ülke Ama!” (What a Country!) adlı kişisel sergisini açan Kichka, başta İstanbul Mimar Sinan olmak üzere çeşitli üniversitelerde konferanslar verdi.
Sanatçı, karısı ve üç çocuğuyla birlikte halen Kudüs’te yaşamaktadır.

Bilgi için:
Gila Erbeş
Gözlem Yayıncılık
T: (212) 231 92 82
kitabevi@salom.com.tr

20 Eylül Perşembe Saat: 17.00 – 19.00
Leman Kültür Cafe
İstiklal Cad. İmam Adnan Sok. No.14 Beyoğlu T: (212) 292 95 65

Salı, Temmuz 17, 2012

GELDİ, GÖRDÜ, GEÇTi ve GİTTİ...

İlhan Mimaroğlu, bu sabah, New York'ta sizlere ömür...

Önce Twitter'da duyuldu haber:

"’tan yapılan açıklamaya göre avangart ve elektronik müziğin öncü isimlerinden, , prodüktör, yazar, müzik eleştirmeni ve radyo programcısı  bu sabah ’ta hayatını kaybetti." 
Sonra heryere yayıldı...



"Elektronik müziğin öncü isimlerinden, besteci, prodüktör, yazar, müzik eleştirmeni ve radyo programcısı İlhan Mimaroğlu (83) bu sabah New York’ta hayatını kaybetti."



Güngör Mimaroğlu dostumuzun, onu sevenlerin, müzik dünyasının acısını paylaşıyoruz...
Eşi az bulunurlardandı...


 ********
Şurada Pan Yayıncılık'tan Türkçe olarak yayınlanan "Geldim, Gördüm, Geçtim ve Gittim. Bir Özgeçmiş" başlıklı kitabından bir alıntı var:



Sabah denize gideceğiz, her günkü gibi. Öğleden sonra İstanbul'a ineceğiz. O günlerde İstanbul'a inilirdi. Bugün de iniliyor sanıyorum. Başka yerlere inilmez. Adalara inilmez; Kanlıca'ya inilmez; Tarabya'ya inilmez. İstanbula inilir. Merdivenden aşağı değil; yokuştan aşağı da değil. Vapura binip inilir İstanbul'a . Biz de o gün vapura binip İstanbul'a ineceğiz gene.
Önce deniz. Sandaldayız. Moda koyunun ortasında. Denize girmişiz,çıkmışız, gene girmişiz. Vapura binip İstanbul'a inmenin sırası gelmiş gibi. Derken Fenerbahçe'nin oralarından yandan çarklı görünür. Haydi! Asılırız küreklere. Çıkarız kıyıya. Yandan çarklı Kalamış'a yanaşmak üzeredir. Oradan Moda iskelesi'ne gelecek. Yetişmeliyiz. Koşarız evlerimize. Deniz kılığından İstanbul'a inme kılığına gireriz çabucak. Fırlarız evlerimizden. İskeleye inen yokuşun başındayız. Vapur Moda iskelesine yanaşmış bile. Kalkıp gidecek neredeyse. Haykırırız iskele memuru Kenan Bey'e: Geliyoruz, geliyoruz. Tut vapuru. Kenan Bey tutar vapuru biz koşup yetişene değin. Soluk soluğa atarız kendimizi vapura. Modada iskele hep oradaysa da İstanbul'a inmeye vapur yok artık. Çarkı yandan olmayan bile. Denize girmeye gelince, o eylemi göze alan kahramanlara pek seyrek rastlanıyor.
Sonraları araba vapuruyla inerdik İstanbul'a, Erdem'in otomobiliyle. Erdemden başka otomobilli yoktu bildiğim. İlk otomobili bir Citroen'di. Erdem'in Citroen'li yıllarında Ankara'daydım. Yazları gelirdim Moda'ya. O sıralarda Erdem Socony'de çalışırdı. Citroen'ine binip araba vapuruyla mı giderdi işine? Öyle de olsa, sabah sabah onunla birlikte İstanbul'a inmeyi göze alamadığım için araba vapuru yıllarına daha sonra vardım. Bir kez Citroen'le Şile'ye gitmiştik. Dönüşte Citroen bozuldu. Kaldık yollarda gece karanlığında. Yoldan geçen otomobillerden birini çevirdim; beni Üsküdar'a bıraktılar. Oradan Modaya, Erdem'in evine gittim; otomobilin yolda bozulduğunu Ferruh'a bildirmek için, merak etmesin diye. Ferruh, Erdem in annesi. Aile üyelerinden küçük adlarıyla söz etmeye alıştırmıştı bizi Erdem. Benim annem Sabiha, üvey babam Kâmil,Güngör ün annesi İnayet...
Ankara'yı bırakıp Moda'ya, Erdem'in evine yerleştiğimde Citroen'in yerini Consul almıştı. Hemen her gün öğleden sonra Consul ile araba vapuruna binip istanbul'a inerdik. Socony'den ayrılmıştı Erdem. Bir mimarlık bürosu kurmuştu, adı Mida. Oraya giderdi. Erdem'in evi gibi Mida da bir arkadaş, tanıdık, eş dost toplantısı yerine dönüşmüştü. Consul gidip Volvo geldiğinde Erdem Paris'teydi. Paris'e yolumuz düştüğünde bizi Volvo'suyla oraya buraya götürürdü. Ora bura dediğim Parisin içinde dolaşmak, ya da gecenin geç saatlerinde yemek yiyecek yerler aramak. Bir kez Paris dışına çıkalım dedik. Nereye? Versailles'a. Ara ara yok Versailles. O kez de Paris dışının orasında burasında dolaşıp döndük geri.
(-Burada bahsettiği Erdem, Erdem Buri-)


Şurada da Mehmet Dede'nin yaptığı çok ilginç bir röportaj. Sadece yazılı sorulara yazılı cevap vermeyi kabul edermiş...
Idefix'te bulunan diğer kitapları ve kayıtları da burada...



Pazar, Haziran 17, 2012

"ZAMANLIK"

Zamanlık! Safranbolu
ZAMANLIK! 
Safranbolu'da -ÇEKÜL Vakfı sayesinde tanıdıklarımdan- Canbolat'ların blogunda eski samanlıklardan birinin "Zamanlık" olup da zamana karşı nasıl bir ortak bellek oluşturduğunun resmidir! 



For my English speaking friends: 
Gül and İbrahim Canbulat left Istanbul and settled in Safranbolu in 2001. Gülevi Safranbolu project came out in 2003 as an exemplary project of "living through vitalization" in context of rapidly growing culture tourism in Safranbolu. See: http://www.gulevisafranbolu.com/en/hotel. Below, is one of the latest project that they completed and submitted to public use: "Zamanlık" (that was created out of a similar Turkish word "Samanlık"; in English "barn", "hay loft" but the latter here means "somewhere for time"!) Once upon a time, every house in Safranbolu had a "Samanlık" but in time they were disappeared. So that they revitalized one of the old "samanlık"s as a research center for the sake of Safranbolu's "collective memory" by coining it as "Zamanlık"!

Pazartesi, Haziran 04, 2012

DOCUMENTARIST 2012: KAÇIRILMAYACAK FİLMLERLE DOLU...

Bu yıl 5 yaşına basan DOCUMENTARIST 2012, 1 Haziran'da başladı... 6 Haziran'da bitecek.

Bu festivali tam ortasında yakaladık bugün ve bu yıl bir toplu gösterimi yapılan Heddy Honigmann'dan "Privé", "Yeraltı Orkestrası" ve "İyi Koca, Sevgili Oğul"u izledik...
Kendimizi çok da şanslı hissettik...
Bitene kadar da tadını çıkarmamız gerek...

Hele "Privé" uğraştığım hukuk dalı açısından, benim için çok ufuk açıcı oldu. 2000 yılında çekilmiş olmasına rağmen, "privacy", "kişisel alan", "kişisel alanın gizliliği", "mahremiyet" kavramlarına yaklaşımı alışılmışın dışında ve bugün de geçerli...

"Yeraltı Orkestrası", bir taraftan Paris severlerin gözünü doyururken diğer taraftan eski - yeni tüm devrimcilerin ya da herkesin referans çerçevesini genişleten, Güney Amerika'dan Vietnam'a kadar geniş bir coğrafyanın "birinci ağız"larından bilgi veren, "dün-bugün-yarın" döngüsünü hiç kopartmadan duyguları da harekete geçiren akılalmaz bir eser..."Müzik" ziyafeti de cabası... Zaten "Documentarist"i kuranlardan Necati Sönmez'in "kaçırılmaması gerekenler" listesinde o da var.

Ülkemizde "belgesel" dendiğinde bizim halk çoğunluğunun aklına herhalde ilk gelen "RTÜK tarafından televizyon kanallarına verilen bir ceza" olmalı. Bir diğeri, hani şu dizi izleyiciliği konusundaki espri olabilir: "Biz asla dizileri izlemeyiz, sadece belgesel"! Dizileri "snobe" edenlere karşı zevahiri kurtarma kabilinden söylenegelen bu laf "alt dil"e çoktan yerleşmiş. Bir de tıpkı "resmi tarih" gibi "makbul" sayılan belgeseller kategorisi olmalı, öyle ya. Resmi destekli filan... Nitekim "Documentarist", Kültür Bakanlığımız tarafından desteklenmiyormuş!

Öte yandan bu ülkede bir Belgesel Sinemacılar Birliği var! İçindeki eski dostlar, bu yola ömürlerini koymuş, yıllardır belgeselin hakkının verilmesi için emek verip duran bir dolu güzel insan... Onları kendileriyle pek özdeşleştiremeyen yeni kuşak belgeselciler de.  Bugün onlardan biriyle ayaküstü tanıştım. Kısacık konuşmamızdan anladığım, kadın emeği konusuna odaklanmış olmakla birlikte, biçim açısından "belgesel"i hep sorguladığı oldu. Geçen hafta izlediğimiz, İmre Azem'in bol ödüllü, bu Festivalde de yer alan "Ecumenopolis: Ucu Olmayan Şehir"i de biçim ve içerik açısından herhalde böyle bir arayış sonucu bulunan, yalnızca sinemalarda değil Internet üzerinden de erişime açılmasına çalışılan bir yapıt...


Her neyse, DOCUMENTARIST'in çıkış noktası, ülkemizdeki yaygın belgesel anlayışını değiştirmek ve gerçek tadını göstermek... Belgeselin "ekşi ama bağımlılık yaratan" tadını bu yüzden can eriği ile özdeşleştirmişler. Bu yılın poster ve tanıtım filmlerinde ünlüleri erik yerken görüntülemişler...

Ha, bu Festival'in bize bir başka katkısı daha oldu, o da milyon yıldır içinde yaşadığımız semtin her nasılsa farkına varamadığımız kimi yerlerini keşfetmek! Onlar da kişisel blog'da!

Perşembe, Mayıs 31, 2012

KATILIMIN e-HALİ

"Katılımın e-hali: Gençlerin Sanal Alemi", Türkiye'de gençlik alanında internetin sivil ve politik katılıma etkisini masaya seren ilk e-derleme...

ekitap.alternatifbilisim.org/files/katilimin-e-hali.pdf

Cuma, Mayıs 11, 2012

ARTIRILMIŞ GERÇEKLİK ve SABANCI MÜZESİ...

Hanidir merakla bekliyordum... "Artırılmış Gerçeklik" (Augmented Reality) teknolojisi bizde, ilk defa hangi müzede kullanılacak diye. Galiba Sabancı Müzesi ilk oldu. "Hat Koleksiyonu" sergisini gezenler, eğer sahip oldukları mobil telefonlarında ya da tabletlerinde bu yazılımı algılayan yazılımlar yüklü ise fazladan açıklayıcı bilgiye şıp diye ulaşabilecek....

Kendi web sitelerinde bu konuda ayrıntı vermemişler gerçi ama "Sabit Fikir"deki "Sanatın i-Pad Hali" başlıklı şu haber sayesinde daha geniş bilgi mümkün...

Ek: Bugünkü Hürriyet'te okuduğuma göre, "her ziyaretçiye gezi süresince kullanacağı bir i-Pad veriliyor"muş... Bu da iyi!

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

BUNDAN 11 YIL ÖNCE TARTIŞILMIŞ: Dijital McLuhan

Enis Batur: "...Bu kadar çok bilgiye ihtiyacımız var mı? Bunların acaba hepsi bize lazım mı? Ve 'işin içinden nasıl çıkacağız?' sorusu. Yeni çağın bize açtığı en önemli kapılardan birinin arkasından büyük bir sis çıktı."

McLuhan – “Gütenberg Galaksisi”, Levinson – “Digital McLuhan” Kapanış Konuşması
Tarih 5 Haziran, 2012. Enis Batur ve Cem Akaş'ın bir "YKY Salı Sohbetleri" akşamındaki konuşması...

Çarşamba, Mayıs 02, 2012

İŞGAL DUVARLARI / OCCUPIED WALLS

Az önce gelen haber bülteninden:


ISGAL DUVARLARI / OCCUPIED WALLS

Sergi / Exhibition
03.05 – 12.05.2012

Sadece Persembe – Cumartesi saat 13:00 – 17:00 arasinda
Only Thursday – Saturday between 1 – 5 pm hours

Sanatcilar / Artists:
Elian Bosch, Berker Karatekin & Muhammet Caliskan, Siir Ozbilge, Periferi (Asli Akaydin, Rafet Arslan, cins, Nur Celik, Emine Corduk, Eda Gecikmez, Dilara Hancer, Hande Kutlu, OnstOn, Yesim Us), Deborah Robbiano & Eriks Ashmanis, Azime Saritoprak & Emine Arslan, Gonca Sezer, Laura Tatham & Elizabeth Madsen & Shanon Springer

HAYAKA ARTI
Cukurcuma Caddesi No:19A Tophane Istanbul
T: + 90 212 252 5490  E info@hayakaarti.com


Gelin galerimizi isgal* edin! cagrimiza cevap veren sanatcilar ve sanatseverler Tophane Acik Pazar gunu duvarlarimizi dilediklerince kullandilar. Katilimcilara tesekkurler.. (Isgal hareketi, sosyal ve ekonomik esitsizligi, ekonomik yapiyi ve cagdas toplumu yonlendiren guc iliskilerini daha adil hale getirmek esas hedefine yonelik uluslararasi bir protesto hareketidir.)

Artists and art lovers made/shared their statements on our walls at Tophane Art Walk. Thank you all who came and occupied our gallery! (The Occupy movement is an international protest aiming at the primary goal of progress in social and economic inequality, fairness in economic structure and power relations shaping the contemporary society.)

Salı, Mayıs 01, 2012

Acı Bir Haber: CÜNEYT TÜREL ARAMIZDAN AYRILDI...


Cüneyt Türel, 1942 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Tiyatroya Yeşil Sahne ve Gençlik Tiyatrosu’nda başlamıştı. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, 1962 yılında Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’nda profesyonel oldu. Daha sonra Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda çalıştı. 1965 yılında Cimri oyunu ile 30 yıl boyunca çalışacağı Şehir Tiyatroları’na geçti. 1995 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan ayrıldı ve Tiyatro İstanbul bünyesinde bir sezon “Sanat” adlı oyunu oynadı.
1975 yılında Ajda Pekkan’ın “Palavra Palavra” şarkısında yaptığı düetle, herkesin hafızasında sesiyle kalıcı iz bıraktı. 1995 yılında Işıl Kasapoğlu ve Tilbe Saran ile birlikte Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nu kurdu. 2007 yılında kapanana kadar bu tiyatronun her oyununda oynadı. 2004 yılında Kent Oyuncuları’na misafir oyuncu olarak katıldı ve üç oyunda rol aldı. 2007 yılında tekrar Tiyatro İstanbul’da Çıkmaz Sokak Çocukları adlı oyunda misafir oyuncu olarak oynadı. 2008 yılında Tiyatro Dot’a Karatavuk adlı oyunla misafir oldu. 2007 yılından başlayarak rol aldığı Robert Wilson’un yönetimindeki “Rumi” (In the Blink of the Eye) oyunu Atina’da, Varşova’da ve Ravenna Festivalinde sergilendi. 2009 yazında İstanbul Tiyatro Festivali’nin özel projesi kapsamında ünlü Fransız oyuncu Jeanne Moreau ile birlikte Rumeli Hisarı’nda sahnelenen ve Amos Gitai’nin yönettiği, “Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı” adlı oyunda rol aldı.
1979 yılından bu yana çeşitli sinema, televizyon ve seslendirme çalışmalarını da sürdürmekteydi...
1 Mayıs 2012, Salı sabahı maalesef aramızdan ayrıldı... Türkiye'de tiyatroların politik tehdit malzemesine dönüştüğü bir kesitte hem de...
Onu özleyenler artık rol aldığı ya da seslendirdiği filmler ve  web sitesine bıraktıkları ile avunacak...