Kültür ve sanat ilintili web kaynakları, izlenimler, haberler...
Art and culture resources on the web...
- Avniye TANSUG
Pazartesi, Nisan 11, 2005
.. . .Hukkle ..: ..
.. . .Hukkle ..: ..
Cumartesi, Nisan 09, 2005
D.A.N.C.E. (Dance Apprenticeship Network Across Europe) Istanbul'da...
Fransa, Belçika ve İngiltere’den önemli sanat kurumlarının oluşturduğu bir organizasyon olan D.A.N.C.E. (Dance Apprenticeship Network Across Europe) Avrupa’da Dans Çıraklık Ağı, Türkiye'de yetenekli dansçılar arıyor. Klasik bale ve çağdaş dans konularında yoğun bir eğitim programında eğitime uygun adaylar bulmayı amaçlayan organizasyonun temsilcileri Türkiye'den 2 yıl burs hakkı kazanacak dansçıları belirleyecek.
Artistik direktörlüğünü Jason Bechey’in üstlendiği ve 2005’in ilk aylarından başlayarak birçok Avrupa ülkesinde seçmelere başlanan çıraklık ağının seçici kurulundan Aaron Watkin ve Emilio Calcageno Amsterdam, Barselona ve Roma’dan sonra, 7 Mayıs’ta İstanbul’da olacaklar. Aynı zamanda uzun yıllar William Forsythe’ın asistanlığını yapmış olan Aaron Watkin seçmelerden sonra da İstanbul Devlet Balesi’nde çalışmalar yapmak üzere iki hafta süreyle Türkiye’de kalacak.
Seçici kurul tarafından kendilerine William Forsythe, Angelin Preljocaj ve Wayne McGregor gibi Avrupa’nın en iyi koreograflarının yapıtlarından bölümler öğretilecek adaylar, kendilerine hazırlanan bu uluslararası olanaktan yararlanmak için ter dökecekler.
Projenin İstanbul ayağının evsahipliğini İstanbul Devlet Balesi yapacak. Seçmelere katılmak isteyen 18-25 yaş arasındaki dansçıların ön elemelerine katılmak için, en geç 15 Nisan 2005 akşamına kadar info.istbale@kultur.gov.tr veya Alim Günay alim@ttnet.net.tr adresine özgeçmişlerini yollamaları gerekiyor...
Pazartesi, Nisan 04, 2005
FUL YAPRAKLARI - Istanbul Devlet Tiyatrosu
Yazan: Civan Canova
Reji: Turgay Kantürk
Dekor: Ethem Özbora
Kostüm: Gülhan Kırçova
Işık: Enver Başar
Oyuncular:
Özlem Güveli, Özden Çiftçi, Musa Uzunlar
Yer:
AKM ODA TIYATROSU
1,2 ,5,6,7,8,9,19,20,21,22,23 NISAN SAAT 20:00
2,3,9,10,23,24 NISAN SAAT 15:00
İletişim:
AKM GİŞE- 0212 245 25 90
TAKSİM SAHNESI- 0212 249 69 44
TOPLU SATIŞ- 0212 292 39 00/111
E-posta- istdt@istdt.gov.tr
Web: http://www.istdt.gov.tr/oyunlar/oyun.asp?lngType=0&lngPlayID=236
Cevrimici Bilet: www.dtgm.gov.tr
Cumartesi, Mart 26, 2005
müzikli danslı güldürü - “Süleyman ve Öbürsüler” geliyor…
Yazan: Yavuz Pekman
Yöneten: Ayşenil Şamlıoğlu
28 Mart Pazartesi 20:30 (Prömiyer)
29 Mart Salı 20:30
2 Nisan Cumartesi 15:00
“Süleyman ve Öbürsüler” ademoğlunun yaşamdan hiç ders almayan yanına işaret ediyor; toplumsal ve bireysel sorumsuzluğunu, kayıtsızlığını, aymazlığını acı bir alayla anlatıyor.
Müzik: Can Atilla
Hareket Düzeni: Cihan Yöntem
Dekor Tasarımı: Hakan Dündar
Kostüm Tasarımı: Funda Çebi
Müzik Direktörü: Çiğdem Erken
Işık Tasarımı: Ulaş Yatkın
http://www.semaverkumpanya.com/
0 212 585 59 35
Kocamustafapaşa Çevre Tiyatrosu
NOT: Bu arada kaç yıldır ayakta kalmak için özveriyle uğraş veren Semaver Kumpanya "SOYULMUŞ"... Haber şöye ulaştı:
Semaver Kumpanya soyuldu…
28 Mart Pazartesi günü 20:30’da prömiyerini yapacağımız yeni oyunumuz “Süleyman ve Öbürsüler”in müzik aletleri
dün sabaha karşı tiyatromuza giren bir hırsız tarafından çalındı. Dün gece prova sonrası Kocamustafapaşa’daki sahnemize dekor girişinden camı kırarak giren hırsız ve ya hırsızlar yeni oyunumuzda kullandığımız müzik aletlerinin önemli bir kısmını aldı.Müzik aletlerinin yanı sıra bazı oyun aksesuarları ve elektronik aletler artık yok.
Çalınanların tam listesi aşağıda:
1 adet telsiz mikrofon
1 adet siyah bas gitar Rafter Marka 4 Telli
1 adet picolo trompet altın sarısı renginde (boyu küçük) Jupiter marka siyah küçük deri kutu içinde.
1 adet Phillips marka gri yeşil müzik seti (CD çalar ve kaset çalar)
1 adet siyah kılıfında keman
Duyurulur..
Semaver Kumpanya / Çevre Tiyatrosu
Kocamustafapaşa
0 212 585 59 35
__________________
İnanılmaz sayıda geçmiş olsun mesajı almışlar. Ama önemli olan çalınanları yerine koymak...
Perşembe, Mart 24, 2005
Cumartesi, Mart 12, 2005
Cuma, Mart 11, 2005
Jules Verne Exhibition, Paris, Palais de Chaillot
Jules Verne, le roman de la mer...
http://education.france5.fr/julesverne/
İngilizce sayfa: http://www.musee-marine.fr/index.php?lg=en&nav=360&flash=1
CANNES'DE BIR ARDESENLİ RESSAM: SADIK VARER
“Bayanlar, baylar sizleri içtenlikle selamlıyorum. İstanbul’dan geldim. Burada sizlerle Türkçe konuşuyorum. Ancak resimlerimde kullandığım dil Fransızcadır.. Yunancadır.. İtalyancadır... İspanyolca ya da Çincedir!. Çünkü sanatın dili insanlığın ortak dilidir.
Benim için resim yalnızca renk, soyut bir ifade biçimi ya da estetize edilmiş bir doğa yorumlayışı değildir; resim daha kapsayıcı ve ciddi bir iştir.
Kuşkusuz resimde renk-biçim-estetik değerler önemlidir; ama düşünce de önemlidir.
Adını hatırlayamadığım bir filozof şöyle demiş: “ Düşüncelerimi resimle ifade edebilseydim, kalem yerine fırça kullanmayı tercih ederdim”. Bunu önemsiyorum.
Bu yaklaşım modern dünyanın az sorgulayan ressamları için eskimiş sayılıyor. Bunu biliyorum...
Ama şunu da biliyorum: dünyayı sorgulama ve yorumlama düşüncesine uzak duran ressamların sayısındaki artış, resim sanatının zayıflamasına neden oluyor..
Belki de bundandır: günümüzde Guernica katliamını kayıt altına alan Picasso’ya ya da savaşın vahşetini anlatan Goya’lara fazla rastlanmıyor artık!.
Ressam yalnızca güzel olanı değil, tanıklığını yaptığı açlığı, savaşları, ekolojik felaketleri ya da kadın-erkek eşitsizliğini de çizme sorumluluğunu göstermelidir.
Böylece ressam, gerçekten kalıcı değerler üretmiş ve insanlığın ortak kültürel mirasına katkıda bulunmuş olabilir.
Bayanlar, baylar: bu ortamda sizlerle birlikte olmaktan mutluyum. Teşekkür ediyor, iyi akşamlar diliyorum."
Sadık Varer
Biyografi ve çalışmaları için : www.art-cona.com
Cuma, Mart 04, 2005
EN SONUNDA KITAP OLDU:
Hakikaten düşten öteye gidemez mi, bir insanın yanına ellibeş litrelik bir sırt çantası alarak, bir kaç parça eşya ile uzak diyarlara yelken açması? O kadar imkansız mıdır bu? Ya da piyangodan çıkacak bir büyük ikramiyeye mi bağlıdır her şey?
Yaşadıkları talihsiz bir olay sonrasında, Rahmi Koç’un dünya turuna çıktığı teknede iş bulmayı, emekliliği, ya da piyangodan çıkacak büyük ikramiyeyi beklemeden 55 litrelik bir çantayla Güneydoğu Asya’nın tozlu yollarına düşen Alim Erginoglu eşi Rachel’ın, Istanbul’da geçmişte başlayan ve sonrasında Laos, Myanmar, Burma, Kamboçya, Vietnam, Hongkong, Tayland, Malezya, Singapur, Brunei Sultanlığı ve Borneo Adası’nda; kimi zaman yağmur ormanında, kimi zaman dağlarda, kimi zaman da binbir kokunun insanı alıp götürdüğü şehirlerde devam eden, 194 günlük acı-tatlı hikayeleri “Bir Türk, Bir İngiliz ve 3 Kuruşluk Dünyadan Notlar”.
Kaçmayı, gitmeyi hayal ediyorsanız ve hayatın bitmeyen bir içsel yolculuk olduğuna inananlardansanız ne duruyorsunuz, işte bu sizin hikayeniz. İyi yolculuklar...
http://alimrachel.blogspot.com
Türk soldaki. İngiliz de sağdaki. Yeni evli onlar. Kitabın kapak resmine dikkatli bakanlar, bu genç çiftten soldakinin taşıdığı "aksesuvar"dan, dünyayı neden "üç kuruşluk" diye nitelendirdiklerini çıkarabilir. Aslında dünya "üç kuruşluk" ama yaşam çok daha fazlası... Bu yüzden yaşamlarının hakkını vermeye kararlı, benim de genç arkadaşlarımdan olan yazar ve eşi her fırsatta düşlerini gerçekleştirmek için (ekonomik) gezilere çıkıyorlar...
Ne var ki artık İngiltere'ye yerleşiyorlar. Gitmeden önce Türk kamuoyuna söyleyecek bir çift sözleri var şu yaşam konusunda... 9 Mart 2005 Çarşamba akşamı, saat 19.00-20.00 arasında Armada'da yapılacak bir basın toplantısında paylaşacaklar görüşlerini... Alim bir de kısa görsel sunum yapacak.
Gazeteci dostlara not: Katılmak isteyenlerin postmaster (at) armadahotel.com.tr adresine katılma isteğini iletmesinden mutluluk duyulacak!
Çarşamba, Mart 02, 2005
laleper aytek'in kitabı
Aytek, Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda"sına bir gönderme yaptığı bu ilk kitabından nasıl eleştiriler alıyor? Bunu henüz bilemiyorum.
Ben okudum ve baktım... Bazı fotoğrafların kitaptaki baskılarında yaşanan talihsizlik dışında kitaba diyecek söz yok. Gözlerinizi dört açmaya, gördüklerinize -ya da öyle sandıklarınıza- çok boyutlu bakmaya davet ediyor. Ya da "resmin arkasını görün" mü diyor? Çok kibarca yapıyor bunu tabii... Niye Virgina Woolf'dan yola çıkıyor peki? Bunu "Fotoğrafın Cinsiyeti" yazısında buluyoruz:
Siz yine de bulursanız kitabı bu haliyle edinin, "nümizmatik" değeri olacak bu baskının gibi geliyor bana, sonraki baskılarda bunların bulunamayacağını varsayarak...“Kendine Ait Bir Oda”da Virginia Woolf kadınların yüzyıllardır “görünmezliklerine” edebiyat ve kadın bağlamında bakarak (bunu fotoğraf ve kadın olarak değiştirdiğimizdeyse durum daha da vahimleşiyor, kadınlar daha da silikleşiyorlar!!!) oldukça temel bir soru: “kadınların neden yoksul oldukları” sorusunu soruyor. Kadınların yüzyıllarca eviçlerinde, sadece ev işleri yaparak ve çocuk yetiştirerek (önemsiz değil ama sürekli ve bir tek o yapıldığında besleyici olmadığı gibi geri de bırakıcı), hayattan, dünyada olan bitenden soyutlanarak –sadece izleyerek ama katılmadan-yaşadıkları, yaşamak zorunda bırakıldıkları bir dünya düzeni içinde doğal olarak sanat alanında da görünür olmaları oldukça yavaş ve sonradan olmuştur...
...ve Türkiye’ye dönerek; “bugün, Türkiye’de kaç kadın
fotoğrafçı olduğunu” soruyorum. Bu soruların hiçbirinin cevabının
birbirinden farklı olmadığının da farkındayım. Kadınların sanatta ve (nedense sanat olup olmadığı hala tartışılabilen) fotoğrafta da bu kadar “görünmez”, bu kadar “isimsiz”, bu kadar “yoksul” ya da bu kadar “geç kalmış” olmalarında; tarihsel süreçte, bu kadar
“içerde bırakılmış”, bu kadar sanatla yanyana görülmemiş ve bağdaştırılmamış”, bu kadar “herşeyden uzak tutulmuş”, bu kadar ve bir tek “çocuklarının annesi, evin düzenleyicisi, temizleyicisi, yemek pişiricisi, bulaşık ve çamaşır yıkayıcısı” olarak görülmüş olmasının büyük rolü olmuştur ve hala da olmaktadır.
Virgina Woolf bu durumu yine “Kendine Ait Bir Oda”da kısaca şu
cümlelerle anlatıyor: “Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir.” ... Ama fotoğraf öyle değildi, fotoğraf , mutlaka ya da daha çok evin dışında olmayı, dışarda çalışmayı, insanlarla, hayatla, tüm olan bitenle karşılaşmayı ve bire bir maruz kalmayı gerektiren, zorlayan bir alan ve bir araçtı(r). Ve fotoğraf kadını yüzyıllardır seyredilen olandan, seyreden olana taşıyan güçlü bir ifade biçimidir. Kadınların fotoğrafta bu kadar sonradan var ve görünür olmalarını, sayılarının azlığını doğru anlaşılabilmesi ve yorumlanabilmesi için önce böylesi bir tarihsel sürecin ve fiziki koşulların gözden geçirilmesi, incelenmesi gerekir.
İlk kadın fotoğrafçılardan biri kabul edilen Juliet Margaret
Cameron’un ilk fotoğrafını 1864’de, (küçük kızının annesinin canı
sıkılmasın diye aldığı bir fotoğraf makinasıyla) fotoğrafın bulunuşundan 25 yıl gibi kısa sayılacak bir süre sonra çektiğini biliyoruz. Bu cesaretli girişime Cameron’un eşinin engel olmaması kadar, ailesinin ekonomik bakımdan oldukça rahat ve güçlü olması da bence önemli. Çekimlerini dışarda değil ama evinin içinde, önceden tavuk kümesi olarak kullanılan ve sonradan stüdyoya dönüştürülen “camdan oda”da gerçekleştiren Cameron, gözüne güzel görünen bir anı, doğru netlik yapmaya ve objektifi yeterince sıkıştırmaya gerek duymadan cesaretle tespit etmiş ve bu yüzden (ve bence bir de kadın olduğu için) tekniği bilmemekle suçlanarak, fazla ciddiye alınmamış. Özellikle o yıllarda elinde fotoğraf makinesiyle bir kadının dışarlarda dolaşması, izlemesi, bakması, seyretmesi ve fotoğraf çekmesi herhalde hiç de kolay değildi (bugün bile çekimlerde yaşadıklarımız ortadayken!!!). Sanıyorum tek başına bu bile gecikmenin haklı bir açıklamalarından biri olarak kabul edilmelidir." "...Bugün kim bu zamanın “kendine ait fotoğrafı”
olan kadın fotoğrafçıları daha da çoğaltmayacağını söyleyebilir?..."Ben de soruyorum şimdi -feminist de değilim üstelik-; "Bu güzelim kitaptaki usta fotoğrafçılara ait fotoğrafları basarken yapılan teknik "azizlik", şöyle aksi, kaprisli, bir erkek fotoğraf sanatçısının kitabı basılırken yapılsaydı, kitap bu haliyle yine de satışa sunulur muydu sunulmaz mıydı?"
Bu kez Mimar Sinan Londra'da!
“Türkler: Bir İmparatorluğun Mimarları ve Mimar Sinan'ın dehası” adlı fotoğraf sergisi Londra'da açıldı. Londra'nın ünlü sanat galerilerinden biri olan Shapero'da açılan sergide Mimar Sinan'ın eserleri, mimar-fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ'un 35 fotoğrafıyla sanatseverlerin ilgisine sunuluyor. Ağırlığın Mimar Sinan'ın eserlerine verildiği sergide, 16. yüzyıl İznik çinileri detay fotoğrafları da önemli bir yer tutuyor.
Shapero Galerisi de sergi çerçevesinde koleksiyonundaki Osmanlı dönemine ait antika kitap ve 1790 tarihli 10 adet suluboya resmi sanatseverlerin ilgisine sundu.
Yüksek Mimar Ahmet Ertuğ, sergiyle Türkiye'nin kültürel ve sanatsal açıdan da AB'ye büyük katkılarda bulunabileceği gerçeğini İngiliz kamuoyunun dikkatine sunmayı hedeflediklerini bildirdi.
Ertuğ, kendisinin de ortağı olduğu Ertuğ & Kocabıyık Yayınları bünyesinde bugüne kadar 16 sanat kitabı yayımladıklarını belirterek, bu kitapların Kariye müzesinden Ayasofya'ya, Kapadokya'dan İstanbul Arkeoloji müzesine kadar Türkiye'nin tarihi mirasını, sahip olduğu zenginlikleri dünyaya tanıttığını söyledi.
Yüksek Mimar Ahmet Ertuğ ve Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık'ın işbirliğiyle kurulan Ertuğ & Kocabıyık Yayınları, Osmanlı, Bizans, Roma ve Helenistik sanatını tanıtan kitaplar yayımlıyor. Çeşitli dönemleri ele alan 16 sanat kitabına imza atan yayınevi, bu kitapların fotoğraflarından metinlerine, kağıtlarından, baskılarına ve renk ayrımlarına kadar dünya çapında konusunda ün yapmış uzmanlardan yardım alıyor.
Kitaplar, İsviçre ve İtalya'da sektörün en iyileri tarafından basıldıktan sonra, ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa'daki ünlü müze, kültür merkezi ve kitapevlerinde satışa sunuluyor.
-------------------------------------------------------------
This news in English:
TURKS :: Architecture... experience the outstanding achievements of Sinan’s architectural ... interiors of the16th century Ottoman architecture. ... Venue: Bernard Shapero Rare Books, 32 St ...
www.turks.org.uk/index.php?pid=49
- 15k - 28 Feb 2005 - Cached - Similar pages
TURKS :: Turkish Season in London
Turks: A Journey of a Thousand Years, 600-1600 co-incides ... Photographs by Ahmet Ertugexploring the architecture of Sinan, chief architect to Suleyman the ...
www.turks.org.uk/index.php?pid=30
- 13k - 28 Feb 2005 - Cached - Similar pages
-------------------------------------------------------------
Other related links:
Asım Kocabıyık Kültür Eğitim Vakfı: http://www.akkev.org.tr/
Shapero (Rare Books) Web Site: http://www.shapero.com/
A story from Amsterdam Book Fair: http://www.amsterdambookfair.com/shapero.htm
Address:
Shapero Gallery
24 Bruton Street
W1J 6QQ
Get here from Green Park
8. Uluslararası Belgesel Sinemacılar Konferansı
The 8 Th Conference Of Documentary Filmmakers
The 8 Th International 1001 Documentary Film Festival
2-6 Mart 2005 - İstanbul - March 2-6, 2005
Salı, Şubat 08, 2005
Laleper Aytek'ten "Kendine Ait Bir Fotoğraf"
Bir insan bu kadar güzel "alçakgönüllü" olabilir ancak! Bakar mısınız ilk kitabını tanıttığı şu cümlelere lütfen?
Kendine Ait Bir Fotoğraf
fotoğraf çekmeye başladıktan
20 yıl,
fotoğraf üzerine yazmaya başladıktan 10 yıl sonra
bir ilk kitap.
fotoğrafı düşünmek üzerine
fotoğrafa dair düşünceler(im),
sorular(ım) ve
akıl karışıklıkları(m).
Özlem Kalkan Erenus'tan yola çıkarak...
Karlı bir İstanbul sabahı. Bilgisayarın başına geçmişim. Bir e-posta; Özlem Kalkan Erenus'tan. "İnternet ortamının bizlere zaman zaman hazırladığı güzel sürprizlerden biri olarak değerlendiriyorum 'web'de kültür sanat' sitenizi... Elinize sağlık..." diyor. Sevip saydığı hocası Gülseren Kayalı'nın yaklaşmakta olan resim sergisi ile ilgili bir davetiye ve bülten de eklemiş... "Web'de Kültür Sanat" yazıları hanidir geleneksel basında yayınlanmadığı halde bu siteye konulması amacıyla hemen her gün benzer bilgi ve belgeler geliyor. Demek ki burada da işlevsel kalabiliyoruz. Bu iyi. Elimden geldiğince ben de buraya koyuyorum o malzemeleri. Ama bu sefer Erenus'un yolladığı mesajdan koca bir başka yazı çıkacak. Bu açık. Niye mi? Eh, vaktiniz olduğunda Erenus'un kendi web sitesine bir girerseniz, ne demek istediğimi bizzat yaşar, daha iyi anlarsınız! "Vaktiniz olduğunda" uyarımı da ciddiye almanızı öneririm. Çünkü son derece "yalın", "net", "az/öz" görünümlü, tam da bir "web'de zen tasarımı" örneği gibi görünen bu site, sunduğu içeriğin niceliğinden çok, niteliği ile sizi "alıp götürüyor"... "Nereye" mi? Bu, merak alanlarınıza bağlı olarak başka sitelerden, hayata dair düşüncelere doğru değişebilir...
Ben nerelere gittim?
Sanatın sınır tanımazlığı...
Önce Özgeçmiş'ini okudum Özlem'in. 1971 doğumlu, İÜ ve ODTÜ'de İşletme eğitimini tamamlamış. 1994'de yaşamında resime yer açmış. 1994'den 2005'e kadar ne kadar çok şey yaptığına şaştım kaldım. Dünyanın hemen her coğrafyasında iz bırakmış. Resimleri özel ve resmi koleksiyonlarda yer almış.
Çini projesi ise daha bitmemiş. 2005 yılı içinde dünyanın diğer noktalarında bir araya gelmeye devam edecek çiniler. Niçin mi "çini"? Eski Mısır'dan bu yana dünyanın her yerinde, her mimaride, her evde bulunan ender ögelerden biri olarak kültürün bağlayıcılığını o temsil ediyor!
Web'de kültür sanat; "Mail Art" ve dünyanın çocukları...
Çocuklar... Özlem Kalkan Erenus'un çocukları "ateşe bakan karaderili çocuklar", "çöp toplayan çocuklar", "askerlerin şeker attığı çocuklar"... 1999'daki solo sergisi "OnÜçBuçuk"da karaderili kadınlar ve çocuklarını şöyle özetliyor:
Resmettiğim zencilerin, soft pasteldeki teknik becerimin önüne geçtiğini söyleyenler haklı olabilir. Ama bu noktada onların “rol çaldığını” söylerken haksızlar. Çünkü ben bu resimleri yaparken zaten “başrolü” karaderililere verdim. “Bakın ben bu boyaları beceri ile kullanıyorum” demek, benim için altını çizmeye çalıştığım duyarlılıktan daha sonra geliyor. “Siz bir on üç buçuk musunuz?” gibi akıl ve zekadan uzak sorular soran beyinlerin, bu duyarlılık ve farkındalığa o kadar
ihtiyacı var ki…
Pırlanta, sonsuza kadar!
Bütün dünyanın -zürafa boyunlu olmayan!- kadınlarına benimsetilmeye çalışılan bu slogan, aşk ile pırlanta arasında bağlantı kurup, aşklarını "pırlanta armağan ederek sonsuzlaştırmaya çalışan" erkeklerin de işini güçleştiriyor. Bir "Wall Street çalışanı" Thomas Hope da o erkeklerden biri. Evleneceği kıza 14 bin dolara malolan bir pırlanta yüzük alıp, taksitleri öderken “İlk elmas yüzüğü icat ederek, milyonları kafalamayı başaran o sivri zekalıyı bir bulursam benzeteceğim” diye dertlenen Thomas, Özlem'in New York Metropolitan Müze'sinde açtığı “Maskesiz Beyazlar: Zenciler” sergisini gezmiş. Gezerken bir taraftan karaderililere bakıyor, bir taraftan da yüzüğü düşünüp hayıflanıyor. Sonra birden bir şimşek çakıyor kafasında. Ben ne kadar anlatsam Thomas'ın duygularını özetleyemem, en iyisi Serdar Özkan'ın çevirisinden aynen vermek onları:
Zenci portrelerinizin herbiri farklı duyguları yansıtıyordu: Kimi olumlu,
kimi olumsuz, güçlü, zayıf, durgun, hareketli, vesaire. Ama hepsinin tek bir
paydada buluşuyordu. İç dünyalar olduğu gibi yüzlerdeydi. Şeffaf… Transparan… Maskesiz… Bizim toplumumuzda heran elimizin altında ihtiyaca göre değiştirdiğimiz, maskeler yoktu onlarda.
Maskeli balolar çok rahatlatıcı gözükür. Gizlemek istediklerini kolayca saklayabilirsiniz. Afrika toplumundan bu insanlar neden bu rahatlıktan yüz çevirsinler ki? Onlar da toplumsal şartlanmalar yok muydu? Onların gizlemek istedikleri zayıflıkları yok muydu? İç dünyaların dışa bu kadar kuvvetli yansıması onları incitmiyor muydu? Hayır, onlarda bizim gibi insanlar. Saydamlıklarının başka bir sebebi olmalı...
Acaba bu saydamlık, yüzyıllarca “yük” altında ezilmenin şeffaflığı
mıydı?
Öbür yandan Wall Street’teki insanlar belki de onlardan daha
fazla bir yükün altındalar. Telaş, stres, belirsizlik, geceyarılarına kadar
çalışma, tüketme derdi, bir de daha az tüketiyor olma kaygısı ve mutsuzluk.
Kaldırılır yük değil. Ama bu yük, sadece maskelerinin çoğalmasına yarıyor….
Çünkü yükleri yaşama dair değil, insanın temel ihtiyaçlarının yükü değil.
Hayatını, daha beğenilen maskeyi satın alabilmeye adayan “kendini kanıtlamanın”
yükü.
Belki de portrelerinize canveren, modellerinizin, yaşamın ve özgürlüğün kutsallığını en zor şekilde hisseden, “kendini kanıtlamaya” zaman bulamayan bireyler olması.
Kendimize yabancılaştığımızı, dünyanın bir ucundaki yabancılarla evimde bana bir kez daha hatırlattığınız için sonsuz teşekkürler…
Thomas Hope
Teşekkürler Özlem Kalkan Erenus... Yaptıklarınızı ve dünya ile ilişikinizi web'e iyi ki böyle güzel taşımışsınız. Bu sabah hem sizi tanıdım, hem bir sürü şey öğrendim, hem ben de kafamdaki bazı sorulara yanıt buldum... Başkaları da başka yolculuklara çıkacak elbette sizin siteden. Ama ben buraya epeydir bu kadar zevkle yazmamıştım! Çünkü sizin varoluş biçiminiz beni çok mutlu etti ve gelecek umudumu tazeledi... Umarım başkalarını da eder...
GÜLSEREN KAYALI SERGİSİ HAKKINDA
07-28 Mart 2005 tarihleri arasında, Gülseren Kayalı, Nişantaşı Koçbank’ta bir grup resimlerini izleyiciyle buluşturacak. Uzun yıllar ressamlığını, sanat eğitimciliğiyle birlikte sürdüren G.Kayalı’nın son resimleri üzerine, Özkan Eroğlu şunları söylemekte:
“Ben, öz olarak G.Kayalı’nın yeni söylemler peşinde olduğunu ifade etmek isterim bir kez daha. Umberto Eco, bu tip söylemlerin, ‘ironi’ ve ‘eğlence’ olmak üzere, çift anlamlılık taşıdığını savunur. Bu bir anlamda modernizm üzerinde yargılarda bulunmak, hem de sonrasına bazı işaretlerde de bulunmak demektir. Doğru bir söyleyişle post-modernist bir dil yaratmaya çalışmaktır belki de. Post-modernizmin en önemli iki özelliği ‘çoğulcu’ ve ‘çeşitlikçi’ olmasıdır. Yeni modernist süreçler baş gösterdikçe, yeni post-modernist süreçler de kendiliğinden ortaya çıkacaktır, buna şüphe yok”.