Çarşamba, Mayıs 18, 2011

Welcome to LabforCulture.org

LabforCulture.org :
The networking platform for information on European arts and culture...

Salı, Mayıs 17, 2011

15 MAYIS AKŞAMI ERKMEN'İN TÜNEL'DEKİ HEYKELİ


15 Mayıs 2011 akşamı... Tünel Meydanı... Ayşe Erkmen'in "Tünel'e Heykel" adını verdiği ve yakın geçmişte türlü tahribata maruz kalan ferforje dikilitaş, bu kez onbinlerin katıldığı "Internet'ime Dokunma" yürüyüşünün pankart ve mesajlarına çok anlamlı bir ev sahipliği yapıyor...

X-Ist Hong-Kong'da!

X-Ist

Burhan Kum, Mehmet Güleryüz, Nuri Kuzucan,
Gözde Türkkan, Ali Taptık, Lale Tara
ART HK 11 (Hong Kong International Art Fair)
Stand 1P08'de!
www.artxist.com

Perşembe, Kasım 18, 2010

Hala 2 ("iki") gününüz var!

 Neyse, biz o kapanmadan yetiştik:İstanbul 1910-2010 Kent, Yapılı Çevre ve Mimarlık Kültürü Sergisi”!
"Santral İstanbul"da, küratörlüğünü, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı İhsan Bilgin ve Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı akademisyenleri Günkut Akın, Burak Boysan, Sibel Bozdoğan, Murat Güvenç, Tansel Korkmaz ve Eda Yücesoy’un üstlendiği sergi 20 Kasım 2010'da kapanıyor...
Bugün, bol çocuklu, az "eski İstanbullu" ve hemen hemen "hiç turistli" bir ziyaretçi profili ile birlikte gezdiğimiz bu sergi hakkında -örneğin- Hasan Bülent Kahraman'ın yorumu şurada...
Biraz daha yakından bir yorum burada...
En ilginci ise bizim de çok ilgi çekici bulduğumuz "Tünel-Maslak hattı" bölümü ve oradan yola çıkılarak bu çalışma hakkında yapılan şu yorum: "Bu Sergiye Gidin ve ama Daha İyisini Yapmayı Düşünün"!
Aşağıda benim için daha çok anlam taşıyan kimi kareler var...































Cuma, Ekim 08, 2010

Banu Tansuğ / Sergiler / Kültür-Sanat

Pentimento, resim sanatıyla ilgili bir terim. Ressamın resim yaparken boyayla üstünü örterek yok ettiği bir bölüm ya da ayrıntının yıllar sonra yeniden belirmesi. Zaman içinde üstteki boya saydamlaştıkça, kapatılanların ortaya çıkması. İstanbul da yıllar boyu aynı biçimde üstü örtülerek yenilenmiş, kat kat değişik kültürleri barındırmış, katmanlarının zenginliğiyle bizi şaşırtan bir şehir. Kazıdıkça birbirinden farklı ve renkli katmanlarını keşfettiğimiz, sürprizlerle dolu bir pentimento.

"İstanbul Pentimento" sergisinde ressama soluk veren şehir, tuvallerin dokusuna işlemiş. Tansuğ’un olgunlukla kullandığı tekniklerin açtığı manevra alanında, Bizans prensesleri sarayın harem kadınlarına, kiliseler camilere, düş gerçeğe dönüşüyor. Mitolojik, kutsal veya sıradan kadınlar... üzerlerindeki katmanların ardında gizemliler.

Koleksiyonun adı İstanbul Pentimento; tuvalde bugün gördüklerimizin altında neler var, henüz fikrimiz bile yok. Ne de olsa İstanbul sonsuz bir pentimento.

BANU TANSUĞ;
Robert Kolej ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Y. O. Grafik Sanatlar Bölümü mezunu. Floransa'da staj yaptı, New York School of Visual Arts'da eğitim gördü. Halen çalışmalarını Asmalımescit'teki atölyesinde sürdürmektedir. "Istanbul Pentimento" 12. kişisel resim sergisi.
http://www.banutansug.com/


Cuma, Haziran 25, 2010

BİR "BLOG" - BİR "DERGİ"

Sinem Ergun'un kişisel web günlüğü: "Sanat Notları"

Ergun, 6 aydır sürdürdüğü bu çalışmadan yola çıkıp, arkadaşlarıyla birlikte çevrimiçi bir dergi de yaratmış: AJANDA Online Aktüel Dergi...

Çok sıcak, çok yalın, çok sevimli...

Bir "blog", bir "dergi" derken kimbilir daha nerelere uzanacak bu girişim... "Micro-blogging", blog yazarlığını neredeyse unutturacak diye hayıflanırken bir rastlantı sonucu Hande Ergun ve bu işlerle karşılaşmak keyiflendirdi beni çok...

Salı, Mayıs 04, 2010

"KİTAP SEVGİSİ"

M.ŞEHMUS GÜZEL

Paris’te « Küçük Türkiye » ismini taktığımız « bizim mahallenin » tam ortayerinde Özgül Kitabevi. İşte adresi : 15, rue de L’Echiquier, 75.010, Paris. Kitabevi’nin yönetiminde 1982’den bu yana Paris’te Türkçe ve Türkiye üzerine kitap satmak işini inat mı inat yürüten iki kişi var : Françoise Rastoix ve Rüstem Gücüyener. İnadı soyadından belli Rüstem’in.

23 Nisan 2010 cuma, burada son aylarda yayınlanan,
  • Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can
  • Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan
  • Ergani Yürüyor
isimli kitaplarımın imza ve tanıtımı için saat 18’den itibaren bir kabul düzenledik. Rüstem ve Françoise’la kitabevine çeki düzen verdikten sonra saat 17’ye doğru beklemeye başladık. Hem sohbet ediyoruz, hem o sırada gelip şu veya bu kitabı soranlarla dertleşiyoruz. Kimine kimi kitabı tavsiye ediyoruz. Günün son müşterileri de gittikten sonra kendi aramızda « İmza ve tanıtım toplantısına ilk kim gelecek » diye bir yarış düzenliyoruz. Tam biz bahis meselesinde tek tek örgörümüzü söyledikten sonra ilk davetlimiz geliyor : Bu Mustafa Sevgi. Yıllarca SİPA’da Gökşin Sipahioğlu’nun en yakın çalışma arkadaşlarından biri olarak uzun süre görev yapan Mustafa yeniden SİPA’ya dönmüş ve yeniden fotoğraf çekmeye başlamış. Toplantı süresince en çok fotoğrafı o çekti nitekim. Mustafa’yla hal hatır sorarken ve o gün vefat ettiğini öğrendiğimiz Mogollar’ın « Dedesi » ve yaşıtımız ve bir parça Parisli de sayılması gereken Engin Yörükoğlu’nu ve Mogollar’ın diğer müzisyenlerinden Sorbonne civarındaki cafelerde barmenlik yapanları ve hepsini andık. Umarım Bodrum’da, doğduğu ve yaşadığı diğer kentlerde de Engin Yörükoğlu ismi sokaklara, caddelere, meydanlara verilir artık.

M. Şehmus Güzel

Sohbetimiz derinleşmek üzereyken iki genç bayan kitabevine iki lale gibi giriverdi : « Merhaba, biz Plateforme dergisinden geliyoruz. » Paris’te yayın hayatına yeni giren Plateforme ilk sayılarıyla son derece ilgi çeken epey kaliteli ve yararlı bir dergi. Hem haber ve söyleşilere yer veriyor, hem de kimi işletmenin reklamına. İlk sayısında Paris-Saint-Germain futbol takımında hücum oyuncusu Mevlüt Erdinç ile yapılan söyleşi son derece ilginç örneğin : Onun daha çoçukken futbol yeteneklerinin keşfedilmesi ve sonrası, ailesinden ayrıldığı ilk günlerdeki yalnızlığı ve gelişmeler öğretici. İki genç bayan gazeteci kitaplarını imzalayacak olan yazarla yani bendenizle söyleşi yapmak istediklerini söylediler. Kabul ettim. Ayak üstü ve ayak üstünde kısa ama son derece şirin bir söyleşi yaptık. Birçok fotoğraf çektiler. Birkaç kitabı hediye etmemi istediler, olur dedim. Hediye ettiğim ve imzaladığım kitapları derginin bilmece yarışmasında kazanan okuyucularına armağan olarak vereceklerini söylediler. Plafeforme dergisi okuyucularına bu kadar hizmet edebilirsem ne mutlu bana. Genç gazetecilerden Selma Kaya şiir yazmayı ve okumayı sevdiğini söyleyince İkinci Şiirler kitabımdan iki adeti hemen hediye etim. Birini onun için imzaladım. Dergide bir şiir sayfası açmalarının yararlı olacağını söyledim. Çünkü gurbette neredeyse herkes şiir yazıyor, mesele artık onların yayınlanabilmesini sağlamak. Önce gazete ve dergilerde ve sonra mutlaka kitaplarda. Kitap daha kalıcı ne de olsa. Her şey kitapları sevdirmek için.

Demir Önger, Albert Bitran, MŞG, Leyla Güz

İki genç ve sevimli bayan gazeteci ile söyleşi yaparken gazeteci Saadet Oruç şipşirin kızı Evin ile geldi. Merhabalar gençlik. Hoşgeldin İlkbahar. Evin’in babası Tolga çok uzakta değil. Tolga’nın yanında bir « Antep Gülü » kadar güleç ve bilge, Paris’te « Şişko » Bekir olarak ünlü, lokantacıların en proleteri ve en cömerti, emekli olduğundan beri « rahat dede » rollerinde son derece başarılı dostumuz da onun yanında. Aynı anda Paris Kürt Enstitüsü’nun bilimsel işlerinden sorumlu İNALCO (Doğu Uygarlıkları ve Dilleri Ulusal Enstitüsü) Kürtçe Bölümü sorumlularından artık emekli ve o da rahat ama sürekli çalışkan Joyce Blau da davete katıldı. Joyce, Paris Kürt Enstitüsü’nde, Kardelen Yayınları’nca yeni yayınlanan ve Paris’e henüz ulaşamadığı için bugünkü imza gününde takdim edemediğim Devet-Ulustan Federasyona başlıklı kitabımın tanıtım konferansı ve imzasını Enstitü’de 22 Mayıs 2010’da yapacağımı bildirdiği Vedat Akter’in kendisine yazdığı « Prof. Dr. M. Şehmus Güzel’in konferansına katılmak için Almanya’dan enaz onbeş kişiyle gelirim » cümlesinin bulunduğu iletinin fotokopisini gösteriyor ve bana veriyor...

Başka gelenler oluyor... Kapımız bugün herkese açık. Herkesle tek tek sarılıp öpüşüyorum. Kimini epeydir görmemişim, kimiyle ise daha birkaç gün önce beraber olmuşum. İşte kitap sevgisi ve kitap aşkı bizi yeniden biraraya getirebiliyor. Bu tür toplantıların en önemli özelliği de zaten burada : Buluşmak, biraya gelmek, birkaç saati paylaşmak, birer veya ikişer veya daha fazla bardak bişeyler içmek, bişeyler atıştırmak ve anılarımız arasında gidip gelmek, gidip gelmek. Gidip. Gelmek. Gurbetten sılaya, sıladan gurbete. Ayaklarımız ve vücudumuz burada bu çok belli ama aklımız fikrimiz sılada. Bu her zaman çok belli olmasa bile böyle. Kesin.
Nedim Gürsel-Demir Önger-Albert Bitran-msg-LeylaGüz-Hüseyin Usta-François Georgeon

Aaaaa yahu kapıdan giren Nedim değil mi ? Eeeeeeevet Nedim. Hani daha iki gün önce bir iletiyle « Şehmus’cuğum kusura bakma davetine katılamayacağım çünkü İstanbul’da olacağım » diye yazan Nedim Gürsel. Oğlum sen İstanbul’da olmayacak mıydın ? Kemkümkemküm... Uçağı mı kalkmamış, gitmekten mi vazgeçmiş, pek anlaşılamadı, ama önemli değil, çünkü o an ve o kadar insan içinde nedenini, niçinini, nasılını soracak, araştıracak, derinleştirecek ne zaman, ne niyet, ne de istek var. Nedim hemen kitaplara bakmaya başladı. Benimkilere değil. Raflarda olanlara. Nedenini birazdan anlayacağız. Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda Nedim’le yaptığım söyleşi yer aldığı için onu davet etmem son derece doğal. Bu kitapta söyleşilerine yer verdiklerimden hayatta olanların tümünü davet ettim ve Paris’te olanlardan bir tek Nedim teşrif etti. Kadim dost ve sıkı şair Halil Uysal, bir iletiyle Türkiye’de olduğunu bu yüzden gelemeyeceğini bildirdi ve başarılar diledi. Diğerlerinden ses çıkmadı. Can sağolsun. Ben görevimi yaptım...

Bidakka abiler yeni gelenler var :

İşte Leyla Güz, şirinlikleri içinde. İşte François Georgeon, Fransa’daki türkologlardan en sıkı, en vefalı dost, bir kadim dostum daha : Bir parça hüzünlü, çünkü birkaç günden beri hepimiz Altan Gökalp’in yasını taşıyoruz. Ama François hüznün ve üzüntünün daha fazlasını taşıyor. Çünkü Altan’ın en yakın dostlarından biriydi. François sanki ağabeyini yitirmiş gibi. Altan herkesin, hepimizin dostuydu ama François gibi has insanların daha çok dostuydu... François’nın anlattığı gibi, Altan, Fransa’da « türkoloji » dalında Bazin’ler, Roux’lar, Boratav’lar ve Hamilton’larla hemen onlardan sonra gelen kuşak arasındaki en iyi, en hoşgürülü, en eşitlikçi, kardeş köprüsünü ayrı gayri gütmeden kuran insandı. Altan’ın editörlüğünü üstlendiği ve Maisonneuve Larose Yayınevi tarafınan 1986’da yayınlanan La Turquie en Transition başlıklı kitaba katkısını sunanlar arasında François ve bendeniz de vardık ve bu vesileyle Altan’ı en bilge yönleriyle biraz daha yakından tanımak olanağı da bulmuştuk. Altan hoş adamdı. Abidin Dino’nun sanki kardeşi, Yaşar Kemal’in çok yakın arkadaşı ve çevirmeni. Zülfü Livaneli’nin iyi dostu.

Derken Paris’teki gazeteciler arasında en kıdemlilerden, en acarlardan ve en hazırvenazırlardan Tansu Sarıtay ile Anadou Kültür Merkezi Başkanı kardiyolog doktor Demir F. Önger geldiler. Çok sevindim : Her ikisi de hem son derece efendi ve seçkin dostlardan oldukları için, hem de Tansu’nun ve Demir’in neredeyse hiçbir imza ve tanıtım toplantımı kaçırmamalarıyla gösterdikleri vefa, yakınlık ve ilgi nedeniyle. Dostluğun en iyi göstergelerinden biri de mutlaka vefadır diyorum kendi kendime. İkisi de Paris’teki « Türkiye Gezegeninin » en önemli temsilcilerindedir aynı zamanda. Evet saçlarımıza, sakalımıza ve hatta bıyığımıza (bunlar Demir ve benim için geçerli, Tansu son birkaç yıldır en iyisinden Yul Brynner’leri oynuyor Paris « sahnelerinde ») ak veya kır, kır veya ak, artık nasıl isterseniz öyle, düşmüş de olsa yılların dostluğunun ilk zamanlardaki canlılığıyla sürmesi çok hoş. Demir’le Melih Aşık’ı konuştuk. Çünkü bu iki kıymetli dost İstanbul’da Saint-Benoit Lisesi’nde birlikte dirsek çürüttüler. Melih’in Kasım 2004’teki son Paris seferinde ise hafızalarda kalan sıkı ve yakın çekim şarabı kuvvetli bir akşam yemeği ve sırasındaki dönüşümlü hatıratı yoğun fasıl var : O iki dost anlattı ben dinledim. Onlar anılarını davet ettiler, ben dinledim. Onlarla birlikte 1950’lerin sonundaki İstanbul’a geziler düzenledik : Seine Nehri kıyılarından. Boğaziçi duymuştur mutlaka bizi. Heyyyy « allı morlu takalar » ! Bu akşamki sohbetimizde ise şöyle bir soru aklımıza takıldı : « Melih Aşık Cebeci Erkekler Hamamı’nı anlatabilir mi ? » Bunun altında herhangi bir çapanoğlu aramayın lütfen, son derece bilimsel bir çalışma için soruldu soru, yanıtını ise ancak Melih verebilir. Soruyu ona bizzat sormak görevini de Demir üstlendi... Bana kalırsa anlatabilir.

Tansu Sarıtaylı aralıksız makinalı tüfek yok canım fotoğraf atışı yaptı. O kadar kısa sürede o kadar çok fotoğraf çekmek yetisi bir onda vardır bir de İbrahim Öğretmen’de. İbo bu gece mazeretli olduğu için yerini yedek oyunculardan Mustafa Sevgi dolduruyor. Mustafa da iyi oynuyor, özellikle sol kanattan iyi akıyor. Bu ikisinin çektiği fotoğraflar mutlaka bana ulaşmalı ve sizlerle paylaşmalıyım. Tansu’nun hodrimeydan.net isimli sitesini mutlaka ziyaret etmelisiniz : Paris’teki « Türkiye Gezegeni » haberlerini yakından izlemek için ilaç.

Gazeteci görmek istiyorsan gazeteciden söz et : İşte tam bu sırada Sabetay Varol yanında sevgili eşi Marie-Christine ile, ve herbirinin elinde birer dondurma, giriverdiler kitabevine : Gel de şaşma : Tamam havalar biraz ısındı ama yaz da henüz gelmiş değil. Sefalar getirdiler. Sabetay Milliyet gazetesinin Paris muhabiridir son yıllarda. Daha öncesi de var. O da Paris’teki gazetecilerimiz arasında en kıdemlilerden biridir. Hiç belli olmaz bakarsınız şık elbisesinin şık çeketinin ceplerinden birinden pırıl bir fotoğraf makinası çıkarıverir ve basar tetiğe. Ya teslim olursunuz ya vurulursunuz. Elbisesine veya fotoğraf makinasına. Tevatürdür belki ama fotoğraf makinasını Mari-Christine’in hediye ettiği ve elbisesini ise « Küçük Türkiye »deki en iyi terzilerden birine diktirdiği... O kadar sordum adresini bir türlü vermek istemedi : « Yaaaa işte şurdaki terzi » ile yetindi. Sabetay’ın sohbeti çok iyidir. Hoş sohbettir tanımlamasına en iyi örnek odur kesinlikle. Bilhassa dostlar arasında ve dostlar sofrasında. Anlattıkları hep renklidir ve panoramiktir. Neresinden bakarsanız bakın anlatılan sanki sadece size anlatılıyor sanırsınız. Bunda yönetmen hatası yoktur. Sabetay çünkü cümlelerini iyi kurar, virgülü, noktayı yerinde kullanır ve üç noktaların arasındaki mesafeyi çok iyi ayarlar. Kuyumcusudur sözcüklerinin, cümle ve cümleciklerinin... Anlatmakla bitmez.

Bir de Hüseyin Ustamız var : « Gemlik Restaurant »ın sahibi, aşçıbaşı, yöneticisi, güleryüzü. Özlediğimiz ev yemeklerinin Paris’teki tek ve şaşmaz adresi : Sarmalar, dolmalar, Dersim işi kaburga, haşlama, en iyisinden kuru fasulya, pirinç pilavı, bulgur pilavının hası, tas kebab, ızgara köfte, musakka, cumaları her türlüsünden balık, piyaz, kuzu pirzola, patates kızartma, arnavut ciğeri, kadayıf, baklava ve sütlaç. Ve daha pek çok yemek. Ve her yemege ilave olarak ev işi yoğurt. Ve kaçınılmaz olarak çayla noktalamalı yemeği. En gelenekselinden ve en iyisinden esnaf lokantası. Sadece öğlenleri açık. Esnaf ve proleteryanın ve emekçilerin ve emeklilerin buluştuğu yemekhane. Mahallenin gözü açık ve kulağı delik Fransızlarının ikinci adresi. Hüseyin Usta bu lokantayı, bu şirin ve « maile » aşevini yıllardır yönetiyor : Eşi ve yardımcısı ve Müslüm ile. Onsuz ne yapardık bilemiyorum : Herhalde şunu : İyi bir kuru fasulya pilav yemek özlemi bastırınca ilk uçağa atlayıp soluğu Kadıköy’de alırdık. Sadece ben değil : Tansu, Sabetay, Tunç, Hayri, Sarkis, Selahaddin, Ali, Ramo, Hogir, Ahmet, Avignonlu Hasan Hüseyin, Lütfü ve daha pek çok arkadaş. Hüseyin Usta iyi dost, imza ve tanıtım toplantılarımın hiç birini kaçırmıyor, kitap okumaya meraklı. Hüseyin için eşi ve çocuklarıyla ailesi var, lokantası var, bir de Beşiktaş var. Pazartesi öğlen yemeklerinde geçen zaman en iyisinden bir spor gazetesi olarak ta okunabilir icabında « Gemlik »te. Yapılan yorumları duysanız hayran olursunuz. Yurttaşlarımızın her biri iyi bir futbol uzmanı oldu zaman içinde zamanla top oynayarak. İşte bu takımın eni iyi oyuncularından Hüseyin Usta artık daha çok kitap okuyor. Bir, iki, üç, belki daha çok dünya var kitaplarda çünkü. Dört çocuk babasıdır bu genç yaşında ve çocuk yetiştirmenin nasıl önemli bir görev olduğunu da çok iyi bilir. Kitabımı dördüncü çocuğu Arda için imzalatması da boşuna değil. Arda belki bizden sonra en iyi futbol oynayacak pardon sayın seyirciler en iyi kitap yazacak çocuğumuz olacak...

Kalabalık arasında iki göz bir yüz dikkatimi çekiyor : Ayol bu Albert Bitran, başkası değil. Kalkıp boynuna sarılıyorum. Paris’te en çok tanınan ama ülkesinde henüz yeterince tanınmayan en iyi ressamlarımızdan Albert Bitran’dır bu, evet. Öyle kolay kolay çıkaramazsınız atölyesinden. Ne büyük dostluk taaaa oradan buraya kadar gelmesi ve merhaba demesi. Onu Kitabevi’nde benden başka tanıyan da yok. Yanıbaşımdaki herkesle tanıştırıyorum. Demir F. Önger çok yakın ve dostca ilgi gösteriyor : Kimbilir belki Anadolu Kültür Merkezi’nde de bir sergi açar Albert. Tansu kaçırmıyor fırsatı ve basıyor deklanşöre. Çünkü Albert Bitran öyle sık sık piyasaya çıkan ve kendini gösteren bir sanatçı değil. Kendi köşesinde özenle, sıkı ve uzun boylu çalışan, üreten, yaratan usta ressamdır. Abidin Dino’nun kadim dostu. Birlikte Fransa’da ve dışında yaptıkları sergileri, gezileri Albert bana anlattı ben de Abidin Dino isimli üç ciltlik ömür törpüsü çalışmamda sizlere anlattım. Albert’in evliliğinde tanığı Abidin’dir. Fotoğrafıyla ispatlı. Albert bana dönüp ve « Seni anlatan kitapların ve şiirlerin hangileri ? Bana onlar lazım » deyiverince Ergani Yürüyor ve İkinci Şiirler isimli kitaplarımı takdim ettim. Hemen aldı. Geçen zamana nanik, Albert Bitran formda : « Daha bu sabah tenis oynadım yahu ! » diyor ya. Allbert Bitran’ın birkaç sergisi bugünlerde aynı anda Paris’te değişik mekanlarda sürüyor. La Gazette de l’Hôtel Drouot gibi en önemli sanat dergilerinde epey uzunca söyleşileri yayınlandı son günlerde. Meraklılarına duyurulur. Google Baba’nın kapısını lütfen tıklatın : Açıl susam açıl ! Açılsın Albert Bitran sayfaları. Tanınsın ülkesinde. Bu umut bizim...

Zaman geçiyor mu ? Geçti mi ? Saat kaç acaba ? Gençlik saati çalmış olmalı : İşte gençler geliyor : Françoise’ın yeğenleri, genç öğrenciler... Onur Sinan geliyor. Elisabeth geliyor. Stéphane geliyor. Françoise geliyor. Giselle geliyor... Gökşin Sipahioğlu gelemiyor : Onun da mazereti var. Mazeretli listesi epey uzun. Birkaçının daha ismini saymalıyım :

Handan Börütecene, Ülkü Gündoğdu, Alper Yalman, Hüseyin Narlı, Cengiz Özkan, Didier Billion, Kenan Öztürk, Yurdagül Akçansoy, Melih Aşık, Uğur Hüküm, Anahid Şamikyan, Anjel Dikme, Nesimi Yaman, Alev Ebüzziya-Siesbye, Jak Şalom, Remzi Raşa, Sarkis Çelik, Şeref Yıldız, Müslüm Üzülmez, Onay Akbaş, Hamit Bozarslan, Ody Saban, Raffi Hermonn, Murat Tellioğlu, Habib Hamza Erdem, Kerem Önen, François Féret, Colette, Elisabeth Longuenesse, Şenol Yazıcı, Mersinli Mustafa Y. Yalçıner. Herkesin mazereti farklı. Kimi Türkiye’de. Kimi Almanya’da. Kimi dinlencede. Kiminin ufak tefek sağlık sorunu var. Hepsi velilerinden birer tezkere gönderdiği için mazeretleri kabul edildi. Bir dahaki sefere onları da aramızda görmekten mutlu olacağımız kesin. Yazılıdır.

Gelemeyenleri düşünmeye zaman yok. Gelenlerle ilgenmeli. İşte Gülay Dincer. Tanışmamız lazım. Çünkü Mustafa Y. Yalçıner’den ve Aydıncık’tan selam getirmiş. Ortak dostlarımız da var : Biri yanımızda zaten : Bu Sezai Atıcı’dır. Sezai deyince hep Ramazan aklıma geliyor. Ramazan ayı değil. Ramazan isimli delikanlı. Hani o 1980’li yılların başındaki toplantılarda en sakin delikanlı var ya işte o. Sezai de onu çok iyi tanıyor. O Ramo olarak ortak hafızamızda ve toplumsal tarihimizde yerini aldı. Bize anıları kaldı. Bu da yeter. İşte Sezai ve Gülay ile geçmişi ve Ramazan’ı konuşuyoruz. Gülüşerek, kimi zaman heyecanlanarak. Melankoli dalgaları mı bu dalgalar ? Güzel şeyler anlatılıyor yine de. Güzel ve kalıcı olan şeyler. Ah bir de o güzelim gençliğimiz, o fidan boylu gençliklerimiz bizlerle ve bizimle kalabilseydi ah ! Ah ulan ah !

« Chimera-Yakamoz » Restaurant’ın kurucusu, yöneticisi, herşeyi Malike Hanım da aramıza katılıyor. Bir parça sohbet edebiliyoruz sadece. Çünkü lokantasının akşam hizmeti başlayacağı için fazla zamanı yok. Ama olsun : Uğrayarak ve iki satırla hal hatır sorarak, iyi, kalıcı ve yakın dostumuz olduğunu bir kez daha vurgulamakla sevindirdi. Sağolsun. Varolsun.

Tarih bizi bırakmıyor. Bir ara kitaplarımı imzaladığım, dostlarımla oturup iki satır lafladığım masanın etrafında Leyla, Nedim ve ben başbaşa kalıyoruz. 1970’lerin Paris’i hücuma geçiyor. Sorbonne dersliklerindeki toplantılarımız sesleniyor... Bunu duyan Onur Sinan da yaklaşıyor. O ayakta kalıyor, her an yeni bir atılıma hazır, biz üçümüz oturak. Nedim’in « uğramak » için değil « oturmak » için geldiği de böylece belli oldu : İlk gelenlerden olmasına rağmen, kendisiyle aynı anlarda gelen veya kendisinden sonra gelen herkesin gitmesine karşın o hâlâ bizimle. İşte Nedim, solumda, bir parça arkada oturuyor ve sözü alıyor, anlatıyor ve sözünü şu sıralarda hazırlamakta olduğu « romanı »na getiriyor : « Kahramanım Doğu Berlin’de yaşayan bir TKP (Türkiye Komünist Partisi) militanı veya üyesi, kısaca bir TKP’li olacak, Nâzım Hikmet’i Stasi’ye ihbar edecek. Şehmus senin TKP konusunda bilgilerin olduğunu biliyorum. Sence 1945’te veya hemen savaş sonrasında Doğu Berlin’de yaşayan veya bulunan TKP’li bir kahraman inandırıcı olabilir mi ? » Düşünüyorum. O yıllarda yurtdışında yaşayan ve kendilerini TKP’li olarak ilan eden veya daha sonraki yıllarda yayınladıkları anılarında bunu açıklayanları düşünüyorum. Sayıları oldukca sınırlı ve o anda aklıma gelenlerin hiçbirinin o dönemde Doğu Berlin’de olması bana mümkün görünmüyor. Ama yine de orada hangi sıfatla bulunacağı önemli diyorum. Nedim bu konuda henüz açık ve kesin bir karara varmış değil. Asker olarak mı bulunacak orada ? Öylesi mümkün görünmüyor. Çünkü o yıllarda yurtdışındaki TKP’lilerin hiçbirinin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB) askerlik yaptığına ilişkin herhangi bir şey okumadım. Başka tür bir görevle orada bulunması olası mı ? Nedim’in bu meseleyi araştırması ve açıklığa kavuşturması lazım. Nedim « romanının » henüz hazırlık aşamasının ilk basamaklarını çıkıyor gibi. Bu vesileyle bana daha bir dizi soru soruyor, anlatıyor, dinliyor, dikkatli : Örneğin « Beni TKP’nin ve TKP’lilerin yurtdışındaki yaşamı ve yaşadıkları ilgilendiriyor » diyor... Şöyle böyle bir yarım saat kadar veya biraz daha fazla bir zaman konuşturuyor beni. Nedim’in TKP tarihine ilişkin bütün kitapları henüz okumadığını anlayınca ona şu kitapları okumasını, ama birinci satırından sonuncu satırına kadar okumasını, öneriyorum :

Şeref Yıldız : 1960’lardan 1990’a Fırtınada Yürüyüş, TÜSTAV, « Sarı Defter » dizisi, İstanbul, 2008. Çocukluk ve ilkgençlik arkadaşım ve « Erganili ilk komünist » olarak ta nitelenen Şeref Yıldız’ın TKP yönetimindeki sorumluluklarını ve yurtdışında yaptıklarını kısaca özetliyorum. Şeref’in kitabının büromdaki masalardan birinin üstünde her gün benimle bakıştığını ve bu iyi yazılmış kitabı tanıtıcı bir şey yazmayı birkaç aydır düşündüğümü ama maalesef zaman darlığından bir türlü gerçekleştiremediğimi de ekliyorum. Şeref’in Ergani Yürüyor kitabında anlattığım gösteri ve yürüyüşte hazırlık aşamasından sonuna kadar yer aldığını ve kitaptaki fotoğraflardaki gençlik halini de gösteriyorum.

Metin Gür : Diyardan Diyara TKP'nin Avrupa Yılları, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2002. Bu kitap TKP’nin Avrupa’daki faaliyetlerinin birçok yönünü en iyi biçimde yansıtan bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Metin Gür, Almanya’nın değişik yörelerinden TKP saflarına katılanları ve TKP yönetiminin tavrını, ilgisini ve sonraki gelişmeleri aktarıyor. Bilhassa Anjel Açıkgöz’le yaptığı söyleşilerle konularını zenginleştiriyor.

Hayk Açıkgöz : Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Hayatından Anılar, Belge Yayınları, İstanbul, 2002. Anjel Açıkgöz’ün eşi ve inanmış komünistlerden Hayk’ın Leipzig’deki TKP’liler, TKP ve Nâzım’a ilişkin anılarının zenginliğini ve dürüstlüğünü vurguluyorum.

Erden Akbulut (Hazırlayan ve sunan) : Bizim Radyoda Nâzım Hikmet, TÜSTAV Yayınları, İstanbul, 2002. Nedim bu kitabı edindiğini söylüyor. O zaman ona şu kitabı da öneriyorum :
Erden Akbulut : TKP MK Dış Bürosu 1962 Konferansı, TÜSTAV Yayınları, İstanbul, 2002. Erden Akbulut’un Nedim gibi ama ondan epey sonra Galatasaray Lisesi’ni bitirdiğini ve TKP ve Türkiye’de solun tarihi konularında uzman olduğunu ve TÜSTAV Arşivi’nde TKP’ye ilişkin epey belge ve bilgi bulunduğunu, bunlara bakması için Erden Akbulut’un kendisine yardımcı olabileceğini, İstanbul’a gidince onu aramasını öneriyorum. Nedim bunun üzerine « Mayısta gideceğim o zaman ararım » diyor.

Sohbetimiz sürüyor Nedim’in kahramanını yaratması konusunda Gün Benderli’nin şu kitabını da öneriyorum : Su Başında Durmuşuz, Belge yayınları, İstanbul, 2003. Gün Benderli’nin TKP çevresinde Gün Togay olarak tanındığını ve Necil Togay’ın eşi olduğunu anlatıyorum. Gün ve Necil Togay ile Yılmaz üçlüsünün Nedim’in yaratmak istediği « kahramanı » için ilginç veriler ilham edebileceğini de ekliyorum. Nedim’in Gün Hanım’ı ve eşini tanımadığını, TKP’nin genç militanlarının 1950’de, hemen öncesinde ve hemen sonrasında Paris’teki serüvenlerinden ve hele İdéal Hôtel’deki yaşantılarından habersiz olduğunu anlayınca ona bu konularda kimi bilgileri aktarıyorum ve daha çok bilgi için Sevim Belli’nin şu kitabını okumasını tavsiye ediyorum :

Sevim Belli : Boşuna mı Çiğnedik, Cadde Yayınları, İstanbul, 2006. Sevim Belli’nin o zamanki ismiyle Sevim Tarı’nın Paris’ten İstanbul’a gitmesini ve Ekim 1951’de Fransa’ya dönmek için Galata’da vapura binmek üzereyken üzerinde TKP’ye ait belgelerle yakalanmasının ayrıntılarını, bunun üzerine başlayan TKP tutuklamalarını da aktarıyorum. Bu vesileyle Ulvi Uraz ve eşinin Paris’te Sevim Belli ve Gün Togay ile TKP « hücresi » faaliyetlerini ve 1951’deki tutuklamalarda Ulvi Uraz ve eşinin nasıl « su koyverdiğini », yani Türkçesiyle nasıl çözüldüğünü de. Bu konular için Aclan Sayılgan’ın şu kitaplarını öneriyorum :

Aclan Sayılgan : Türkiye'de Sol Hareketler (1871-1972), Hareket Yayınları, İstanbul, birinci bası : 1968, ikinci bası :1972.

Aclan Sayılgan : Tutuklama, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1974. Bu kitapta son derece kolayca deşifre edilebilen güya takma adlarla andığı bütün TKP’lilere kin ve küfür kusan Aclan Sayılgan’ın yazdıkları polis bakış açısıyla meseleyi aktarması açısından epey ilginç.

Nedim « Bu kitaplar piyasada bulunuyor mu ? » diye sorunca evet bulunuyor diyorum ve bilhassa Sevim Hanım’ın kitabının çok hacimli olmasına rağmen moralini bozmamasını ve a’sından z’sine kadar okumasının çok iyi olacağını vurguluyorum. TKP’nin sadece belli bir döneminde geçecek olan ve kısmen kurgulanacak bir meseleyi anlatmak istese de TKP’nin bütün tarihini inceden inceye bilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Gün ve Necil Togay’dan, Vartan İhmalyan’dan, Fahri Petek’ten, Attila İlhan’dan, A. İlhan’ın Necil’e nasıl takıldığından söz ediyorum. 1950’ye doğru TKP’nin birara Paris’te bir birim kurmak istediğini, bu amaçla Paris’e birkaç genç komünistin gönderildiğini, ama değişik nedenlerden ve bu arada Fransız Komünist Partisi’nin TKP’nin Paris’teki elemanlarıyla gereken, kalıcı, ciddi ve sıkı, partiden partiye ilişkiyi kurmak istememesi üzerine ve başka etkenler sonucu TKP’nin üye ve militanlarını Fransa dışına çıkarmaya karar verdiğini ve bunun üzerine Paris’tekilerin Macaristan’a gitmelerinden söz ediyorum. Bütün bunları ve daha fazlasını Abidin Dino çalışmamın üçüncü cildinde ve Fahri Petek : Bir Hayat, Üç Can isimli kitabında anlattığımı belirtiyorum. (Nedim imza ve tanıtım gününde bu kitapları değil, Abidin Dino ile Söyleşiler. Yazılar : Hayat ve Sanat başlıklı kitabımı satın alıyor, imzalatıyor.)

Nedim sorular sordukca anlatmamı sürdürüyorum, Leyla ve Onur ilgi ve dikkatle dinliyorlar : Nisan 1962’deki Leipzig Toplantısı’nı, TÜSTAV tarafından yayınlanan ve Gün Benderli’nin notlarından oluşan kitabı ve kitaptaki fotoğrafları, Abidin Dino’nun Paris’ten gidip bu toplantıya katılımını ve daha binbir şey anlatıyorum. Anlatırken çoştuğumu farkediyorum. Çoştukca daha çok anlatıyorum. Daha çok konuşuyorum. Nedim usluca dinliyor. Önerdiğim kaynakların birkaçını Nedim’in şık not defterine not bile ediyorum. Nedim’in beni Fransızcasıyla « cuisiné » ettiğini, yani ağzımdan laf aldığını artık Leyla da, Onur da, ben de anlıyoruz. Birbirimize tebessümle bakıyoruz, Nedim bunu görmüyor. O zaman Nedim’e, insanları böyle boşuna konuşturmak olmaz, madem yeni kitabının kahramanını oluşturmak için soru soruyor ve yanıt alıyorsun, romanın yayınlanınca sunusunda veya sonunda bir biçimde mutlaka « Şehmus Güzel’e şu şu katkı ve yardımı için teşekkür ediyorum » notunu koymalısın diyorum. Önce yan çiziyor : « Ama biliyorsun roman yazmaya başlayınca yön değiştirir. Başka biçimler alabilir... » falan filan falan filan diyor. Ben ısrar ediyorum ve « İşte Leyla Güz ve Onur Sinan Güzaltan tanıktır. Eğer teşekkür etmeyi unutursan onların tanıklığıyla bunları anımsatırım ». O zaman Nedim teşekkür faslını ihmal etmeyeceği sözünü veriyor. İnanmalı mı? İnanmamalı mı? Artık siz de tanıksınız ve romanı yayınlanınca hep birlikte bakarız. Şu an henüz çalışmasının daha başında olduğu açık. Epey okuması, TKP tarihi, Türkiye’de sol hareketin geçmişi konularında uzman daha pek çok insanla görüşmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu da aktarıyorum. Bu alandaki tanınanlardan birkaçının ismini de bu vesileyle anıyoruz.

Nedim susuyor. İçki ve çerezlerin bulunduğu masaya doğru gidiyor. Bu imza ve tanıtım toplantısı için özel olarak seçtiğim Bordeaux gerçekten çok iyi çıktı. Kırmızı şarap deyince ilk akla gelenlerden biri olması açısından ve beni mahçup etmediği için kırmızı şaraptan ben de bir bardak alıyorum. Artık toplantının sonuna geldik sayılır, ben de bir bardak bişey içmeyi hakettim...

Albert Bitran'ı yolcu ederken...
Leyla kalkıyor önce, Aix-en-Provence’lı ve Boulogne-Billancourt’lu yıllarımızın özlemi, hüznü ve hasretiyle Doğan’ı ve Salih’i ve Ahmet’i ve Seyfettin’i (Nedim’in ağabeyi ve o günlerdeki sıkı ve hakiki dostumuz) anıyoruz, ak saçlarımızı birbirine sürüyoruz, koklaşıyoruz, sarılıyoruz birbirimize. Sonra... gençliğimiz geçiyor bize el sallayarak...

Sonradan sonra yeni kitapların yazılması için yeni serüvenler başlıyor. Bizde, kardeşlerim, bu kitap sevgisi, vatan ve İnsanlık aşkı var oldukça serüvenlerimiz sürecektir. Sizlerle birlikte olunca daha güzel her şey. Evet sizlerle beraber her şey daha güzel. Bizi yaşatan da bu. Sadece bu.
Posted by Picasa

Çarşamba, Nisan 14, 2010

"COŞKUN’LA: BİR PAZAR ÖĞLEDEN SONRASINDA SANAT VE HAYAT" - M. Şehmus Güzel

İmza Günü: Özgül Kitabevi'nde 23.04.2010 saat:18.00'de!
"Web'de Kültür Sanat", kendini bildi bileli hiç bu kadar nitelikli, bu kadar ilginç, bu kadar okunası ve özgün içeriklere kendiliğinden sahip olmamıştı... Öyle ya, bu sitenin -daha önce de aynı başlıkla Milliyet'e yazılan makalelerin- varlık nedeni web'deki nitelikli içerikleri kazıya kazıya bulup çıkarmak ve Internet'i "snobe" eden aydınlarımıza sunmak değil miydi? Oysa şimdi buraya kendiliğinden içerik/kaynak/haber/makale gönderen bir dostumuz oldu: Sayın M. Şehmus Güzel... Paris'te yaşayan bir bilim/sanat/kültür insanı ve akademisyeni Sayın Güzel bize Paris'teki Türk sanatçılarını tanıtıyor hanidir... Bu kez de heykeltraş Coşkun'u tanımamıza vesile oluyor... Bu arada 23 Nisan 2010'da Paris'te kitap imza günü de olan Sayın Güzel'e tekrar teşekkür ederek makalesini ve görüntüleri yayınlıyoruz...
* * * * * *
COŞKUN’LA: BİR PAZAR ÖĞLEDEN SONRASINDA SANAT VE HAYAT

M. Şehmus Güzel
28 Mart pazar. Bir gün önce kayınbiraderin ve bizzat kendimin yaş yıldönümlerini ailecek mailecek kutladık. Epey içtik. Epey yedik. Epey sohbet ettik. Bu pazar kültürel faaliyetlerimize kaldığımız yerden devam etmeliyiz diyoruz ve otomobile atlıyoruz. Françoise direksiyonda, bendeniz « birinci vitesteyim ». Dere tepe düz gittik,  kırk mı otuz mu kilometre sonra aa bir de baktık gelmişiz. « Herkes iniyor ». 

Burası « La Maison Elsa Triolet-Aragon ». Elsa’nın ve Aragon’un 1951’de satın aldıkları, dayayıp döşedikleri « değirmen »den oluşturulan « yavru saray » veya « saray yavrusu », yok canım o kadar da değil sadece « Ev » de yeter. Peki : « Ev » doğanın içinde. Doğa da « ev »in içinde. Burası onlar yaşarken kitap ve şiir yazma ve yaratma « fabrikası »ydı. Malumunuzdur « Aragon günde yirmi saat çalışıyordu. » Elsa’yı 16 Haziran 1970’de yitirmesinden sonra hızı ve yaratıcılığı azalsa bile bu hep böyleydi. Akıntıya karşı kürek çekilebilir ama efsaneye karşı olmaz. Buna da peki. Sonra Aragon da « gitti ». Ve « ev » sergi mekanına ve müzeye dönüştürüldü. Elsa ve Aragon çok ta uzağa gitmiş sayılmazlar,  çünkü « son durakları » hemen şu karşıki tepede ve oradan her zamanki gibi bütün olup-bitenleri izliyor ve eminim « günlüklerine » yazıyorlardır. 

Bugün burada iki sergi var izlenecek.  Kadim dost François Féret’nin sergisi evin alt salonunda ve Coşkun’un sergisi evin önünde yayılan geniş « park »ta.

François Féret her zamanki resim tekniğiyle yeryüzüyle gökyüzü, insanla uzay, yaratıcıyla yaratılan arasındaki ilişkileri sorguluyor. Uzak ve yakın dünyalar arasında gidip geliyor.  Ona kalırsa rüyalarımızın « anası », rüyalarımızın  « yaratıcısı » « yukarıda »dır. Buna isterseniz « uzay », isterseniz « gökyüzü », isterseniz başka bir isim takın, sonuç değişmez. « Tavanımız » başımızın üstündedir ve başımızı her  kaldırdığımızda onunla yüzyüze ve gözgöze veya gökyüze-göZyüze geleceğiz. Bunun başka çaresi de yoktur. En azından yeni bir emre kadar.  En çarpıcı güzellikler yukarıda mıdır ? Ressama kalırsa evet. Bu tartışılabilir. Ama ressam aynı zamanda uzay « makinelerini » öyle iğrelterek veriyor ki bunları bir « savaş », bir uzay savaşı sonrasında dünya çöplüğünde  resimlemiş sanabilirsiniz. François Féret kötümser midir ? Yoksa en iyimser kötümser midir ? Bu soruyu bir süre daha sorabiliriz. Ama yanıtını bulmakta da geçikmesek iyi olacak. Çünkü Çinlilere kalırsa « uzayda bir şey aramanın hiç bir anlamı yoktur », ama Ruslar ve Amerikalılar aynı kanıda değiller ve « yarış », rakipler birarada bile olsa, sürüyor. Bizse izlemeyi sürdürüyoruz. 

« Ev »den ve salonundan çıkıyoruz. 

"Torse"
« Park »ta, kimlik cüzdanında Salih Coşkun ama sanat hüviyetinde sadece Coşkun yazan değerli sanatcımızın anıtsal heykelleri ile karşı karşıya kalıyoruz ve nefesimiz kesiliyor. En başta « Torse » isimli ve sergi davetiyesi, duyurusu ve « Ev »in sitesinde ve diğer sitelerde görüntüsü bulunan dev yapıt.

Yapıt görkemli. Güçlü. Başı, kolları ve elleri, bacakları ve ayakları olmayan bir  « gövde ». « Aleti »yle. Peki bu eserde bu  kadar çarpıcı olan nedir?  İnsanoğlu binbir biçime girdi çıktı, girdi çıktı ve böylece kalakaldı mı ? Böyle de olabilir  mi ? 
M. Şehmus Güzel (solda), Coşkun (sağda) 

Olabilir diyor sanatcımız. İnsanoğlunun en önemli eylemlerinden biri « aşk yapmak » ve « yaratmak » olmalı. Mutlaka. Coşkun  bu en önemli eylemi kendine özgü görüntüleriyle yansıtıyor. Duygulanmamak elde değil. Meseleye « erkek gözüyle » bakıyor. Girişimci, eylemci ve « işi bitirmeci » hep erkek. Olabilir. Böyle « durumlar » var. Kadınlar ama sadece bacaklarını kaldırmak ve kalçalarını ayırmakla yetinmiyorlar. Kimi « asılanlar » da ellerini kaldırıyor ve « teslim oluyorlar ». Hepsi tek tek irdelenmeye açık ve duygu yüklü eserler. Coşkun’un  kadın ve erkek feministler tarafından « topa tutulma» olasılığı bulunuyor. O nedenle bu  meseleyi bir dahaki sefere onunla mutlaka konuşmalıyım diyorum. Bu arada ve bu vesileyle sanatcımızı savunmak için « çift »lerini kürsüye çağırıyorum. Daha önce birkaç sergisinde görücüye çıkan « çift »ler yaratıcılarını savunuyorlar, « Coşkun’da kadın ve erkek arasında ayrıcalık yoktur » diyorlar. İnanıyorum ve ben de onlara katılıyorum. Sanatcının tarzını eleştirmemek gerekli elbette. Neden böyle yarattığını sormalı. Peki. Bi dakka serginin 23 mayıs 2010’a kadar açık olduğunu yazmadan geçmek yok. 

Sonra Coşkun’un Les Ulis’teki « Être ainsi » isimli ve « dünya kültüründe kadınlık durumuna » ilişkin karma sergideki eserlerini görmek için otomobile atladığımız gibi kendimizi bu şirin ve bir ölçüde yalnız bırakılmış « yeni kent »te bulduk. Orada da « Espace Culturel Boris Vian »ı. Çevrede şalvarımsı geniş pantolonlarıyla ve renkler karmaşası eşarplarıyla kiminin başı örtülü birkaç yurttaşımızı gördük. Yanlarında daha genç ve şipşirin çocuklarıyla. Grup olarak onlar da sergiyi gezmeye, medar-ı iftiharları sanatcılarımızın eserlerini görmeye gelmişler. Burada Coşkun tek değil. Gökşin Sipahioğlu da var : Kasım 1962’de Küba’dan, Temmuz 1964’te Nijerya’dan, Nisan 1965’te Pekin’den, Mayıs 1968’de Paris’ten ve aynı zaman dilimlerinden birinde  İstanbul’dan getirdiği birer kadın portresiyle katılıyor. Gökşin’i ve fotoğraflarını ayrıca yazmak lazım. 

Sanat tarihcisi Laurence d’İst’in özenle ve büyük çabalar sonucunda hazırladığı ve başarıyla sunduğu "Etre Ainsi"  başlığını taşıyan ve « dünya kültüründe kadın varlığını » simgeleyen bu sergide Coşkun ve Gökşin yalnız değil. Yanlarında son derece yetkin, ünlü birçok sanatcı da yapıtlarını sergiliyorlar. Onları anmadan geçmeyelim : 

Finlandiya’dan Kaarina Kaikkonen,
Polognya'dan Ludwika Ogorzelec,
Hollanda’dan Mark Brusse,
Almanya’dan Uwe Schloen,
Fransa’nın deniz ötesi bölgesi La Reunion'dan Sentier,
Danimarka'dan Denis Virlogeux,
« Güzellik Adası » Korsika'dan Aude Ambroggi,
Fas'tan Najia Mehadji,
Fransa’nın en önemli plastique sanatçılarından Ernest Pignon-Ernest, Jacque Villeglé, Jacques Bosser, Aurélie Foutel, Rivaboren, Christine Jean, Laurence Drocourt, Christophe Ronel, Alman ve Fransız Michael Gaumnitz. Toplam on dokuz, ve her biri diğerinden farklı ve her biri büyük sanatcı 800 metrekarelik sergi alanını baştan aşağıya, tabandan tavana donatmış. Seyirciye dolaşmak, seyreylemek ve kendinden geçmek kalıyor. 

Şimdi gelin Coşkun’un eserlerine bakalım : Serginin bir tür tiyatro sahnesi gibi hazırlanmış en iyi köşesine kurulmuş Coşkun’un « yaratıkları » bir bütünlük yansıtan, birbirleriyle ilintili, biri havada « dolaşan » veya kanatlarıyla uçuşan/uçuşmaya çalışan, her isteyen uçamaz çünkü kanatlı bile olsa, birçok parçadan oluşuyor.
"Diabesque"
Tümünü anlatmaya kalksam roman olur. Şakası yok bunun. Önce eserlerinden birkaçının ismini yazmalıyım : « Hop », « Gant d’Or », « Sultan », « Femme Jaune », « Diabesque », « Grappe », « Sekulad »... İşte görüyorsunuz her biri bir roman. En iyisi bunlardan birkaçı konusunda Coşkun’a sorduğum soruya verdiği yanıtı aktarmak :

MŞG : « Diabesque », « grappe » ve « hop » isimleri nereden gelip nereye gidiyorlar ? 

Coşkun : Heykellerime değişik isimler koyuyorum. İşte örnegin   "Diabesque». Temelinde  Türkçe arabesk  ile Fransızca « diable » (şeytan anlamına geliyor) sözcükleri bulunuyor,  ikisinin  karışımı ile dillerde ve sözlüklerde bulunmayan bir sözcük  ortaya çıkardım. Aynen heykelim gibi,  özü bir ağaç olan bu « figure »  benim devreye girmemle nasıl heykele dönüşüyorsa, bu sözcükte iki ayrı dildeki iki ayrı  kelimeden böyle çıktı ortaya.

« Grappe » Fransızca bir sözcük. Eski Yunan yada Romen heykellerinde insan « alet »leri saklanmaz yada örtülmezdi, Rönesans döneminde insan « alet »leri  üzüm yaprağıyla sansürlü bir biçimde saklanmaya baslandı.Günümüzde bunu  anımsatmak istedim : Bunun için Les Ulis'teki benekli « couple » (« çift »)  heykelinde olduğu  gibi, yaratıklarımı ellerinde üzüm salkımıyla « alet »lerini saklıyorlar biçimde yansıttım. O zaman da ismini « grappe » (« salkım ») koymak şarttı artık. 

« Hop »a gelince bu ismin yaratıcısı Laurence d’İst. Bildiğin gibi sanat tarihcisi ve küratör, sergi yaratıcısı diyelim istersen, ismi o koydu. Mutlaka bir bildiği, bir düşündüğü vardır, en iyisi soruyu ona sormalı.

Söz veriyorum bunu bir dahaki sefere Coşkun’un eşi Laurence d’İst’e soracağım. Burada bir Türkçe bir Fransızca kelimeyi alıp çalkalayıp, sarsalayıp, sersemletip, tırtıklayıp hiçbir yerde bulunmayan yeni, orijinal, çarpıcı ve birkaç anlamı birden içeren, birçok imgeyi çağrıştıran sözcük yaratma alışkanlığının bizim deli fişek biraz da ıslanmış tabanca Fikret Muallâ’da bir tür « hastalık » biçimini aldığını anımsatmak istiyorum. Onun « yarattığı » sözcüklerden küçük bir « Fikret Muallâ dili » bile yaratılabilir sanıyorum. Kimbilir ? Bir de iyi bir dişi yarış atının isminin « diabesque » olduğunu anımsıyorum. 

Her şey olabilir, ama şeytanımsı bir yaratıkla, girintili çıkıntılı, kıvrımlı, bezeli ve gizemli, kelebek kanatlı ve bir parça tedirgin edici ve renkli bir yapıt ortaya çıkarmak ise Coşkun’a özgü. O yapıtın  isminin « diabesque » olması artık kaçınılamaz(dı). Böylesi de ona yakışır. 

GÜNDEMDEKİ SERGİLERİ :

COŞKUN’UN anıtsal heykellerini Paris’e ve aynı zamanda birbirine çok yakın iki ayrı mekanda izlemek mümkün :

Les Ulis nam kentte Espace Culturel Boris Vian’da 3 nisan 2010’a kadar. 

Saint-Arnoult-En-Yvelines’te Moulin de Villenuve isimli «La Maison Elsa Triolet-Aragon »da 23 Mayıs 2010’a kadar.

Başka mekanlarda ve yakında İstanbul’da sanatseverlere merhaba diyecek anıtsal heykelleri ve Coşkun. 
**********************************************


Hulda Festival | Student Competition | Artscist

Hulda Festival | Student Competition | Artscist

İlhan Koman Kültür ve Sanat Vakfı, Nisan 2009’dan bu yana dokuz Avrupa kenti ve İstanbul’da yürütmekte olduğu Hulda Festivali kapsamında bu kentlerde okuyan üniversite öğrencileri arasında bir yarışma düzenliyor. Her bölümden öğrencilere açık olan yarışmanın ana hedefi, sanat yoluyla bilimin popülerleştirilmesi.

Vakfın adını aldığı tanınmış heykel sanatçısı İlhan Koman’ın bilimsel yapıtlarından esinlenen “artscist” başlıklı yarışma, üniversite öğrencilerini bilimsel bir ilkenin sanatsal bir dille ifade edildiği yapıtlarıyla bu yarışmaya katılmaya davet ediyor.

Yarışma, Hulda Festivali’nin yürütülmekte olduğu Stockholm, Amsterdam, Anvers, Bordeaux, Lizbon, Barselona, Napoli, Malta, Selanik ve İstanbul üniversitelerinde okuyan lisans ve lisansüstü öğrencilere açık. Yarışmaya katılmanın tek koşulu, 18 yaşından büyük olmak ve bu kentlerdeki üniversitelerden birinde okuyor olmak. Yarışmaya katılmak isteyen öğrenciler 1 Haziran’a kadar www.huldafestival.org sitesinden kayıt yaparak yapıtlarını yükleyebilecekler.