Cuma, Şubat 28, 2003

S. Devrim aynı konuyu bugün de sürdürüyor: "Basura sarımsak"


Tıklayın:


"Kötü" demek kolay tabii. Haberin altındaki okur yorumlarını da okudum. Birisi "Fransızca sayfaları siz düzeltip yolllayın" diye bir öneride bulunmuş... Sonuç: "İçerik; herşey"... İçerik "tuhaf" olursa, düzgün Fransızca olsa ne olur? Daha tuhaf mı?

Perşembe, Şubat 27, 2003

Kültür Bakanlığı'nın web sitesi hakkında...



Serdar Devrim'in, 27 Şubat 2003 tarihli "Hürriyetim"deki yazısı:

Kültür Bakanlığı’ndan bir imzasız yazı geldi



Kültür Bakanlığı’nın sitesindeki (kultur.gov.tr) Fransızca bölümü tenkit ettim, hayır tiye aldım. Site kötü, seçilen konular kötü, konuların işlenişi kötü, kullanılan Fransızca kötü... Örnek olarak Kanunî Sultan Süleyman maddesini verdim, “Lö Kanunî” diye bir yazıyla. Kültür Bakanlığı’ndan bir cevap geldi, daha doğrusu Bilgi İşlem Merkezi’nden. İMZASIZ yazıları bakmadan çöpe atarım, yazışmanın da bir asgarî nezaket kuralı vardır. Ama bu İMZASIZ yazının geldiği yer bir bakanlık, KÜLTÜR Bakanlığı. Cevapsız bırakmak mukabele etmek gibi olurdu, bana yakışmaz.

Gelen İMZASIZ yazıdan bir iki alıntı yapayım önce.

(1) Padişahların isim listesinde Kanunî Sultan Süleyman diye yazmışsınız, Fransızlar anlasın istiyorsanız “Soliman le Magnifique” demek gerekir, demiştim.

Gelen cevap : “Burada söz konusu padişahın adı Kanunî Sultan Süleyman olup... bir özel ismin herhangi bir dile çevrilmesi mümkün olmadığı gibi...”

Ben size Avicenne desem, kim olduğunu anlar mısınız? Ya Tamerlan, Maïmonide, yahut Zarathoustra ?

Halbuki İbni Sina’yı tanırsınız değil mi? Timur’u da, İbn Meybun bin Ubeydullah'ı da, Zerdüşt’ü de herhalde.

Zaten, adet yerini bulsun diye bana itiraz etmişsiniz ama, giriş bölümündeki Kanunî Sultan Süleyman adının yanına da, çaktırmadan, Soliman le Magnifique diye ekleyivermişsiniz, ben yazdıktan sonra.

Artık tek tek söylememe gerek kalmasın, diğerlerini de siz düzeltiverin bari. Mesela Mehmet II’nin yanına bir “Mehmed le Conquérant” ekleseniz iyi olur.

Ama, bilgi işlem merkezinin hakkını da vermek lazım, Kanunî biyografisini süratle elden geçirmişler, Fransızca’sını da biraz iyileştirmişler.

Mesela hayat hikayesinin sonundaki, eleştirdiğim, “Kahraman, kesin kararlı, kuvvetli bir kişilikti ve çevresindekileri mutlu eden bir şansla Tanrı tarafından kutsanmıştı. Şık sarıklar takardı. Zamanında başkentte birçok sarık dükkanı açıldı” saçmalığı atılmış, yerine daha mantıklı bir cümle gelmiş.

Ayrıca Kanunî’nin “küçük ve yassı burnu” da bu arada “kalın, kaba” haline gelmiş ki, biraz daha gayret etseler “kemerli burun” lafını bulacaklar demek ki. (Son düzeltmeleri kim yaptıysa - belli ki Fransızcası daha iyi - sözlükte “aquilin” diye bir kelime bulacaktır. Arayıp da bulamadığı “kartal burun”un Fransızcası budur: “Nez aquilin.”)

Not : Osmanlı İmparatorluğu’nun Fransızcası “Ottoman Empire” değildir, bu İngilizce’dir. Fransızcası “L’Empire Ottoman”dır... Hani eliniz değmişken...
*
(2) “Budin” diye yazmışsınız, Fransızlar bunun neresi olduğunu bilmez, demişim.
Verilen cevap : “Dünyada genel kültürü olan herkesin Paris’i bildiği gibi biraz tarih ve coğrafya bilgisine sahip bir Fransız’da (“da”yı ayrı yazmak gerekirdi ya, neyse) Budin’i bilir.”
Bilmez! Nasıl “biraz tarih ve coğrafya bilgisine sahip olan bir Türk”, eğer Fransızca ve Haçlı Seferleri tarihini bilmiyorsa, Saint-Jean-d’Acre’ın Akka olduğunu bilemezse...

Şimdi “biraz tarih ve coğrafya bilgisine sahip” bir Fransız’a Hanbalık desem bilir mi zannediyorsunuz Hunlar’ın Pekin’e verdiği isim olduğunu?
Ayrıca, ben tenkit ettim diye, Kanunî maddesindeki Budin’i “Boudin” yapmak da sizi kurtarmaz. Tamam Fransızca’da “u” sesi “ou” yazılır ama, “boudin” diye bağırsak ve kandan yapılan korkunç bir yemeğe derler, bir de argoda “şişman aptal” demektir bu.

“Kanunî şişman aptalı ele geçirdi” cümlesi “biraz tarih ve coğrafya bilgisine sahip” Fransız için epey eğlenceli olacaktır, eminim.
*
Gülüyorum ama verdikleri cevabın altına imza atamayan insanlar benim muhatabım değil.

Bakan Bey’den bir ricam var:

Kültür Bakanlığı sitesindeki Fransızca bilgiler bir rezalet. Konu seçimi korkunç. (Ayrı bir yazıda örnekler vereceğim.) Konuların işlenişi facia. Fransızca felaket.

Tenkit yazımdan sonra, mesela, Kanunî maddesi epey düzeltilmiş.

Çalışanlarınızın “hatalarımızı gördük, düzeltiyoruz” diyemeyeceği anlaşıldı. Zaten öyle bir beklentim de yok.

Ama ben Fransızlar’ı iyi bilirim. Sitenizi okuyanlar ya çok gülecekler ya da Türkiye’yi ilkçağda yaşayan bir toplum zannedeceklerdir.

Maksadınızın bu olmadığına eminim.

*

Bana gelen İMZASIZ yazıda denmiş ki: “Bizim amacımız Bakanlığımız WEB Sitesi aracılığı ile Türkiye’yi kültürel, tarihî ve sanatsal öğelerini ön planda tutarak tüm dünyaya tanıtmaktır.”

Ayrı bir yazıda, WEB sitenizin “kültürel, tarihi ve sanatsal öğelerini ön planda tutarak” Fransızca konuşan dünyaya NASIL BİR TÜRKİYE tanıttığından örnekler de vereceğim.

Serdar DEVRİM
Gazeteci
Hürriyet - Hürriyetim


* * *
Dipnot : Bir okurum da soruyor bu arada : “Hadi çeviri hatası falan der Kanuni olayını anlayabiliriz ama Kültür Bakanlığı sitesinin İngilizce sayfalarında satılan Türkçe kitabı hangi yabancı alır, bunu lütfen açıklayabilir misiniz?”
Kolay, açıklarım : Nasıl “Dünyada genel kültürü olan herkesin Paris’i bildiği gibi biraz tarih ve coğrafya bilgisine sahip bir Fransız da Budin’i bilir” ise, “biraz tarih ve coğrafya bilgisine sahip bir İngiliz de” Türkçe kitabı okuyuversin...



"Kıralın elbisesi" babında güzel bir yazı örneği...


Çarşamba, Şubat 26, 2003

Hicaz Dolap Anadolu'ya!




26 Şubat'tan 15 Mart'a dek sürecek olan Laço Tayfa "Hicaz Dolap" turnesi:

26.02.2003 Çarşamba 20:30 Bursa Almira Otel
27.02.2003 Perşembe 21:00 Eskişehir Hayal Kahvesi
28.02.2003 Cuma 22:00 Ankara Saklıkent
04.03.2003 Salı 20:30 Kayseri Hilton
05.03.2003 Çarşamba 20:30 Konya Hilton
06.03.2003 Perşembe 21:00 Adana Hilton
08.03.2003 Cumartesi 21:00 Mersin Hilton
11.03.2003 Salı 20:30 Manisa Anemon Otel
12.03.2003 Çarşamba 21:00 İzmir BOX Levent Marina
14.03.2003 Cuma 20:30 Denizli EGS Park Kültür Sarayı
15.03.2003 Cumartesi 20:30 Antalya Talya Convention Center

Cuma, Şubat 21, 2003

-TEATRAL KONSER- ‘ASFALT DÜNYA’ NIN ‘YOL HİKAYELERİ’



‘Asfalt Dünya’ müzik grubu, iki yıldan bu yana aralıklı olarak gerçekleştirdiği konserlerine Şubat ayında devam ediyor. 23 ve 26 Şubat 2003 tarihlerinde sahneye konulacak olan “Yol Hikayeleri”, yenibir.com ve Daniel Hetcher’in sponsorluğunda organize edilen teatral bir konser... Kent insanlarını konu alan konserde doğumdan ölüme hayatın aşamaları müzik, efekt, ışık, dekor ve bir tiyatrocunun canlı performans eşliğinde şarkılarla aktarılıyor. Asfalt Dünya, “Yol Hikayeleri”nde "bildiğimiz ama bir türlü adını koyamadığımız" bir dünyanın da kapılarını aralıyormuş... Bayrağın üzerine bir zahmet bir tıklarsanız doğrudan onların web sitelerine gideceksiniz:


Daha ilginci, bir de "Yol Hikayeleri Kitabı" ile bir Tiyatro tiyatro AD grubu oluşturuyorlar... Ne güzel. "İnsanlık dışı" bu kadar pervasızca gündem belirlerken, böyle haberler almak insana "yalnız olmadığı" duygusu veriyor. İşte Tan Burak, orada (Tarkan Sitesi) sessiz sedasız karikatürler çiziyor, Asfalt'çılar Müzik grubu dışında bir elektronik gazete ve tiyatro oyunu projesi çalışmaları sürdürüyor... Bize de bunların duyulmasına yardımcı olmak düşüyor...

Asfalt Dünya müzik grubunun solisti ve söz yazarı M. Emrah Özdamar, “Yol Hikayeleri”nde hepimizin hikayesini, kendi gözünden şarkı ve hikayelerle anlattığını belirtiyor;

“Bir orman... İçinde bitki ve hayvanları yaşatan doğal makro sistem...

Bir şehir... İçinde milyonlarca insan yaşatan, kendi doğasını yaratmış makro sistem...

Asfalt dünya bu şehir ve aynı zamanda bir orman...

Bu ormanın asfalt çimenleri, apartman ağaçları ve baykuş lambaları var... Yaşadığımız dünyanın doğası ormanlar, dağlar, ovalar, engin maviler, yolları yeşil patikalar değil. Biz bu şehri, bu şehir de bizi yaratırken, kendimize ‘Asfalt Dünyalı’ diyoruz...”


Asfalt Dünyalılar 23 ve 26 Şubat’ta ‘Yol Hikayeleri’nde buluşuyor... (Yer: Feriye Kültür Merkezi, Hamdi Saver Salonu, Çırağan Cad. No: 124 Ortaköy- Tarih: 23 Şubat Pazar 2003 saat 16:00 – 26 Şubat Çarşamba Saat: 20:00- Bilet fiyatı 10 milyonTL. Biletler www.biletix.com'dan da saglanabiliiyor.)

II. Eski Kitap ve Efemera Günleri...


Afis_Efemera_tiklayin! "Eski Kitap ve Efemera Günleri" etkinliğinin ikincisi 1 ve 2 Mart 2003, Cumartesi ve Pazar Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde yapılıyor... (Ayrıntılı bilgi için afişin üzerine tıklarsanız etkinliği düzenleyen AIDA'nın haber bülteni açılacak!)
Dr. Cengiz Aslantepe'nin gönderdiği "ESKİ KİTAP VE EFEMERA başlıklı metin de şöyle:

Eski kitaplar ve efemera, geçmişi bugüne taşıyan ve günümüzü daha iyi anlayıp kavramamıza yarayan en önemli araçlardır.
Eski kitaplar çok uzun yıllardır koleksiyonerler ve ilgilenenler tarafından toplanmış ve bunun ticaretini yapan sahaflar kültürel yaşamın bir parçası olmuştur.
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde İstanbul Kapalıçarşı’da 50 “sahhafan” dükkanı bulunduğunu ve buralarda 300 kişinin çalıştığını anlatmaktadır.
Bugün de, belirli konularda araştırma yapan kimseler içeriği için, bazıları da ciltlerinin özelliklerini veya içindeki gravürleri sevdikleri için eski kitap toplamaktadır.
Bu alanda ülkemizde önemli sayılabilecek bir canlılık oluşmuştur. Türkiye ile ilgili kitaplar yurtdışından getirilmekte, özel müzayedeler düzenlenmekte ve hatta internet ortamında alış-veriş yapılmaktadır.

Buna karşılık düzenlemekte olduğumuz “Eski Kitap ve Efemera Günleri”nin isminin ve çalışmalarının diğer yarısını oluşturan efemera konusu, sınırlı bir çevre dışında oldukça az bilinmekte, ancak hızla yayılmakta ve gelişmektedir.
Efemera (Ephemera); Grekçe ilişkin, ona ait anlamına gelen “epi” ve gün demek olan “hemeris” sözcüklerinin bileşiminden oluşmuş bir kelime olup, Latince üzerinden bugünkü dillere, yaygın bir biçimde olmasa da, girmiştir.
İngilizce sözlükte karşılığı; "bir günlük, kısa ömürlü" olarak verilmektedir.
Zoolojide, yalnızca bir gün yaşayan kelebeğin adı Ephemera’dır. Ephemerid sözcüğü de astronomide gök günlüğü anlamında kullanılmaktadır.
Günümüzde önemli bir ilgi ve koleksiyon alanı oluşturan efemeranın tanımı; “kısa ömürlü, geçici, kalıcı olması amaçlanmamış her türlü yazılı ve basılı kağıtlar” olarak yapılmaktadır.

Ancak yeni bir alan olması nedeniyle, hem tanım üzerinde, hem de alanın kapsamına ilişkin görüş ayrılıkları ve tartışmalar, Avrupa’da olduğu kadar ülkemizde de sürmektedir.

Kartpostal, fatura, duyuru, el ilanı gibi yazılı ve basılı kağıtların yanı sıra, kutular, paketler de efemeranın kapsamına girmektedir.
Bunların hepsi yalnızca kısa süreli bir amaç için hazırlanmış olup, işlevleri bitince atılmış olmaları gereken malzemelerdir.
Efemeracılar bunları atıldıkları yerlerden bulup çıkarmakta, atılmayıp da kenarda köşede kalmışları toplamakta, derlemekte, koleksiyonunu yapmaktadırlar.
Bu malzemeler yazıları, çizimleri gibi biçime ilişkin özellikleriyle olduğu kadar, üzerlerindeki ifadeler, metinler, adresler, isimler gibi değişik unsurlarla ilgi çekmekte, çok hoş koleksiyon konuları oluşturmaktadır.

Bu koleksiyonların, sahiplerine keyif ve zevk vermelerinin çok daha üstünde toplumsal ve tarihsel önemleri ve yararları bulunmaktadır.
Bunlar, son yıllarda dünyada ve ülkemizde hızla gelişen sosyal tarih yaklaşımının en önemli kaynaklarıdır. Geçmişteki günlük yaşam bu malzemeler aracılığıyla elle tutulur hale gelmekte, somutlaşmaktadır.
Sinema ve tiyatro afişleriyle biletleri, eski eğlence hayatı hakkında bize bilgi vermekte, anlatılmış ve yazılmış olanlara can katmakta, o günleri yaşatmaktadır.

Son yıllarda efemeraya dayalı, efemera ağırlıklı pek çok yayın yapılmıştır. Bunların başında kurum tarihleri gelmektedir. Pek çok banka ve sigorta şirketinin tarihi yazılırken belgeler, faturalar, fotoğraflar, yazışmalar görsel malzeme olarak kullanılmıştır. Bazı kimseler için zor okunan tarih kitapları, renkli, hoş ve sevimli bir hale geldiği gibi, aynı zamanda daha kolay anlaşılır ve akılda kalır olmuştur.
Örneğin ilginç bir efemera konusu olan eski milli piyango biletleri “Türkiye’de Piyango Tarihi ve Milli Piyango İdaresi” isimli kitabı renklendirmiş, Türk grafik sanatında önemli bir yer tutan İhap Hulusi’nin 45 yıl boyunca yaptığı çalışmalar da, bu sanatçımız için hazırlanan kitaba hayat vermiştir.
Efemera, seçim afişleri ve el ilanlarıyla siyasi tarihten başlayarak, fatura ve reklamlarla ekonomi ve iletişim tarihine kadar çok geniş bir yelpazede tarihi canlandırmakta ve yaşatmaktadır.




Pazar, Şubat 16, 2003

Mark Dubois'nın 10 yaşındaki oğlu Tevon'un ilk şiir kitabı: "Adadaki Çocuk"


Tevon Dubois, tiklayın!

"Dünya Günü"'nün kurucularından Mark Dubois ve Sharon Negri'nin 10 yaşındaki oğlu Tevon'un şiirlerinden oluşan "A Child On The Island - The Ageless Wisdom of a Ten-Year-Old" kitapçığı... (Mark'ı, ÇEKÜL'ün 2000 yılında, Mudanya'da düzenlediği "Dünya Günü" kutlamasına katılanlar iyi tanır!)
Dubois'lar, "düşündüğü gibi yaşayabilen" azınlıktan... Seattle yakınlarında, 1854'de kurulmuş Bainbridge Adası'nda organik sebze-meyve yiyerek, temiz sularda/nehirlerde doğayı keşfederek yaşıyorlar... Ada'da yalnızca çevreciler değil, pek çok tiklayin!sanatçı da var...

Ada sakinleri; "We are the media. We are the talk shows. We are America, waking up and tuning in."(Media biziz, "Talk-show"lar biziz, Biz uyanan ve çağa uyarlanan Amerika'yız!) diyerek kurulan "Conservation Café" ("Korumacı Kahvesi") zincirine da katılıyorlar...

Tevon'un kitabı hakkında bir görüş:
"These are lucid gems from a new astonishing mind. Think of these poems as fruit from a newly discovered tree, light reflected from the future. Or better yet, don’t think at all and simply let their purity reside within."
-Paul Hawken, Author
("Bunlar şaşıran -gelin de Nazım'ı anımsamayın şimdi... "bir çocuk gibi, şaşarak yaşamak..."ları filan...- bir yeni aklın duru mücevherleri. Bu şiirleri gelecekten yansıyan bir ışık, yeni keşfedilmiş bir ağacın meyvaları olarak düşünün. Ya da daha iyisi, hiç düşünmeyin, bırakın içlerindeki saflık orada kalsın")

Kitaptan bir alıntı; "Baraj" için yazdığı bir şiir:

"DAM

Holding back the flow of life
a black hole sucks the Earth's
existence into its hands.
It kills the river, torturing it
until there is no more life..."


(10 yaşındaki bir şairinki de olsa şiir çevirmek yaman bir iş! O yüzden Tevon'un "baraj"ı, "yaşamın akışını geriye çeken" ve "orada hiç yaşam kalmayıncaya kadar" nehri "işkence ederek öldüren", "Dünya'nın varlığını emen" bir "kara delik"e benzettiğini söylemekle yetinelim!)

Tevon Bainbridge'de değil de, Anadolu'da, hele Hasankeyf'te yaşasaydı neler yazardı kimbilir...

If Tevon had been lived in Hasankeyf, he might have been added the "cultural heritage" as well in what the dam kills..."

Bu kitaptan "online" edinmek için Tevon'un resminin üzerine ya da "Opal Creek Press" yayınevi'ne tıklayabilirsiniz... Yayınevi 2 dolar gönderme ücreti + $ 9.95'e yolluyor. Tevon'dan imzalı bir nüsha isterseniz, o zaman ona gönderme ücreti dahil $ 12'lık bir çek yolluyorsunuz: Tevon Dubois, 353 Wallace Way NE. #12 / Bainbridge Island, WA 98110. Sanmayın ki, kitabın gelirinin üstüne yatıyor! Ne mümkün! Tevon, gelirin bir bölümüyle "kendince önemsediği" bazı koruma projelerine katkıda bulunuyor...

Mark Dubois e-mail adresi: mdubois@earthday.net

Cuma, Şubat 14, 2003

Robot'un sanata meraklı olanı!



Temmuz 2003'teki yarışma için başvurular başlamış...

Kim var orada?


Tele-Actor

Reality TV programmes like Big Brother have made audiences familiar with voting to influence drama. The 'Tele-Actor' brings this concept to the internet, where an online audience casts votes to control the actions of a wired human being. As each 'election' takes place, you can see the votes come in and change your own vote accordingly. In this way, the Tele-Actor explores issues related to voting, economics, peer pressure, group psychology, market behaviour, and how trends spread. 'How do people interact and co-operate in social settings? How does applause or laughter ripple across a theatre? How do riots start?' The next live event takes place on Tuesday 18 February at the opening of Id/Entity: Portraiture in the 21st Century, at San Francisco's Camerawork Gallery and, of course, online. Register now to make your vote count! - Helen Varley Jamieson...




"Sanat ve Bilgi" geliyor


Sanat ve Plastik Sanatlar alanina "Sanat ve Bilgi" isimli yeni bir yayin
katiliyor. Dergi Kurulu şöyle diyor: "Sanat ve plastik sanatlar konularini içeren dergimiz 1 Mart
2003 tarihinde internet üzerinden yayin hayatina başlayacaktir.
Gorus ve fikirlerini bizlerle paylasmak isteyenlerin yazilarini en geç 20
Subat 2003 tarihine kadar gondermelerini rica ederiz."


İletişim için: bilgi@sanatvebilgi.com



Poetry International


"Poetry International Org" web sitesi...
Yeni ülkeler ekleniyor... "TR" yok orada daha!

Mart'a kadar "10 saniyelik film" yarışması!


Ten Second Films




Perşembe, Şubat 13, 2003

Sezgin BURAK'ın oğlu imiş meğer...


Alim Erginoğlu; genç arkadaşım için bir web-kütüğü oluşturmaya başlamışken,
Tan BURAK ile karşılaştım. Daha doğrusu sanal olarak alanlarımız kesişti. "Sezgin Burak ile akrabalığınız var mı?" diye yazdığımda "Babam olur rahmetli" dedi...
Sonra da bu adresi gösterdi:
Tarkan Sitesi...
Çok şaşırdım, çok sevindim... İnsanlar yaşar, çocukları sürdürür... Aynı gün tıpkı Açık Radyo'da Bayram Özel Programı'nda İncila Hanım'ın Ayfer Karamani ile yaptığı söyleşiyi dinlerken, kızı Arzu Karamani Pekin'in annesi için yazdığı kitap da bende bu izlenimi uyandırmışken hele...

Çarşamba, Ocak 15, 2003

BİLGİ'DE SİNEMA'DA “BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK SAVAŞ”


Naqoyqatsi

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Şubat 2003’te, Türkiye’de barış kavramının yaygınlaşması doğrultusunda etkinlikler yapan bir sivil insiyatif olan “Barış Girişimi” işbirliğiyle “Bilgi’de Sinema” çerçevesinde, “Bir Yaşam Biçimi Olarak Savaş” başlığı altında bir dizi etkinlik gerçekleştiriyor.

Bu etkinliklerden ilki, 1 Şubat 2003 Cumartesi günü saat 14:00’te, Umut Sanat Filmcilik’in katkılarıyla “Bowling For Columbine” (Benim Cici Silahım) özel gösterimi. Bu gösterimin hemen ardından saat 16:00’da akademisyen ve yazarların katılımıyla “Şiddet Kültürü ve Sinema” konulu bir panel yapılacak. Arkasından bir diğer özel gösterim var. -A&P Filmcilik katkılarıyla- “Naqoyqatsi”!

Şurada, aşağıdaki resmi tıkladığınızda, Naqoyqatsi için özel olarak oluşturulmuş bir "Forum" sayfasına gidebilirsiniz: (Bilgisayarınızda "Macromedia Shockwave Player" yüklü ise izleyebileceğiniz, farklı disiplinlerden sanatçıların bir dizi özel çalışması da var bu adreste ki, bizim kültürden esinlenilerek hazırlanmış "Dervish Flowers" da bunların içinde... )

Naqoyqatsi Forum


Aşağıdaki linkten de Philip Glass'ın müziği, Yo Yo Ma'nın çello soloları ile Naqoyqatsi filmi müziklerinin web sayfasına gidebilirsiniz. Gidin! Pişman olmayacaksınız...

Naqoyqatsi Soundtracks


Meraklıları için, bu konuda daha çok kaynak var: Google'da!


!f 2003 kapsamında da gösterilmiş olan olaylı film “Bowling For Columbine / Benim Cici Silahım!”, Uluslararası Belgeselciler Derneği (IDA) tarafından yüzyılın en iyi belgesel filmi seçilmiş... Bazı eleştirmenler tarafından 2002’nin en iyi filmi olarak gösterilen film, 1999 yılında Columbine Lisesi’nde yaşanmış olan gerçek bir olaydan yola çıkıyor ve herkesin kolaylıkla silah sahibi olabildiği bir kültürü hem ulusal yankılarıyla, hem de küresel etkileriyle inceliyor.

Godfrey Reggio ve Philip Glass işbirliğinden doğan ünlü Qatsi üçlemesinin son filmi olan “Naqoyqatsi”nin Hopi dilindeki sözlük karşılıkları şunlar: 1- Birbirini öldürerek yaşanan bir yaşam; 2- Bir yaşam tarzı olarak savaş; 3- (Yorum) Uygar şiddet.

Film, Reggio’nun 1989’dan beri haberlerden, TV programlarından, reklamlardan, bilimsel, askeri ve kurumsal filmlerden, belgesellerden ve arşivlerden topladığı ve dijital teknolojinin yenilikleriyle tekrar tanımlanmış görüntüler ve diğer çekimlerden oluşuyor, bugünü ve onu tanımlayan teknolojiyi sorguluyor. Medya, sanat, eğlence, spor, politika, tıp, savaş, etik, doğa ve kültür, Naqoyqatsi’de bugünün yüksek teknoloji şiddetiyle şekilleniyor ve bu şiddetin parçaları haline geliyor.

Diğerleri

Bir Yaşam Biçimi Olarak Savaş” teması üzerine ay boyunca “Bilgi’de Sinema”da “Vizyon Köpüğü” başlığı altında gösterilecek filmlerden ilki ise Terrence Mallick’in James Jones’un otobiyografik romanından uyarladığı “The Thin Red Line / İnce Kırmızı Hat” (1998). Film, şiirsel bir sinema diliyle, İkinci Dünya Savaşı sırasında Guadalcanal’daki çatışmaların göbeğindeki Amerikan askerlerinin yaşadıklarına yaklaşıyor. Filmin kadrosunda Sean Penn, James Caviezel, Ben Chaplin, George Clooney, John Cusack, Woody Harrelson, Jared Leto, Nick Nolte, John Savage ve John Travolta gibi oyuncular var.

Aynı tema üzerine gösterilecek bir diğer film ise “Rain Man” ve “Goodmorning Vietnam” filmleriyle de anımsadığımız Barry Levinson’dan 1997 yapımı “Wag The Dog / Başkanın Adamları”. Film, Beyaz Saray, skandallar ve savaş (simulasyonu) üzerine cesur bir yapım. Filmin zengin oyuncu kadrosu içinde Dustin Hoffman, Robert de Niro, Anne Heche, Denis Leary, William H. Macy, Woody Harrelson ve Kirsten Dunst var...

Ayrıntılı bilgi için:

Arzu Aslan, Medya ve Halkla İlişkiler Sorumlusu
0212 216 22 22 / 566
aaslan@bilgi.edu.tr


Umut Canbaz, “Bilgi’de Sinema”Koordinatörü
0212 216 22 22 / 557 – 0533 342 65 02
sinema@bilgi.edu.tr

canbaz@bilgi.edu.tr



Perşembe, Aralık 26, 2002

Nuhoğlu'nun "Mardin"leri, Belen'in "çardakları", Emrecan'ın "kuşları"...


Antalya I. Resim Festivali'nden...




“Son yıllarda turizm alanında yaptığı atılımlarla ülkemiz ekonomisine büyük katkıda bulunan Antalya'nın sadece deniz, güneş, kum ve tarihi değerleri boyutuyla tanıtılmasının artık yeterli olmadığı açıkça görülmektedir. Kentimizin, sosyal ve kültürel yaşamında söz sahibi olan kurumlar, Antalya'nın ülkemiz kültür sanat ortamına katkıda bulunacak aşamaya geldiğini vurgulamaktadırlar... Ancak bu kurumların kente var olmaları yeterli değildir. Varlıklarını sürdürmeleri, kent yaşamının bir parçası durumuna gelmeleri yerel yönetimlerin çabalarıyla olasıdır. Sanatın, kültürün bir kentin yaşam biçimine dönüşmesi belediyelerin görevleri arasındadır. Antalya Büyükşehir Belediyesi, bu anlayıştan yola çıkarak 1. Antalya Resim Festivali'ni düzenlemeye karar vermiştir.”

Geçen kış, İstanbul’da, Armada Otel’de düzenlenen bir basın toplantısıyla Doktor Başkan Kumbul’un gerekçesini böyle anlattığı “o Festival”in zamanı gelince – 14-20 Ekim- biz de Antalya’ya gidiyoruz. Kültür Bakanlığı, Antalya Kültür Sanat Vakfı, (AKSAV), Antalya Sanatçılar Derneği (ANSAN) işbirliğiyle düzenlenen Festival açılışını ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof.Dr. Metin Sözen ile birlikte yapan Başkan Kumbul’u, Cam Piramit’te düzenlenen uluslararası Resim Fuarı’nda, eşi ve dostlarıyla birlikte suluboyaları gezerken buluyoruz:



“Her bıyıklı Stalin değildir”

“-Mutlaka eksikliklerimiz vardır ama, çok heyecan verdi bu festival bana” diyor Doktor Kumbul... Festival gerçekten heyecan verici, çünkü Kültür Parkı, Kır Kahvesi, Yavuz Özcan Parkı, Mermerli Park, Türk Evleri Terası, Yat Limanı, Kalekapısı, Üçkapılar, Karaalioğlu Parkı, Akdeniz Üniversitesi Kampüsü üs alınmakla birlikte “Winsor & Nevton Resim Yarışması ve Sergisi”, Konferans, Söyleşi, Panel, Özgün Baskı, Duvar Resimleri Uygulamaları, Açık Havada Resim Çalışmaları ve Sergisi gibi etkinlikler neredeyse tüm Antalya’ya yayılmış.

Açılış’ta AKM’de “Kent ve Sanat” genel başlığı altında yapılan Panel’e de ülkenin bu konuda düşünce üretecek önemli bilim insanları ve sanatçıları katılmış: Prof. Dr. Adem GENÇ, Prof. Dr. Tomur ATAGÖK, Prof. Dr. Metin SÖZEN, Prof. Kaya ÖZSEZGİN, Prof. Dr. Yüksel BİNGÖL, Prof. Dr. Hüsamettin KOÇAN, Prof. Dr. Zafer GENÇAYDIN, Prof. Dr. Ali AKAY, Doç.Dr. Zeynep Yasa YAMAN, Gürbüz AYDIN (GÜSAD), Neşe KAREL, (Yerel Gündem) Giray ERCENK, Antalya Kültür Sanat Vakfı/ Sırma TECELLİ, ANSAN, Prof. Dr. Mehmet ARMAN, Antalya Sanat Derneği, Sedef ALTUN, Mimarlar Odası, Selahattin TONGUÇ, Mehmet GÜLERYÜZ, Turgay GÖNENÇ ve 1976’da Belediye İşhanı duvarına yaptığı ‘‘Prometheus’’ resmi, ‘‘Stalin’e benzetildiği için 12 Eylül 1980 harekâtından sonra silinen” Orhan TAYLAN...

Panel'de bu işlemin tanığı eski belediye başkanı Tonguç tarafından bu olayın tekrar gündeme getirilmesi üzerine “Her bıyıklı Stalin değildir” diyen Taylan, daha sonra bu Festival ve Yarışma konusundaki görüşlerini “orhantaylan.com” adresindeki web sitesine de taşımış. Festival sırasında "duvar resimleri" de gündeme alınmakla birlikte, yine Antalya’da Şerif Erginbay (e-postası: serginbay@hotmail.com) yönetiminde yayımlanan kültür ve edebiyat dergisi “Bahçe”nin Eylül-Ekim 2002-31.sayısında yer alan, Sabahattin Şen'in “Duvar Resminin Derinliği” de okunursa, konunun derinliği daha iyi anlaşılıyor...

13. yüzyıldan bugüne Çardaklar
ve
Antalya’ya taşınan Mardin...


Ödül kazananların listesi Festival’in





Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Bölümü mezunu Çiler Belen ise “Taş” temalı işlerinin yanısıra, geçmişi 13. yüzyıla kadar dayanan bir geleneğin temsilcisi olup, Akdeniz ülkelerinden İspanya, İtalya, Yunanistan’da da görülen ve bugün yokolmuş “çardak”ların, Antalya’da hâlâ bulunan örneklerinin korunmasına dikkat çekiyordu. “800 yıllık çardakları yok etmek yerine, koruma altına almak gerekir. Talandan kurtaramadıklarımızın hiç olmazsa suretleri kalsın diyerek onalrı resmettim” diyen Belen1993’den bu yana kıl tela, ham keten, ham ipek üzerine tekstil boyası ile çalışmalar yapıyor...



Çiler Belen ve Çardakları...


Belen’in çakıl taşları...



Ve... Emrecan’ın özgür kuşları...


Bunlar da 1991 Denizli doğumlu küçük ressam Emrecan Sandal’ın işleri... -Sergiyi birlikte gezdiğim ressam arkadaşımın Emrecan’ın fırçasını çok "özgür", çok "yürekli" bulup, bu resimlere “bayıldığını” belirteyim!-



ve özgürce resmettiği diğerleri...




Emrecan sandal kimmiş? (C/V) ?



Cumartesi, Kasım 23, 2002

"The Connection Org"- Dünya Edebiyatı Serisi'nden:



"If the truth of a nation can be found in its fiction, here's the world today: A 5-part series on literature from countries in the midst of change. We're talking with novelists whose stories are redefining national identity and challenging literary tradition.":
New Writers, New Realities...
Yukarıdaki linkten 5 bölümlük bu diziyi izlemek ilginç olabilir... Eserleriyle "Ulusal kimliklerini yeniden tanımlayan" yazarlar... İlk bölümde, Mexico, Güney Afrika, Rusya var!

Cuma, Kasım 01, 2002

Nuhoğlu'nun "Mardin"leri, Belen'in "çardakları", Emrecan'ın "kuşları"...


Antalya I. Resim Festivali'nden...




“Son yıllarda turizm alanında yaptığı atılımlarla ülkemiz ekonomisine büyük katkıda bulunan Antalya'nın sadece deniz, güneş, kum ve tarihi değerleri boyutuyla tanıtılmasının artık yeterli olmadığı açıkça görülmektedir. Kentimizin, sosyal ve kültürel yaşamında söz sahibi olan kurumlar, Antalya'nın ülkemiz kültür sanat ortamına katkıda bulunacak aşamaya geldiğini vurgulamaktadırlar... Ancak bu kurumların kente var olmaları yeterli değildir. Varlıklarını sürdürmeleri, kent yaşamının bir parçası durumuna gelmeleri yerel yönetimlerin çabalarıyla olasıdır. Sanatın, kültürün bir kentin yaşam biçimine dönüşmesi belediyelerin görevleri arasındadır. Antalya Büyükşehir Belediyesi, bu anlayıştan yola çıkarak 1. Antalya Resim Festivali'ni düzenlemeye karar vermiştir.”

Geçen kış, İstanbul’da, Armada Otel’de düzenlenen bir basın toplantısıyla Doktor Başkan Kumbul’un gerekçesini böyle anlattığı “o Festival”in zamanı gelince – 14-20 Ekim- biz de Antalya’ya gidiyoruz. Kültür Bakanlığı, Antalya Kültür Sanat Vakfı, (AKSAV), Antalya Sanatçılar Derneği (ANSAN) işbirliğiyle düzenlenen Festival açılışını ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof.Dr. Metin Sözen ile birlikte yapan Başkan Kumbul’u, Cam Piramit’te düzenlenen uluslararası Resim Fuarı’nda, eşi ve dostlarıyla birlikte suluboyaları gezerken buluyoruz:



“Her bıyıklı Stalin değildir”

“-Mutlaka eksikliklerimiz vardır ama, çok heyecan verdi bu festival bana” diyor Doktor Kumbul... Festival gerçekten heyecan verici, çünkü Kültür Parkı, Kır Kahvesi, Yavuz Özcan Parkı, Mermerli Park, Türk Evleri Terası, Yat Limanı, Kalekapısı, Üçkapılar, Karaalioğlu Parkı, Akdeniz Üniversitesi Kampüsü üs alınmakla birlikte “Winsor & Nevton Resim Yarışması ve Sergisi”, Konferans, Söyleşi, Panel, Özgün Baskı, Duvar Resimleri Uygulamaları, Açık Havada Resim Çalışmaları ve Sergisi gibi etkinlikler neredeyse tüm Antalya’ya yayılmış.

Açılış’ta AKM’de “Kent ve Sanat” genel başlığı altında yapılan Panel’e de ülkenin bu konuda düşünce üretecek önemli bilim insanları ve sanatçıları katılmış: Prof. Dr. Adem GENÇ, Prof. Dr. Tomur ATAGÖK, Prof. Dr. Metin SÖZEN, Prof. Kaya ÖZSEZGİN, Prof. Dr. Yüksel BİNGÖL, Prof. Dr. Hüsamettin KOÇAN, Prof. Dr. Zafer GENÇAYDIN, Prof. Dr. Ali AKAY, Doç.Dr. Zeynep Yasa YAMAN, Gürbüz AYDIN (GÜSAD), Neşe KAREL, (Yerel Gündem) Giray ERCENK, Antalya Kültür Sanat Vakfı/ Sırma TECELLİ, ANSAN, Prof. Dr. Mehmet ARMAN, Antalya Sanat Derneği, Sedef ALTUN, Mimarlar Odası, Selahattin TONGUÇ, Mehmet GÜLERYÜZ, Turgay GÖNENÇ ve 1976’da Belediye İşhanı duvarına yaptığı ‘‘Prometheus’’ resmi, ‘‘Stalin’e benzetildiği için 12 Eylül 1980 harekâtından sonra silinen” Orhan TAYLAN...

Panel'de bu işlemin tanığı eski belediye başkanı Tonguç tarafından bu olayın tekrar gündeme getirilmesi üzerine “Her bıyıklı Stalin değildir” diyen Taylan, daha sonra bu Festival ve Yarışma konusundaki görüşlerini “orhantaylan.com” adresindeki web sitesine de taşımış. Festival sırasında "duvar resimleri" de gündeme alınmakla birlikte, yine Antalya’da Şerif Erginbay (e-postası: serginbay@hotmail.com) yönetiminde yayımlanan kültür ve edebiyat dergisi “Bahçe”nin Eylül-Ekim 2002-31.sayısında yer alan, Sabahattin Şen'in “Duvar Resminin Derinliği” de okunursa, konunun derinliği daha iyi anlaşılıyor...

13. yüzyıldan bugüne Çardaklar
ve
Antalya’ya taşınan Mardin...


Ödül kazananların listesi Festival’in “www.antresimfest.org“ adresindeki web sitesinde mevcut... Bu hafta, biri mimar, biri tekstil mühendisi iki sanatçı ile bir küçük sanatçının yaptıklarını sunalım...

Bunlardan biri, son yıllarda farklı mesleklerden olsalar bile ortak noktaları “duyarlılık dozu yüksek” olanların müptela olduğu “Mardin sendromu”nu, çeşitli araç-gereç ve teknik (seramik, bakır üzerine gravür ve boyada karışık malzeme) kullanarak harika resimlere dönüştüren Y.Mimar Melek Nuhoğlu. İstanbullu Nuhoğlu, çeşitli “Mardin”leri Antalya'ya taşımıştı.

        





Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Bölümü mezunu Çiler Belen ise “Taş” temalı işlerinin yanısıra, geçmişi 13. yüzyıla kadar dayanan bir geleneğin temsilcisi olup, Akdeniz ülkelerinden İspanya, İtalya, Yunanistan’da da görülen ve bugün yokolmuş “çardak”ların, Antalya’da hâlâ bulunan örneklerinin korunmasına dikkat çekiyordu. “800 yıllık çardakları yok etmek yerine, koruma altına almak gerekir. Talandan kurtaramadıklarımızın hiç olmazsa suretleri kalsın diyerek onalrı resmettim” diyen Belen1993’den bu yana kıl tela, ham keten, ham ipek üzerine tekstil boyası ile çalışmalar yapıyor...


      


Çiler Belen ve Çardakları...

    


Belen’in çakıl taşları...



Ve... Emrecan’ın özgür kuşları...


Bunlar da 1991 Denizli doğumlu küçük ressam Emrecan Sandal’ın işleri... -Sergiyi birlikte gezdiğim ressam arkadaşımın Emrecan’ın fırçasını çok "özgür", çok "yürekli" bulup, bu resimlere “bayıldığını” belirteyim!-

    

ve özgürce resmettiği diğerleri...

    


  

Emrecan sandal kimmiş? (C/V) ?




Perşembe, Ekim 24, 2002

Kula Sempozyumu ve Prof.Dr. Cevat Erder



Kula Turk Evi

Sokağa taşan çıkmalarıyla, geniş saçaklarıyla, yüksek duvarlarla çevrili iç avlularıyla, değişken sokak perspektifleriyle, “insana odaklı geleneksel Türk mimarisi”nin en karakteristik özelliklerini taşıyan bir yerleşim olan Kula (Manisa, Türkiye), son yıllarda yitirdiği “elle tutulan”(!) özgün dokusundan ve “elle tutulamayan” kültüründen geriye kalanları "kazanmaya" çalışıyor. Kula’da ve benzeri diğer Anadolu kentlerinde doğal ve kültürel mirasın doğru korunmasında en önemli nokta, bu mirasın gerçek sahibi yerel yönetimlerin seçilmiş yöneticilerinin "neye sahip olduklarının" gerçekten bilincine varması... Bu bağlamda, Kula'daki dönüşümde de Tarihi Kentler Birliği'nin ve ÇEKÜL Vakfı'nın yarattığı "etkileşimli iletişim" ve "bilimsel destek"in rolü büyük... Uygulanan stratejinin de. O strateji; “kamu-yerel-sivil-özel kesimden ‘diri’ kalabilenlerin birlikteliği”. Kula Belediyesi de halkın beklentilerini doğru yönlendirme ile dışarıdan gelen işbirliği önerilerinden ciddi ve uzun soluklu olanları ayırdetmede ve ikincilere dört elle sarılmada ciddi çabalar gösteriyor.

11 Ekim-13 Ekim 2002 tarihleri arasında yapılan "Kula -Koruma, Yaşatma, Geliştirme, Araştırma, Proje, Uygulama- Sempozyumu" bu bağlamda önemli bir örnekti. Kula Belediye Başkanı Selim Aşkın, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Kulalılar ve Kulayı Sevenler Derneği, Kültür Bakanlığı’nın Manisa İl Kültür Müdürlüğü ve Çekül Vakfı işbirliği ile düzenlenen üç günlük etkinliğin başından sonuna kadar “içinde” idi. Selim Aşkın, 800’ü tescilli, 2. ve 3. derece tarihi eserlerle birlikte toplam 2400 “tarihi eser” sahibi Kula’da “gerçek zenginliğin ne olduğunun ekonomik krizden sonra anlaşıldığını” söyledi. Sempozyum süresince "Kula'da Yaşam", "Turizm", "Geleneksel Konut Mimarisi", "Kentsel Doku Araştırmaları", "Koruma Önerileri", "Tarihi Çevrede Yeni Yapı" başlıkları altında bildiriler sunuldu, yerinde incelemeler yapıldı (Bildiri özetlerine ulaşmak isteyenler için e-posta adresi şöyle: nezihat.koskluk@deu.edu.tr ).

İzleyiciler arasına zaman zaman Kula’lı genç öğrencilerin de katılması ilginçti. Mesela bir lise öğrencisi “Kenan Evren Etnografya Müzesi’nin Kula Kent Müzesi’ne Dönüştürülmesi Projesi” başlıklı bildirinin sunumundan sonra, “Peki bizim bugüne kadar doğru dürüst bir müzemiz hiç olmadı, bunun nedeni Kula’nın coğrafi konumu olabilir mi?” diye bir soru sordu. “Hayır” dediler genç öğrenciye, “Kula bu konuda yalnız değil, çünkü kent müzesinin ne olup, ne olmadığını anlamak coğrafi konumdan daha önemli”... Sonra kent müzesi kavramı hakkında daha ayrıntılı bilgi verildi (Bkz. Tarihi Kentler Birliği’nin Kent Müzesi ve Arşivi Yönerge”si ) ...

O oturumu Prof. Dr. Cevat Erder yönetiyordu. Prof. Erder’i, Milliyet’in 80’li yıllarda yaptığı, -benim de içinde cansiperane çalıştığım- “Kültür Mirasımızı Koruma Kampanyası”nı bilen okurlar da iyi tanır, restorasyon ve koruma teorisi uzmanı Erder Hoca, uzun yıllar UNESCO’nun bu alandaki kuruluşu ICCROM’u yönetmişti, Roma’da. Sonradan Güneş’e taşınmak zorunda kalan “Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kampanyası”da da uzaktan hayli destek vermişti. İşte uzun yıllar sonra Cevat Hoca ile Kula’da karşılaşmak heyecan verici oldu... Cevat Hoca, Kula Belediyesi’nin yer ve araç gereç sağladığı ÇEKÜL’ün geçici “Çevre ve Kültür Evi”nin açılışını yaptı. Onur Defterine yazdıkları şurada:
Erder Notu

Sonra Kula Belediyesi ve ÇEKÜL Ege Bölgesi Koordinatörlüğünün işbirliği ile onarılmış “Eski” ya da “Çukur Çeşme” çevresinde yine bir “çeşme onarımı” tartışıldı...

Bu arada ÇEKÜL Kula Temsilcisi Av. Nadir Yağlı ile tanıştık. İstanbul Hukuk ’76 Mezunu Yağlı, yıllardır, Kulalı’lara ücretsiz ödünç kitap veriyormuş. Yazıhanesinin camına buna dair bir levha da asmış. Şimdi Çevre ve Kültür Evi’ne, “7 Kitap Kitaplığı”na taşımış kitapları... “Hiçbir belge ya da teminat istemedim, ama her seferinde geri geldi kitaplar” diyen Yağlı, çok heyecanlı idi açılışta...
Gonullu kutuphane

Kula’dan sonra Uşak, Antalya, Afyon ve Kütahya’dan saptamalar var. Haftaya!



Salı, Ekim 22, 2002

“Aldatma”nın bilimsel açıklaması...





Prof. Dr. Cahit Can ile geçen ay, bir “HFSA” toplantısında tanıştık. “HFSA”; “Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” grubu... “Onlar” Türkiye’nin dört bir tarafından bir avuç hukukçu ve felsefeci olup, İstanbul Barosu’nun evsahipliğindeki toplantıda, sanki başka bir yıldızdan gelmiş gibiydiler. Hukuk ve felsefenin kesişip ayrıldığı noktaları hararetle tartışırken, incelik ve nezaketi asla elden bırakmadan, birbirlerinin en ufak bir açığını kaçırmamaya dikkat ediyor, yeri geldiğinde kimsenin gözünün yaşına bakmadan taşı gediğine oturtuyorlardı. İçlerindeki kimi felsefecilerin; -mesela bir İoanna Kuçuradi, bir Betül Çotuksözen- hukukçulara göre daha çok tanındığını sanıyorum. Ama o hukukçulardan Ankara Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cahit Can’ın, bugünlerde adından daha geniş çevrelerde de söz edileceğine eminim. Nedeni de son yazdığı kitap: “Toplumsal İnsanın Evrensel Doğası ve Cinsel Suçlar”. Seçkin Yayıncılık'tan yeni çıktı. Hele de “aldatma”nın gelip gündeme oturduğu şu kesitte. Yazarı bu kitabı niçin yazdığını bakın nasıl açıklıyor:

“Bu kitabın yazılmasının başlıca amacı, biyolojik insanın konumundan giderek uzaklaşmaya başlayan toplumsal insanın kimi evrensel; yapma, düşünme, duyumsama biçimlerinin olup olmadığının saptanması ve bu biçimlerin kültürel kurumların yönünü ne ölçüde etkilediklerinin sorgulanmasıdır. Kültürel tüm kurumların eş süremli ve art süremli (tarihsel) tüm gelişmeleri araştırılamayacağı için, biyolojik cinsellik ve ondan kaynaklanan cinsel suçlar, araştırmada temel öge olarak ele alınmışlardır. Tarih, sosyoloji, felsefe, psikoloji, hukuk vb. gibi insanbilimlerinin ortaklaşa konularına yönelerek disiplinler arası bir sentez oluşturma çabasıyla hazırlanmış olan bu eser, toplumsal insanın; antropolojik, sosyolojik, psikolojik konumunu ve özellikle felsefi düşüncenin ve hukukun hangi insani eğilimler uzantısında varlık kazandıklarını ve ayrıca cinsel suç kavramının ne tür fiilleri kapsayabileceğini merak eden herkese hitap etmektedir”...

Hiçbir toplumun “ihaneti” erdem olarak nitelendirmediğini belirten ve bunların nedenlerini araştıran Yazara göre, sayısız bilinmeyene doğru yanıtların getirilebilmesi, kendisinin giriştiği gibi; antropoloji, tarih, sosyoloji, felsefe, psikoloji, hukuk vd. gibi insanbilimlerinin ortaklaşa konularına yönelinerek, disiplinler arası bir sentez oluşturma çabasıyla gerçekleştirilebilir. Prof. Can “toplumsal insanın evrensel doğası” belirlemesinin, sıkça sözü edilegelen “değişmez bir insan doğası” kavramıyla aynı anlamı taşımadığını çünkü toplumsal insanın gerektiğinde –biyolojik doğasını- dönüştürebildiğini ortaya koyuyor.

“Sonsöz”ü Ankara Hukuk Fakültesi’nin web sitesinde de tanıtılan bu kitabın “Önsöz”ü ile söyleyeyim:

“Bu kitap, yazarının otuz beş yıllık akademik yaşamının ilk yirmi beş yılında öğrenmiş ve öğretmiş olduklarıyla, son on yılına sığdırmaya çalıştığı birikim arasındaki uzlaşmazlıktan kaynaklanmış olduğu için, bir ‘reddi miras’ olarak da algılanabilir”.


YAYIN:17 Ekim 2002, Perşembe, Milliyet Kültür Sanat Eki






Bir “koreografik fırtına” ya da “sessiz diplomasi”...




“Koregrafik fırtına” benzetmesi “The New York Times” gazetesinin dans eleştirmeni Jack Anderson’a ait. Anderson, gazetenin 1 Ekim 2002 tarihli nüshasında yer alan, “Duvarları Patlamak Üzere: Odalar” başlıklı yazısında, “St. Mark’s Church”de (NewYork) izlediği “Silicon Dans Projesi”nden hayranlıkla sözediyor. Bu gösteriyi beğenip, geniş kitlelere duyuran, yalnızca “The New York Times” değil. “Time-Out” dergisi, çeşitli web yayınları, -artık taksilerde de izlenmeye başlanan- “Newyork One” televizyon kanalı, gösterilerin takvimini ve tanıtımını ABD’deki sanat çevrelerine duyurmaktan geri kalmamış.

13 Eylül– 05 Ekim 2002 tarihleri arasinda 5 kentte 11 gösteriden oluşan ABD turnesini tamamlayan “Silikon Dans Projesi”nde, 6 Türk ve 3 Amerikalı sanatçı artistik işbirliklerini sahneye taşımış. Türk tarafı, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Modern Dans Topluluğu sanatçıları. ABD tarafı, Massachusset’li “Chimerea Pysical Theatre”. Proje, dansçı – koreograf Alpaslan Karaduman ve Burge Öztürk ile ABD’li dansçı-koreograf Mollye Maxner’ın birlikte oluşturdukları “Room” (“Oda” ki bu eser ilk kez “Dans Platform -2 Türkiye” projesi kapsamında 2002 Mayıs’ında Ankara’da oynanmış) , Kelly Parsley in “Table” (Masa), Mikal Evans’ın “Dark Room” (Karanlık Oda) adlı çağdaş dans ve dans tiyatrosu yapıtlarından oluşmuş. Jack Anderson’un “duvarlarının patlamak üzere” olduğunu söylediği “oda benzetmesi” ile içinde yaşadığımız, bizi tanımlayan, kalplerimizde yarattığımız... odalara gönderme yapılmış. Koreografi, “soğuk, acı dolu, girilmesi zor” ve “sıcak, davet edici, esin verici odalar” yaratmış... Karaduman, Öztürk ve Maxner “bizim odalarımızı, odalarımızın bizi nasıl biçimlendirdiğini” göstermişler... “Silikon Dans Projesi” turnesini duyuranlardan Washington’daki Türk öğrencilerin oluşturduğu “Delikodu” haber forumu, bu gösterinin ABD’ye tam da 11 Eylül dolaylarında gelmesinin bir rastlantı olmadığını, “Massachusett’li Chimaera Physical Tiyatrosu ile işbirliği yapan, İslam dünyasındaki devlet destekli tek çağdaş dans grubu Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğunun bir jesti” olduğunu vurguluyor.

Temsillerin Washington DC’daki gösterimi “Kennedy Center” yapılmış ve internet üzerinden bütün dünyaya canlı olarak aktarılmış. “Kennedy Center’a gelemiyorsanız üzülmeyin, internet üzerindeki canlı yayınları izleyin!” diyen web sitesine girip, “Arşiv”i tıklarsanız, bu yayının bir kısmını izlemeniz hâlâ mümkün... “Kennedy Center” web sitesinde “islam dünyası ilintisi” vurgulanmamış. “Türkiye devletinin bir modern dans topluluğunun, böylesi bir uluslararası işbirliği ile ilk kez ABD’ye gelişi” öne çıkarılmış. Bu vesile ile uzun süre İngiltere’de çalıştıktan sonra bu topluluğun kurucularından biri olması için “ana vatana davet edilen” Beyhan Murphy’den de sözedilmiş...

Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu sanatçılarının geçtiğimiz Pazartesi Turkiye’ye dönmüş olmaları gerekiyor. Bu konuda daha çok bilgi almak isteyenler olursa, aynı zamanda “Modern Dans Toplulugu Sanatsal Koordinatörü” görevini de sürdüren Alpaslan Karaduman’ın e-postası herhalde en kısa yol olacak:
alpaslankaraduman@hotmail.com!

YAYIN: 10 Ekim 2002, Perşembe, Milliyet Kültür Sanat Eki



Gölgeler daha ürkektir insanlardan...




Sanat ve reklam fotoğrafçısı Laleper Aytek, önümüzdeki hafta İzmir’de “Gölgelerde(n) ve Sonradan” başlıklı bir fotoğraf sergisi açıyor. Aytek, sergi için hazırladığı web kütüğünde (weblog) , Nietzsche’nin “Gene de gölgeler daha ürkektir insanlardan” deyişini başlık yapmış, gölgelere dikkatimizi çekiyor:

“Oradadır, koyudur; bir sokağın ucundan, bir binanın siluetinden, bir pencerenin altından, bir sandalyenin uzayan ayağından, bir insanın arkasından-önünden izler ve izletir dünyayı. Hep bir başka yerdedir; zamanla birlikte uzar, kısalır, yer değiştirir, parlar, koyulaşır, solar, incelir ya da kalınlaşır ama orada, hayatlarımızın içinde. ...Gölge onda bıraktığımız yaşamalarımızın ardından bize bakarken ve kendi başına buyrukluğunda yalnızdır aslında. Oyunbazdır, doğruyu söylemez, yanıltır, aldatır, bekle diyemezsiniz gölgeye, beklemez, sadece izler. Bir varmış, bir yokmuş gibidir. Ele avuca sığmaz, şaşırtıcı, kimi zaman da muzip” ...

Aytek’in 7 sergisi bu. Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde, Türkiye’nin ilk “Kadın Sanatçılar Görsel Arşivi”ni oluşturmak da onun işi. ‘98’den beri dünyasına “dijital fotoğrafı” da katan Aytek, Metro Grosmarket’e Türkiye’de bir dijital fotoğraf stüdyosu kurup bir süre orada reklam-pazarlama müdürü olarak çalıştıktan sonra tekrar pür-fotoğrafa dönüyor şimdi. 9-28 Ekim 2002 tarihleri arasında İletişim Kitabevi’nde açık olacak İzmir sergisi, “fotograf.net” adresinden de izlenebilecek... Kalemi de en az fotoğrafçılığı kadar kuvvetli Laleper Aytek, “Fotoğraf.net”te ve Geniş Açı dergisinde düzenli olarak fotoğraf yazıları yazıyor.

“İçkalpakçı Çıkmazı / Bir Sokağın Monografisi”

İstanbul’un tarihi semtlerinden Samatya’nın İçkalpakçı Çıkmazı’nı konu alan ve aynı sokakta açılan belgesel fotograf sergisi, şimdi ikinci bölümüyle Fotografevi’ne taşınıyor. 25 Ekim’e kadar da açık kalacak. Kemal Cengizkan ve Dora Günel tarafından 2000 yılında başlatılan fotoğraf projesi, bu yılın Ağustos ayına kadar sürdürülmüş. Sokak sakinlerinin günlük yaşamları ve çevreleri belgelenmiş. Sözlü tarih konusunda çalışmalar yapmakta olan üç sosyolog, Gülay Kayacan, Ebru Soytemel ve Gamze Toksoy da, sokağın sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını ortaya çıkarmak üzere anket çalışmaları yapmış ve görüşmeler gerçekleştirilmiş. Sergide 60 adet siyah beyaz fotograf, bir fotograf albümü, yürütülen sosyolojik araştırmanın özet sonuçları yer alıyor. Proje “Fotoğraf Vakfı” tarafından destekleniyor...

Anafilya Fotoğraf Yarışması

Hollanda’da, yalnızca internet üzerinden yayınlanan Türkçe Edebiyat, Kültür ve Sanat Sitesi “Anafilya”, fotoğraf sanatına verdiği önemi vurgulamak amacıyla bir yarışma açmış... Katılım için son tarih: 31 Aralık 2002. Katılımcılardan “Anafilya” sitesi içinde yayımlanan her hangi bir yapıtın (yazı, şiir, resim vb) fotoğrafla işlenmesi isteniyor.

Bu haftanın fotoğraf/yoğun içeriğini, Türkiye’de ve dünyada fotoğrafla ilgili ne varsa bulabileceğiniz, hem Türkçe, hem de “açık rehber sistemi “dmoz” ile oluşturulmuş harika bir site ile kapatalım: “fotografim.com ”...


YAYIN: 3 Ekim 2002, Perşembe, Milliyet Kültür Sanat Eki

Pazar, Ekim 06, 2002

Durun bakalım!..




Siz bu satırları okurken, Milliyet Sanat Dergisi’nin 30. yaşını kutlamış olacağız... 30. yaşını, ya da bir kültür sanat yayınının Türkiye’nin içinden geçtiği her türlü badireye rağmen 30 yıl “başına bir kaza gelmeyişini”!

Bazı okurlar, hem Milliyet Sanat Dergisi’ni, hem de elinizdeki bu “ek”i bulamadıklarını belirtiyor zaman zaman. -Bu vesile ile “dağıtımcılara” da bu konuyu iletmiş olalım. Perşembe günleri yayınlanan bu “Ek”, örneğin Cuma günü, bayide bulunamıyormuş.- “Bulamama” sorunu Dergi’ye abone olunarak aşılabilir tabii. Ek’i de birkaç gün sonra gazetenin Internet nüshasındaki “Kültür-Sanat”ı tıklayarak okuyabiliyorsunuz...

“Kültür ve sanat”ı günlük ilgi alanlarının içine alanların sayısı arttıkça sorun olmaktan çıkacak sorunlar bunlar... O sayı artışının nasıl olacağını kendine sorun edinenlere gelince... Onların hep büyük kentliler olduğu sanılır... Oysa durum pek öyle değil. Örneğin, son yıllarda Anadolu’nun dört bir yanında filiz vermiş ve yaşamaya çalışan edebiyat dergileri var.

Onları ilk kez hem fizik olarak, hem de sanal ortamda bir araya getiren Latife Tekin oldu. Bodrum’daki “Gümüşlük Akademisi”nde toplanıp, seminerler yaptılar, “yoksulluk ve edebiyat”ı tartıştılar. Akademi’nin -yenilenen ve bu haliyle çok daha hızlı yüklenen- web sitesinden bu Forum’un tüm ayrıntılarına ulaşabilirsiniz. Anadolu edebiyat dergicilerilerinin şimdi, bir de elektronik haberleşme grupları var. Üyelik de herkese açık. Dergilerden web sitesi de olanlar ise şunlar:

Ağır Ol Bay Düzyazı (Gebze), Aksan (Diyarbakır), Amik Edebiyat (Antakya)


Akademi, “Anadolu Edebiyat Dergileri Projesi”nin gerekçesini şöyle özetliyor:

1. “Türkiye'de taşra ile merkez, metropol ile çevresi arasında akla kara arasındaki uzaklık kadar bir uçurum vardır.
2. Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalan bu çelişki, Cumhuriyette de çeşitli neden ve biçimlerle varlığını sürdürmüştür.
3. Bu çelişki, ülkemizdeki her modern girişimin önünde bir engeldir; dahası, toplumsal enerjiyi geriye doğru büken bir güçler çatışmasının da ifadesidir.
4. Bu gerçeğin değişmesi için, Anadolu'nun değerlerinin görülebilir düzeyde gün yüzüne çıkması, ifade olanaklarının ve kanallarının çoğalması, öncelikli yoldur.
5. Düşüncenin, sanatın ve edebiyatın laboratuvarı olan dergilerin, Anadolu'da bu çaba ve niyetin temsil alanlarından biri olması, başlı başına bir kazançtır.”

“Web” bu olanakların başında geldiği için bu bölümün yazarını en çok 4. Madde ilgilendiriyor elbette. Nitekim, Türkiye Bilişim Vakfı , Anadolu’da, bünyesinde kültür mirası barındıran ve ona doğru davranmaya kararlı olduğunu kanıtlayan yörelerden oluşan ve üye sayısı -geçen hafta sözünü ettiğim Edirne’deki toplantıda- tam 100’e ulaşan Tarihi Kentler Birliği’ne bir işbirliği önerisinde bulundu: "Türkiye’yi bilgi toplumuna taşımak için birlikte ne yapabiliriz?" Bir yanda düğmeye basıldığı anda tüm Türkiye’ye ulaşacak bir ağ, ama henüz elektronik değil, o yüzden iletişimde hız kaybediliyor, öte yanda tüm bilgi teknolojileri sektörünü peşine takıp, bir ulusal seferberlik adımı atabilecek bir bilişim sivil örgütü. Birincisinin söyleyecek, dünyaya taşıyacak çok şeyi var, ikincisi bunun yöntemini biliyor!

“Eh, daha ne bekliyordunuz?” der adama sonra gelecek kuşaklar...

Durun bakalım!...


YAYIN: 26 Eylül 2002, Milliyet Kültür ve Sanat Eki


Perşembe, Eylül 26, 2002

Cumhurbaşkanı Edirne'ye niye gitti?



Edirne Halk Egitim Merkezi


Edirne’de yapılan “Doğal ve Kültürel Mirası Geleceğe Taşıyan Güçbirliği” genel başlıklı Tarihi Kentler Birliği Toplantısı'nın açılışında, Cumhurbaşkanı Sezer, Türkiye’nin durumu ve kültür politikaları konusunda, her satırı çok önemli mesajlar yüklü bir konuşma yaptı. Edirne’den Türkiye gündemine en çok yansıtılan şey ise bu konuşma ve bu toplantıdaki önemli gelişmeler değil, Cumhurbaşkanı’nın “şartlar oluşursa Meclisi fesih yetkisini kullanabileceği” yolundaki sözleri oldu doğal olarak. Bu “doğal olarak”ın “o kadar da doğal olmayacağı”, -öyle ya, Cumhurbaşkanı kalkıp Edirne’ye niye gitmişti?- kültürün, günlük politika kadar önemseneceği günlerin yakın olması dileğiyle, konuşmadan bazı alıntılar:

" Yaklaşık bir yıl önce buluştuğumuz Kars toplantısından bu yana, Antakya, Tokat, Şanlıurfa ve Kayseri'de, sonuçlarını yakından izlediğimiz bir dizi toplantı gerçekleştirildi... Tarihi Kentler Birliği'ni, kentlerin gerçek sahipleri yurttaşlarımızın, yerel yönetimlerimizin öncülüğünde kentlerine sahip çıktıkları, demokratik bir platform olarak değerlendiriyorum... Türkiye'nin Avrupa Tarihi Kentler Birliği üyeliğine kabulünü, Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde önemli bir adım olarak görüyorum... İnanıyorum ki, Türkiye özkimliğini oluşturan tarihsel ve kültürel değerlerini koruyup, bunları evrensel değerlerle bütünleştirerek Avrupa Birliği'nin üyesi olacaktır.

Kendi özdeğerlerini korumayan toplumların evrensel değerler sistemiyle bütünleşmesi beklenemez... Kendi kültürüne, tarihsel değerlerine, yaşadığı yere sahip çıkan, farklı kültürlerin düşünce ve eserlerine saygı duyan birey ve kuruluşlar, demokrasinin korunması ve geliştirilmesinin en önemli güvencesidir... Kentler, insanlık tarihinin aynasıdır... Sağlıklı ve kişilikli bireyler ancak kültür ve çevre değerlerinin korunduğu kentlerde yetişebilirler. Geçmişi, bugünü ve geleceği kucaklayan kentlerin çağdaş kimliği, bireyin kişiliğinin oluşmasında önemli rol oynar... Kentlerimizin tarihsel dokusunun ve kültür birikiminin korunmasının önemine dikkat çekerken, bunu, doğal çevrenin korunmasından bağımsız düşünemeyeceğimizi de belirtmek isterim... Kentlerin edilgen kimliksiz bireyleri olmak yerine, kent politikalarına katılan, kentin kimliğini koruyan etkin yurttaşlar olarak geleceğe yön vermeliyiz. Bu konuda yerel yönetimlere önemli görevler düşmektedir...

Kentleşme, kentlileşme olgusunu da içeren bir süreçtir. Projelerin ve planların uygulanmasında ilgili kurum ve kuruluşların eşgüdümü kadar, ilgili sivil toplum örgütlerinin ve yurttaşların desteği de büyük önem taşımaktadır...

Türkiye'nin Avrupa'ya çıkış yolu üzerindeki Balkanlar bölgesinin, Türkiye'nin çevresinde oluşturulması temel ereğimiz olan dostluk ve işbirliği kuşağının önemli bir parçası olmasını diliyoruz... Edirne'nin...tarihsel ve stratejik konumu, kente sorumluluklar yüklemektedir. Bölgesel dayanışma ve işbirliğinin sağlanmasında, Edirne önemli bir görev üstlenebilir. Tarihi Kentler Birliği'nin Edirne toplantısının, bu düşüncenin yaşama geçirilmesi için somut bir adım oluşturacağına inanıyorum..."




YAYIN: 19 Eylül 2002, Milliyet Kültür ve Sanat Eki

Cumartesi, Eylül 21, 2002

Geleceği biçimlendireceklerden misiniz?



“Heraklit ‘herşey akar’ dedi. Ama biz, sonuçlarını hiç düşünmeden dünyamızdaki doğal ve binlerce yıldır evrilerek gelen toplumsal-kültürel sistemlerin üzerini, karmaşık teknik sistemlerle doldurduk. İşte gittikçe çöken doğal çevre ve fakirleşen toplumsal yaşam kalitemiz bu sonuçlardan biri... O halde bu karmaşık sistemlerin ve akışın tasarımını yenibaştan ve önlem alıcı bir biçimde düşünmeye başlamak zorundayız. Hele, dünyayı akıllı sistemler ve muhteris zekâ ile sindirdiğimiz şu sıralarda!”

Böyle başlıyor Algının Kapıları 7: Akış konferansının gerekçesi. “Algının Kapıları” bir web sitesi, bir bilgi ağı ve bir kültürel hızlandırıcı. Alternatif bir gelecek düşleyen ve onu gerçekleştirecek tasarımlar için adım atan araştırmacıları, kâşifleri, girişimcileri, eğitimcileri ve tasarımcıları bir araya toplamak amacıyla kurulmuş. “Kapılar...” önümüzdeki yıllarda toplumsal, teknolojik ve teorik tasarım kararlarını etkileyecek düşünceleri ve onların aktörlerini bir araya getiriyor. Diyorlar ki, “Gözle görünen teknolojinin bilgisayar olduğu, ağlarla örülü bir çevre ve iletişim ortamındaki tasarım kararları, aslında süreç kararlarıdır. Bilgisayar gözden kaybolduğunda, çevre bir arayüz olur. Bunun içerik yönetiminden, bağlam yönetimine doğru bir hareket olduğunu söyleyebiliriz. O halde bağlam yönetimi ne demektir? İşte, ‘Kapılar...’ yalnızca nesnelerin değil, aynı zamanda insanların birbirleriyle iletişim biçimlerini de belirleyen tasarım sürecine ve dünyaya yeni yöntemlerle bakılması için gereken bir mercektir” . “Tasarımcı”nın ölçütü de hayli geniş: Eger, bir gün, mevcut durumu, tercih edilen duruma nasıl değiştireceğinizi bulmanız gerekirse, tasarım yapıyorsunuz demektir.” (*) Yani geleceği biçimlendireceklerdensiniz!

O halde siz de Kasım’ın 14’ünden 17’sine kadar sürecek olan konferansa katılmak için Amsterdam’a gitmelisiniz! Avrupa Konseyi, Hollanda Kültür Bakanlığı ve Amsterdam Belediyesi desteğinde yola çıkan ekip, bu konferansa katılmaya, özellikle tasarımcı, mimar, girişimci, politika belirleyici, eğitimci ve kent yöneticilerini davet ediyor. “Bu konferansı, içinde yaşadığımız doğal, insani ve endüstriyel sistemleri gözden geçirmek için düzenledik. Bunlar nasıl çalışıyor? Birbirlerini nasıl etkiliyorlar? Yayılgan bilgi-işlem biçimleri akışın belirleyeni olabilir mi? Bunları dünyaya farklı bakarak araştırmalıyız.”

Konferansta dünyanın dört bir tarafından gelecek olan “kamuoyu önderleri” kısa ve vurucu sunumlar yapacak ve izleyiciler, konuşmacılarla çeşitli gelecek senaryolarını tartışabilecekler. Katılacağı kesinleşenler arasında 21. yüzyılda doğaya saygılı yeni bir tasarım kültürünün egemen olmasını isteyen Manifestosu ile ünlü Bruce Sterling de var... Katılım için öğrencilerden 200, diğerlerinden 750 Euro isteniyor. Ancak, durumu bu ücreti karşılamaya elverişli olmayanlara da kapıyı açık tutmuşlar. Uçak bileti v.b. konularda kolaylık sağlıyorlar... Keza, bu etkinliği desteklemek isteyen kuruluşlardan da katkı kabul ediliyor. Ama pür-reklam veya tanıtım amaçlı olmayanlardan. Bu konudaki ilkelerini de web sitelerine koymuşlar...


(*) Prof. Herb Simon'a ait bu deyimin tam çevirisi için, Carnegie Mellon'da, onun öğrencisinin öğrencisi olmuş, Mimar Zeynep Uygun'a teşekkürler!

YAYIN: 12 Eylül 2002, Milliyet Kültür ve Sanat Eki

Pazartesi, Eylül 16, 2002

Beyoğlu’ndan Taksim’e akan ırmak...




Beyoğlu Beyoğlu olalı, herhalde böyle bir gösteriye ev sahipliği etmemiştir. Olmuş bitmiş birşey olmasına rağmen, bunu sizlerle paylaşmak boynumun borcu! Geçen Cumartesi sabahı, Galatasaray Lisesi önünde alışılmadık bir kalabalık toplandı. Baştan aşağı yeşil ve mavi renkte giydirilmiş çocuklar, at üstünde bir gelin ile bir damat, bir semah grubu, folklor ekipleri, yerel giysileriyle yüzlerce Tokat’lı, Tokat’ın Niksar, Erbaa, Reşadiye ilçelerinin yerel yöneticileri, onların İstanbul’daki hemşehrileri, Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. “Yeşilırmak Yeşildi... Yeşil Kalacak” başlıklı “havza boyutunda kültürel koruma projesi”nin ilk adımı böyle atılıyordu. Projenin müellifi Prof. Dr. Metin Sözen ve Çekül Vakfı mensupları ile destekleyicilerinden Osman Arolat, Prof. Dr. Mithat Melen, Dr. Rüştü Bozkurt, Şeref Özgencil de yürüyüşçüler arasındaydı. Meraklı Japon turistler, meraklı meraksız diğer turistler ve Taksim’de ne olacağını merak eden İstanbullu’larla kafile genişlerken, tıpkı bir koreograf gibi davranan uzun boylu bir adam, ikişerli sıra olmuş yeşilli mavili çocukları, bir “S” çizerek yürütüyordu. Olayı görüntüleyen televizyon gazetecileri, uzun boylu adamdan bu “S”nin sebebini öğrendiklerinde, heyecanlandılar ve çekimleri baştan aldılar. Kıvrılarak akan “Yeşilırmak”tı bu...
S

“Yeşilırmak” İstiklal Caddesi’nden “akarken”, arkadan gelenlerle “Cadde-i Kebir”in oluşturduğu kompozisyon görülecek manzaraydı. Dev “Swatch” pankartının atında at üstündeki gelin, Fransız Konsolosluğu binasının önünde, dönerek kendinden geçmiş Kuyucak Semah ekibi, Maksem’in önünde insandan kuleler oluşturan Kelkit İlköğretim Okulu Halkoyunları ekibi... Yürüyüş biterken, bir süre Meydan’da halka birlikte oyunlar oynandı. Sonra Taksim Gezisi’nde bir gün öncesinden kurulmuş olan “küçük Tokat”a girildi. “Küçük Tokat” bir başka âlemdi. Burada son 24 saattir, gelip geçen İstanbullu’lara Tokat yemekleri sunulmuş, halk üç ilçenin geleneksel evlerine girip çıkmış, gece de filmler izlemişti. Bu evlerden birinde yapılan bir basın toplantısından sonra, Tokat yavaş yavaş toplandı ve gerçek coğrafyasına doğru yola çıktı... (Ayrıntılar ve görüntüler http://cekul.blogspot.com adresinde!)

Gelelim o “uzun boylu adam”a... O Tokat İl Özel İdare Müdür Yardımcısı ve Çekül Temsilcisi Adnan Şahin’di. Tokat kültürünü tanıtmak onun için herşeydi. “Kentinin fanatik bir hemşehrisi”, önüne engel çıktığında, tıpkı Yeşilırmak gibi “S”ler de çizerek hedefine ulaşan Şahin, bu etkinlik için adeta Tokat’ı İstanbul’a taşımıştı. Şimdilik yalnızca üç ilçeden 6 otobüs dolusu insan, yerel radyo ve televizyon ekipleri, kamyonlar dolusu yiyecek, içecek, el sanatı ürünü, ev, ev eşyası, çadır, at, araba, müzik aleti, giysi, gazete, kitap, getirerek, Taksim’i bir platoya çeviren Şahin, “II. Tokat çıkarması”nı Tokat ve Zile ile yapmayı plânlıyor. Yakında yöresel yemeklerle ilgili bir kitabı da yayınlanacak olan Adnan Şahin’den her ilde bir tane olsaydı, “elle tutulan ve tutulamayan” kültürü anlatmayı daha çabuk başarırdık...

YAYIN: 5 Eylül 2002, Milliyet Kültür-Sanat Eki

Cumartesi, Eylül 07, 2002

“Kilimwomen”...




“Kilimwomen” diye bir web-kütüğü ile karşılaştım. Kapadokya, Ortahisar’dan iki kızkardeş; Hatice ve Sultan, “Kilimwomen” sitesinde, düzgün bir İngilizce ve pırıl pırıl fotoğraflarla, bir taraftan aile yaşamlarından kesitler verirken, bir taraftan da Ortahisar’ı ve yörenin kilimlerini tanıtıyorlar. “Kilimin öyküsü”nü adeta bir Önder Küçükerman kitabından taranmış gibi; bir uzaktan, bir yakından anlatan, sistemli, albenili sayfalar. “Nasıl olmuş da bu ekip bu kadar ustaca...” derken Amerikalı Barbara (Sher) çıkıverdi altından...

Efendim, Barbara’nın yolu 1997’de Kapadokya’ya, Ortahisar’a düşüyor. Burada hem doğaya, hem de kilimlere aşık oluyor. Ne ki, bunları vaktiyle dokuyan Ortahisar’lı kadınlar, kilimleri pazarlayan aracı-toptancıların kendilerine çok az para vermesinden yılarak, bu işten artık vazgeçmişler. New York’a döndükten sonra, “Neden” diyor Barbara, “fakirlikten helâk olan Ortahisar’lı kadınlar, kendi dokudukları kilimleri internet üzerinden kendileri satmasın, neden bu sanat böyle göz göre göre ölsün?” 64 yaşındaki Barbara kolları sıvıyor. Dostlarından 4-5 bin dolar para toplayıp, önce “Kilimwomen” (=”Kilimcikadınlar”) adını vermeye karar verdiği web sitesi için iyi bir tasarımcı ile anlaşıyor, sonra da elinde bir iki dizüstü bilgisayar, tekrar Ortahisar’a gelip, yerleşiyor. Amacının ne olduğunu, sistemin nasıl işleyeceğini, sitesinin “Barbara’nın Rüyası” sayfasında dile getiriyor. Erişebildiği kadar çok sayıdaki “kâr amacı gütmeyen” kuruluşla iletişim ağları kuruyor, destek istiyor. Bu arada kilimci kadınlar yeniden örgütlenirken, bir de “Kilim/e-Ticaret” okulu da kuruluyor. Sistem çalışmaya başlayınca, Barbara da New York’a geri dönüyor. İşte Hatice ile Sultan, bilgisayarı, internet kullanmayı, web kameraları aracılığıyla kilim dokumasını ve de e-ticareti öğreten bu okulun ilk mezunları! Barbara’nın başlattığı site, şimdi onların web-günlüğüne eklemlenmiş.
Hatice Internet'e bağlanmayı da öğreniyor...

Bu proje, 70’ine yaklaşmışken, Barbara’ya bambaşka bir yaşam biçimi getiriyor: “Asya ve Ortadoğudaki Küçük Köylerde Yaşayan Kadınlara E-Ticaret Öğretmek” başlıklı bir toplumsal sorumluluk platformu . Barbara, bu kez kendi web sitesi ve elektronik bülteni üzerinden dünya ile iletişime geçiyor. Şimdiki “rüya”sı Nepal, Kamboçya, Hindistan, Filipinler’i de kapsıyor. Amaç yerel kültür mirası korunup yaşatılırken, -onu en çok üreten- kadınları bilgisayar okur-yazarı haline getirip, ekonomik açıdan kalkındırmak.
Barbara’nın rüyası bir yana, gelelim bizim siyasal partilerin Türkiye’yi “Bilgi Çağı”na taşımak için rüya veya stratejilerinin ne olduğuna. Bunu hiç bilmiyoruz. Biliyor muyuz? “E-Türkiye+” projesinin zamanlama durakları birer birer doluyor, ortada hâlâ göze görünen bir gelişme yok. Proje zaten kamu-yerel-sivil işbirliği ile bir “seferberlik” gerektiriyor. Bakalım şimdi, Eylül ortasında kültür mirasını korumak için örgütlenmiş Tarihi Kentler Birliği’nin Edirne toplantısı var. Bu kez Türkiye Bilişim Vakfı da davetli. Bu örnekten orada sözedilmesi iyi olabilir. Bakarsınız, elele verilmiş, seferberlik için gereken ilk adımlar orada atılmış. Bu da benim rüyam işte...

YAYIN: 29 Ağustos 2002, Milliyet Kültür ve Sanat Eki


“Geri iade”, “dâhi” ve diğer suçlar...




Aynı anlama gelen sözcükler, gereksiz yere hergün yüzlerce kez tekrarlanıyor. Sonra bunlar deyimleşiyorlar. Örneğin “geri iade”. Memleketi bir kaplamış ki, demeyin gitsin. Denemesi bedava! Arama motorunuzun kutucuğuna bir “geri iade” yazın. Sonra da gelen sonuçlara bir bakın:

  • Bir üniversitemizin hukuk müşavirliğinden: “Öğrencinin yatırmış olduğu yurt aylık ücreti geri iade edilmez, öğrenci ileriki ayların yurt ücretini peşin olarak ödemiş ise ilgili aylara ait ücreti geri iade edilir.”
  • Bir büyük kentimizdeki bir meslek odasının web sitesinden: “…hizmet ile ilgili talebinin avan proje en düşük bedeli kadar fatura aranması, harcının geri iade edilmesi…”
  • Bir üniversitemiz bilgisayar-okuryazarı yetiştiriyor: “Geri Al düğmesi aşağı doğru açıldığında son yapılan işlemlerin listesi görülecektir. Bunlardan istenen seçilerek yapılan işlemler geri alınabilir. Son yapılan işlemi tekrar geri iade etmek (yinelemek) için de aşağıdaki yollar izlenebilir...”
  • Bir bakanlığımızın sitesindeki “Nükleer Kaza Veya Radyolojik Âcil Hallerde Yardımlaşma Sözleşmesi”nden: “... Yardım eden tarafça istendiğinde, yardım talep eden devlet yardımda kullanılan ve geri iade edilmek üzere alınmış bulunan teçhizatın geri...”
  • İşi basındaki yanlışlıklara mercek tutmak olan bir yayından: “gazeteye gözünüz ilişmediyse endişelenmeyin; söz konusu ‘yasa tasarısı’nın öyle ‘ihanet’le filan ilgisi yok. Hattâ tam tersine, ... cemaatlerin ‘36 Kararnamesi’ olarak adlandırılan bir düzenlemeyle gaspedilen haklarını bir ölçüde geri iade etmeye çalışan bir tasarı bu.”
  • Bir büyük partimizin web sitesinden: “...ısrarla yanlış olduğunu ifade etmesine rağmen görüşüldü ve Sayın Demirel Cumhurbaşkanı idi ve Cumhurbaşkanı olarak geri iade etti…”



  • “...İade etmek sözü için vaktiyle geri vermek önerilmişti. Geri vermek dilde giderek yaygınlaşırken bir de iki sözün karması geri iade etmek çıktı. Kültürlü ve belli bir düzeye gelmiş pek çok kişiden geri iade etmek sözünü duydukça bunun dilde taban bulduğu düşüncesi akla geliyor. Bu durumu tespit ettikten sonra biz gene de şu öneride bulunalım: Ya iade edelim veya geri verelim, geri iade etmeyelim.” Prof. Dr. Hamza Zülfikar, Türk Dil Kurumu.

    İşte spor yazarı Murat Çelik: “Aldığınız bir malı bazen ‘geri iade’ edersiniz. Eder misiniz? Hayır edemezsiniz. Sadece ‘iade’ edebilirsiniz. Çünkü ‘iade’ zaten ‘geri’ vermektir.” Çelik, “ben dâhi”cilere de veryansın ediyor: “... Bunlar, ‘dahi’ anlamı taşıyanlar. Ama üstün zekalı anlamındaki ‘dâhi’ değil. ‘Dahi’. Kısa okunan ‘dahi’. ‘Daahi’ diye okunan ‘dahi’ değil. Sokaktaki vatandaşın ‘de’ ve ‘da’lar konusunda hassas olmamak gibi bir lüksü bulunabilir. Ama benim yok.”

    Bir de Radikal’de yazdığı haftalık “Dil Meseleleri”ni okumamak, benim için neredeyse “kanunu bilmemek mazeret değildir” kuralı ile eşdeğer olan Necmiye Alpay var. Alpay “Güzel Türkçemizcilik Hollywood Türkçeciliğine Karşı” (1999) başlıklı yazısında “geri iade” de içinde olmak üzere bu tür “anlamsal yinelemeleri” listelemiş ve bunlara “daha çok, yanlış denen sözleri kullanma suçunu işlemekten haz duyulabilen konuşma dilinde rastlandığına dikkat çekmiş. “İşlemekten haz duyulan suçlar” nitelemesine, bence 2002’de “yaptırımı ‘rating’ artışı olanlar” da eklenebilir. Yalan mı? Türkçe’yi katletmenin yaptırımı sizce nedir?

    YAYIN: 22 Ağustos 2002, Milliyet Kültür ve Sanat Eki

    “Sarıkız”ı görmeden geçmeyin...




    Haftaya Cuma (23 Ağustos), Edremit’in Çamlıbel Köyü’nde yapılacak bir şenliğe davetlisiniz! Daveti yapan Çamlıbel Köyü halkı ile Tuncel Kurtiz. O gün, kazanlarda etler, keşkekler, pilavlar pişecek, patatesler kızaracak, aşureler kaynatılacak ve Cuma öğle saatlerinde tüm köye ve yolu oralara düşen herkese açık sofralar kurulacak... Ağustos’un son günlerinde yapılan, geleneksel bir hayır yemeği bu. Bu gelenek, şimdi 22 Ağustos’ta başlayıp, 3 gün sürecek olan bir şenliğe dönüştürülüyor. Dönüştürenler de, bir süredir kentte yaşamaktan vazgeçip, bu köydeki Zeytinbağı Oteli’nde yaşayan Tuncel Kurtiz ile Zeytinbağ ekibi. Homeros’un İliada destanını on yılda tamamlanacak bir film ile yeniden yorumlamayı planlayan Kurtiz, geçen yıl çekilen ilk bölüm; “Sarıkız”ı da, o akşam katılanlara gösterecek. Gelen bültende, “ressam-heykeltraş Yavuz Tanyeli 3 metrelik bir meşe ağacını heykele dönüştürecek, ressam Muzaffer Akyol ve Bediş köyün duvarlarına çocuklarla birlikte resimler yapacak, Cihat Aşkın keman, Reyent Bölükbaşı çello ile Bach'dan Vivaldi'ye, Refik Fersan'a doğru dolaşacaklar, Sema taş plak sesi ile tangolarını söyleyecek. Ali Perret caz piyanosu ile eserlerini seslendirecek” deniliyor.

    “Sarıkız”ı İnternet’te biraz araştırdım. Nazan Özcan’ın Radikal’de yazdığı bir haberi kaynak alan “Kamera Arkası” sitesinde epey bilgi verilmiş. “Oyuncu Tuncel Kurtiz ilk belgeseli ‘Çamlıbel'de Bir Hayır’ı, TRT'nin Genç Sinemacılar'ı için çekti” diye başlayan sayfa -özetle- şöyle devam ediyor: “...Balıkesir'in Edremit ilçesinin Çamlıbel köyünün meydanı bir kalabalık bir kalabalık... O kalabalık arasından bir de ellerinde kameralar, ses aletleri taşıyan bir ekip var. Yapılan ‘hayır işi’ Kaz Dağı'nda yaşadığına inanılan Sarıkız için senelerdir aksatılmadan kotarılıyor. Çamlıbel köyündeki herkes bütçesi neye yeterse o kadar yardımda bulunuyor... köyün kadınları iki gün bu yemekleri pişiriyor. Cuma günü de hem köydeki hem de civardan gelen herkese bu yemekler ikram ediliyor... Gelelim Sarıkız'a... Hakkındaki riyavetler muhtelif. Bir iftiraya uğrayınca babası onu Kaz Dağı'nın tepesine götürüp bırakmış. Ziyarete gittiğinde kızından su istemiş. Sarıkız da Kaz Dağı'nın tepesinden eğilip bir eliyle Edremit Körfezi'nden bir eliyle de Saroz Körfezi'nden su getirince babası onun ‘farklı’ olduğunu anlamış. Sarıkız'ın hikâyesi böyle. Kurtiz de ‘Kısa güzeldir, kısa zordur, kısada bambaşka bir tat vardır.’ diyor... Yönetmen ‘hayır'ı biraz daha günümüze uyarlamış bir şekilde anlatıyor. ‘Bu bir imece, yazın bitip hasatın toplanmasından sonra yapılan bir yakarı, Tanrıya bir teşekkür aslında. Ben aslında ortaklaşa yaşamın hikâyesini çekiyorum... Bu benim İlyada'mın başlangıcı oluyor".

    “Sarıkız” efsanesinin geniş biçimde irdelendiği bir kaynak; “Tahtacılar.com”. “Kazdağı ve Sarıkız Efsaneleri” başlıklı incelemesinde, Doç. Dr. Ali Duymaz “Sarıkız”ın tam altı değişik öyküsünü derliyor, Metin Karadağ da bir başka bunları karşılaştırıyor. Duymaz, aynı konuda Balıkesir Üniversitesi’nin web sitesinde de bir araştırma yayınlamış...

    Son olarak, 16 Eylül 2000 tarihli Milliyet’te Edremit Meydanı’na dikilen “Sarıkız” heykeli hakkında bir haber. Başlık: sayfada“Sarıkız’ın namusu ortada kaldı”...

    Tıklayın!

    YAYIN: 15 Ağustos 2002, Milliyet Kültür ve Sanat Eki